1.Savaş Hazırlıkları ve Von Sanders’in Beşinci Ordu Komutanı Olması
Çanakkale Savaşı tarihinin konularından ilkini, Gelibolu’daki savaş hazırlıkları teşkil etmektedir. Savaş öncesinde başlayan bu hazırlıkların, Çanakkale zaferinin ka-zanılmasında önemli bir yere sahip olduğu muhakkaktır. Bundan dolayı Gelibolu’daki bu hazırlıkların ne olduğu, kimler tarafından ve nasıl yapıldığı ilk alt başlıkta ele alınmaktadır.
a. Gelibolu’nun Savaş Öncesindeki Durumu ve Tahkim Edilmesi:
Çanakkale bölgesinin muhtemel bir düşman saldırısına karşı savunulması amaçlı ilk faaliyetler, Sultan II. Abdülhamid’in (a. 1842-ö.1918; h.1876-1909) saltanat yıl-larına kadar geri gitse de, 2 Ağustos 1914 tarihinde imzalanan Türk-Alman İttifâk Anlaşması’nın ardından bu tür çalışmalar tekrar gündeme gelmiştir. Fakat özellikle de Goeben ve Breslau savaş gemilerinin 10 Ağustos’ta Çanakkale’den geçerek İstanbul’a gelmesi sonrasında bu hazırlıklar hızlandırılmıştı. Bunun için yapılan ilk hazırlık 31 Ağustos tarihinde bazı Alman subaylarının ve ekibinin Çanakkale’de görevlendiril-mesiydi. Koramiral Merten, Kaptan Wossidlo, Üsteğmen Frege, Üsteğmen Herschel, Teğmen Woermann, Teğmen Natz, Deniz Mühendisi Reeder, Kurmay Hekim Rosenberger ve 160 kişiden müteşekkil bir ekip bu bölgedeki ilgili hazırlıkları yapmışlardı.
Bu anlamda öncelikli olarak Çanakkale’nin savunulmasıyla alakalı mevcut durumu anlatan raporlar hazırlanmıştı. Bunlardan 5 ve 6 Eylül tarihli olanlarda, Geli-bolu Yarımadası ve Çanakkale Boğazı’nın askerî durumu hakkında maddeler hâlinde tespitler zikredilmektedir. Bu raporlardan dikkatleri çeken ilk tespit, düşmanın diğer askerî kuvvetlerle boğazı geçmek amacıyla savaşmak için en az 10 savaş gemiyle tam saldırma niyeti olmaması durumunda, Çanakkale’deki mevcut tahkimâtın kullanıla-cak olan mayınlı savunmayla birlikte yapılacak olan yeterli eğitimle donanma kullanılmadan Çanakkale’nin “alınamayacağı” şeklindedir. Bu türde bir saldırının Türkiye’nin düşmanlarından “beklenmediği” de eklenmektedir. Ayrıca mevcut askerî tertibat durumunun, bir dizi “küçük tamir ve iyileştirme” faaliyetlerine ihtiyaç duyduğu da dile getirilmektedir. Devamında ise gerekli olan Alman subay ve astsubaylar hakkında ve görevleri hususunda bilgiler verilmektedir.
Ağır Sahra Obüs Alayı’nın Komutanı Yarbay Heinrich Wehrle, 12 Eylül tarihli raporunda, Gelibolu’da durumu belli başlıklar altında anlatmaktadır. Askerlerin eği-timinin genel olarak “memnuniyet verici” olduğunu söylemektedir. Yarımadadaki savaş aletlerinin durumunun “uygun” olduğunu ve bunların ikâme edildiğini, cephanelerin yerleştirilmesi ve bakımının “mükemmel” olduğunu yazmaktadır. Askerî mevkilerin tahkim edilmesinin büyük bölümünün “kuvvetlice” sağlandığını belirtmektedir. Bütün toplarla atış talimlerinin yapıldığı ve bazı istisnalar dışında bu talimlerin yeterli olduğunu yazmaktadır.
Bütün bu hazırlıklara rağmen başka bir raporda ise farklı tespitler gündeme geti-rilmektedir. Buna göre, Çanakkale’nin mayınlarla tamamen kapatılmaması ve topların tamir edilmemesi durumunda, düşmanların “ürpriz bir şekilde” Çanakkale Boğazı’na saldırmasıyla askerî kuvvetlerin burasını geçme imkânı bulacakları da iddia edilmektedir. Bu şartlar altında Çanakkale’nin tamamen kapatılarak geçiş ihtimallerinin ortadan kaldırılması gerektiği bir kez daha vurgulanmaktadır.
Osmanlı Donanma Komutanı Amiral Guido von Usedom 15 Ekim tarihli ra-porunda, Çanakkale’deki topların “iyi durumda” olduğunu iddia etmektedir. Boğazın bir batarya ve ağır sahra obüsleriyle techiz edilmesine karşın; Türklerin obüslerle ateş edemedikleri ve bunu öğrenmek için belli bir zamana ihtiyaç duyduklarını yazmakta-dır. İddiasına göre gambotlar, torpidobotları ve mayın araçları “pek de iyi” görünmemekteydi; araçların yarısı devamlı bakımdaydı. Bir kullanımdan sonra tekrar tamir edilmeleri gerekmekteydi. Ellerinde 100 eski mayının bulunduğunu, bunların kullanı-labilmesi için “az bir” çalışmanın yapılması gerektiğini de eklemektedir.
Alman Askerî Heyeti üyesi ve Çanakkale Savaşı’na iştirâk eden Süvari Yüzbaşısı Carl Mühlmann, Eylül 1914’te Amiral von Usedom boğazın tahkim edilmesiyle görevlendirildiğini söylemektedir. Mühlmann’ın anlattığına göre; von Usedom, Deniz Binbaşısı von Janson, Miralay Cevad Bey ve Koramiral Merten’in çalışmalarıyla “kısa bir zamanda” istihkâmlar genişletilmişti. Filolardan ve bahriye topçu şubelerinden gönderilen Alman ekipleri de bu çalışmalarda görev almışlardı. Devamında şunları yazmaktadır; “diğer Alman subayları ve ekipleri, Avrupa yakasında bulunan tabyalar ve bataryalarda Türklerle iyi bir uyum içinde” çalışmışlardı.
Fakat bu hazırlıklarla Çanakkale Boğazı’nın “tahkim” edilmesine rağmen, bazı eksiklerin kaldığını da eklemektedir. Bataryaların hepsinin “açık” kalmasını, “ne zırh” ve ne de “beton koruması”nın olmasını belli başlı eksiklik şeklinde zikretmektedir. Aynı zamanda mühimmâtın da “çok az” ve “sadece birkaç günlük” olduğunu da dile getirmektedir.
Çanakkale Savaşı’na 9. Tümen Komutanı olarak iştirâk eden Albay Hans Kannengiesser, hatırâtında Çanakkale Boğazı’nın savaşa hazırlıkları hakkında önemli bilgiler zikretmektedir. Kannengiesser’e göre, bu bağlamda “ilk olarak” yapılan çalışmalar; “suyolunun uygun ve mevcut yerlerinin korunmaya alınması, eski tesislerin ve özellikle bataryaların modern teknik araçlarıyla yenilenmesi, mayınlama ve engel ağlarının çekilmesi ve mümkün olduğunca engel araç gereçleriyle tamamen kapatılması”dır.
Devamında bu çalışmaları yapan Almanlar hakkında şu bilgileri vemektedir:
“Bu faaliyetler çok sıkı talim ve terbiye görmüş 5 Alman subayı ve 160 asker tarafından yapılıyordu. Bu durum, fevkâlade yoğun bir faaliyet olarak sürdürüldü. Deniz Albayı Karl Weniger ve Deniz İnşa Danışmanı Friedrich Schneider, ayrıntılı ve ilginç bir şekilde tesisi kurdular."
Bunların dışında mayınlama çalışmaları hakkında da şun-ları söylemektedir:
“Mayınların tedarik edilerek toplanması mükemmeldi. Bunlar, Trabzon’dan getirilen Rus, İzmir önlerinde ele geçirilen Fransız ve en son Balkan Savaşı’nda bizzat Bulgarlardan alınan mayınlar[dı]. Aralık 1914’e kadar, 1915-1918 arasında görev yapan Torpido Albayı Paul Gehl’in yorulmak bilmez faaliyetlerinin başarılarıyla, 145 mayın tekrar kullanılmaya hazır hale getirildi.”
Savaş öncesindeki hazırlıklardan biri de, bazı modern montaj ve istihbarat malzemelerinin Bulgaristan ve Romanya üzerinden getirilmesiydi. Savaşta kritik görev ifâ eden bu malzemeler, sınırlardan “zorluklarla gizlice” geçirilerek depolanmıştır.
Savaş sırasında İstanbul’da görev yapan Avusturya Askerî Ataşesi Joseph Pomiankowski Çanakkale’deki savunma hazırlıkları hakkında yedi maddeyi hatırâtında zikretmektedir.
Pomiankowski’nin ifadesine göre yapılan hazırlıklar özetle şunlardı:
Boğazın giriş ve iç kısımlarının her iki yakasındaki tepelere 15 cm’lik sekiz sahra obüs bataryası yerleştirildi. Türk savaş gemilerinde fazladan bulunan 15 cm’lik modern sürat topları sökülerek boğazın iki tarafındaki mevkilere yerleştirildi. Tabyaların ateşini takviye edebilmek için eski ufak tonajlı Türk savaş gemileri sırasıyla Kepez Burnu arkasına, sonrasında ise Çanakkale ve Nagra’nın arkasına gönderildiler. Düşman savaş gemilerini yanıltmak için sahildeki suyolunun çeşitli yerlerine sahte toplar yerleştirildi. Daha öncesindeki 2 sıra dışında 9 sıra daha mayın düşendi ve bunların korunması için her iki yakaya hafif bataryalar konuldu. Geceleri mayınlı alanları aydınlatması için Summa’daki mevcut 10 aydınlatma cihazının yanına 8 tane projektör daha kuruldu. Nagra’da denizaltıların Marmara Denizi’ne geçişlerine engel olmak için 30 metre derinliğe varan bir ağ çekildi.
Böylesine önemli bilgileri veren Pomiankowski, bunların yapılmasında Almanların rolü hakkında bir şey yazmamaktadır. Sâdece en önemli tabya ve batarya komutanlıklarına Alman subaylarının ve yine topçu, teknik ve muhabere birliklerine de Alman subay ve astsubaylarının tayin edildiğini belirtmektedir.
b.Beşinci Ordu’nun Kurulması
Çanakkale’nin savunulması noktasındaki en önemli stratejik hazırlık ve faaliyet Gelibolu’da yeni bir ordunun kurulmasıydı. Beşinci Ordu olarak teşkil edilecek olan bu ordu, özellikle de Gelibolu’ya yapılacak düşman çıkarmasına karşı ve ardından başlayacak olan kara savaşlarında önemli bir görev îfâ etmişti. Bundan dolayı Beşinci Ordu’nun kurulmasıyla alâkalı gelişmeleri de burada zikretmek faydalı olacaktır. Beşinci Ordu’nun kurulması fikri, 18 Mart’taki İngiliz-Fransız donanma saldırısı-nın başarısızlıkla neticelenmesinin ardından, Donanma Komutanı Amiral Souchon’un 24 Mart tarihinde Harbiye Nâzırı Enver Paşa’yla yaptığı görüşmeye dayanmaktadır. Bu görüşmenin nedeni, Çanakkale’nin karadan savunulması görevinin General von Sanders’e verilmesi ve Alman Askerî Heyeti’ne mensup subayların da tamamen bu-raya çekilmesi için Enver Paşa’nın “hareket”e geçirilmesiydi. Souchon bu görüşmede, von Sanders ile von der Goltz’ün İstanbul çevresinde kendi yetki alanlarında büyük gayretle savunma hazırlıkları yaptıklarını, fakat “Gelibolu’da bütün bunların hemen hemen eksik ” olduğunu; bütün kuvvetlerin süratli bir şekilde istihdam edilmesiyle durumların ancak düzelebileceğini söylemektedir.
Liman von Sanders ise, bu ordunun kurulmasının kendi gayretinin sonucu olduğunu iddia etmektedir. Von Sanders, “Çanakkale’nin savunması” için yeni bir ordunun kurulması düşüncesini, Alman Büyükelçiliği’nin ve Amiral Souchon’un da desteklediğini yazmaktadır. Devamında ise, Türk Genelkurmayı’nın da böyle bir ordunun teşkil edilmesi fikrini kabul ettiğini ve ilgili kararın 24 Mart 1915 tarihinde alındığını belirtmektedir.
c. Liman Von Sanders’in Beşinci Ordu Komutanı Tayin Edilmesi
Beşinci Ordu’nun komutanı olarak von Sanders’in tayin edilmesi, Amiral Souchon 24 Mart’ta Harbiye Nâzırı Enver Paşa’yla görüşmesi neticesinde olmuştur. Souchon görüşmede, Çanakkale’nin karadan savunulması görevinin General von Sanders’e verilmesi ve Alman Askerî Heyeti’ne mensup subayların da tamamen buraya çekilmesini istemişti. Çanakkale’deki mevcut komutan Esad Paşa’nın “mükemmel” bir asker olmasına karşın, komutan olarak büyük bir ağırlığa ve tecrübeye sahip olmadığını da vurgulamıştı. Nitekim Amiral Souchon’un bu görüşmesinden “bir saat sonra” von Sanders bu göreve tayin edilmiştir.
Liman von Sanders, 24 Mart öğlenden sonra bizzat Enver Paşa’nın Çanakkale’de kurulacak olan Beşinci Ordu’nun komutanlığının kendisine teklif edilmesi üzerine, bunu kabul ettiğini yazmaktadır. Ordu karargâh heyetinde ise, Kurmay Başkanı Kâzım Bey, Süvari Yüzbaşısı Prigge ve Süvari Yüzbaşısı Mühlmann bulunuyordu. Geri kalan subaylardan Karargâh Komutanı Binbaşı Fresse hariç hepsi Türk’tü.Von Sanders, Çanakkale’nin her iki tarafında bulunan bütün kara kuvvetleri ve mobil Jandarma’nın komutanı olacaktı.
Avusturya Askerî Ateşesî Pomiankowski, von Sanders’in tayin edilmesini “çok doğru ve isabetli” bir karar olduğunu söylemektedir. Bu tayin kararının alınması sürecini ise, 18 Mart saldırısının ardından İngilizlerin 50.000 ve Fransızların ise 40.000 askerini adalarda bulundurduklarının öğrenilmesiyle birlikte başlatmaktadır. Enver Paşa’nın bunu öğrendikten sonra “hiç vakit kayıp etmeksizin
” Beşinci Ordu’yu kurmayı ve başına da von Sanders’i geçirmeye “ karar ” verdiğini yazmaktadır.
d.Bu Görev İçin Başlangıçta Colmar von der Goltz’ün Düşünülmesi:
Süreçle alakalı ilginç bir ayrıntı, aslında bu ordunun komutanlığı için başlangıçta Mareşal Colmar von der Goltz’ün isminin geçmesidir. Bizzat von der Goltz’ün Alman Genelkurmay Başkanı Helmuth Johannes Ludwig von Moltke’ye yazdığı mektubunda bu iddiayı gündeme getirmektedir. Yazdığına göre, “Çanakkale’deki ordunun komutanlığını bana verme niyetindeydiler. Mart sonunda seyahate çıkmadan önce Harbiye Nâzırı, seyahatimde olabildiğince acele etmemi bildirmişti. Fakat seyahate çıktıktan bir kaç gün sonra değişiklik oldu. Bunda neyin etkili olduğunu ne araştırdım ne de öğrendim. Fakat bu her hâlükârda Türklerden kaynaklanmamıştı.”
Von Schmiterlöw’ün bu konu hakkında von der Goltz’ten naklen aktardığına göre, “Enver Paşa’nın güveninin bir işareti olarak” Beşinci Ordu’nun komutanı olarak başlangıçta “kendisi” tayin edilmek istenmişti. Fakat bu gerçekleşmemişti. Von der Goltz bu görevlendirme düşüncesinin yarım kalmasını ise şöyle anlatmaktadır: Sırbistan’daki görevden “geri döndükten sonra göreve başlayacağım konusunda anlaşılmıştı. İstanbul’dan ayrıldık
tan kısa bir süre sonra gazetelerden öğrendiğime göre, Liman benim yerime tayin edilmişti. Bunun nasıl olduğunu asla tam olarak öğrenememiştim.”
Von der Goltz’ün bu anlattıklarından, kendi-sinin bu göreve getirilmemesinden dolayı bir hayal kırıklığı yaşadığı anlaşılmaktadır.
e.Savaş Sırasında Von Sanders’in Görevinden Alınması Teşebbüsü:
Çanakkale Savaşı’nın ilginç gelişmelerinden biri, Beşinci Ordu Komutanı Liman von Sanders’in bu görevinden alınma teşebbüsüdür. Von Sanders bu konu hakkında hatırâtında uzun uzadıya bilgiler vermektedir. Anlattığına göre, 8 Temmuz 1915 tari-hinden itibaren düşman kuvvetlerin muhtemel bir çıkarmasına karşı hazırlıklar yaptıkları sırada Alman Genel Karargâhı’ndan telgraflar almıştı. Bunlardan 26 Temmuz tarihli telgraf şu şekildeydi:
“General von Falkenhayn tarafından Osmanlı Hükümeti’ne, Enver Paşa’ya ve General Liman von Sanders’e: Çanakkale’deki askerî durum hakkında Alman Genelkurmay Başkanı’nı bilgilendirmek üzere, Liman von Sanders Alman Genelkurmay Karargâhı’na gönderildiği takdirde haşmetli İmparator Hazretleri müteşekkir kalacaklardır. Çanakkale Boğazı Komutanlığında generalin yerini tutmak için Mareşal Baron von der Goltz vardır. Kendisine kurmay başkanı olarak istendiği takdirde Ataşemiliter Albay von Lossow tayin edilebilir.”
Von Sanders bu telgrafından aslında “çok nazik” bir anda "komutan değişikliği “ anlamına geldiğini söyleyerek, Alman Genelkurmayı’na cevabî bir telgraf yazdığın ifade etmektedir. Bu telgrafta, Beşinci Ordu’yu üç aydır komuta ettiği ve kazandığı “başarılardan” ve “güvenden” dolayı Enver Paşa’nın kendisine teşekkür etmesinden ve “düşmanın büyük bir taarruzunun muhtemel olduğu” bir sırada bu isteğin geldiğini hatırlatmaktadır. Devamında, General von Falkenhayn’ın bu harekâtla alâkası olmadığını şöyle dile getirmektedir:
“Bilgi vermek için beni çağıranın İmparator hazretleri olmadığına özellikle dikkat çekerim. Aynı zamanda Baron von der Goltz vekilim olarak Osmanlı Hükümeti’ne teklif olunuyor ve yukarıda geçen bilgi vermek işi vazife olarak kendisine düşen ataşemilitere de vekâleten kurmay başkanlığı verilmesi düşünülüyor. Bu görevden alınmam, hiçbir şekilde Türk Hükümeti’nden ve Enver tarafından tertip edilmemiş ve tarafımdan da talep olunmamış olduğundan, Türkiye’deki görevimden ayrılmamın imparator hazretleri tarafından emredilip emredilmediğini bildirilmesini rica ederim.”
Liman von Sanders, bu telgrafına iki gün sonra cevap aldığını, “şimdilik Almanya’ya dönmemden vazgeçildiği”ni yazıyor. Ayrıca daha da önemlisi, bu meselenin Enver Paşa’nın Almanya’ya gönderdiği bir raporunda konu hakkında ilginç bir ayrıntıyı gündeme getirmektedir. Humann’ın iddiasına göre, bu değişiklik aslında Enver Paşa’nın bilgisi dahlinde gündeme gelmiş; fakat Paşa daha sonrasında bundan vazgeçmiştir. Humann, von Falkenhayn’a yazdığı ilgili raporunda, Enver Paşa’nın 30 Temmuz’da Gelibolu’ya yaptığı ziyaretin ardından bu meseleyi kendisiyle görüştüğünü söylemektedir. Görüşmede, mevcut şartlar altında “şu anda” bir komutan değişikliğinin “istenmediği”ni ifade etmesi üzerine bu karardan vazgeçilmiştir.
Bu görüşmeyle alakalı raporunu 31 Temmuz’da von Falkenhayn’a gönderen Humann, Enver Paşa’nın ilgili görüşlerini şöyle anlatmaktadır:
“Eğer Liman gidecekse, Çanakkale Ordusu kesinlikle von der Goltz’e verilmeyecek. Goltz’ü bu görev için çok yaşlı ve zayıf buluyor. Ayrıca Goltz’ü bugünkü Türk Ordusu’nun güvenine sahip olmadığını söylemiştir. Enver Paşa, başlangıçta Çanakkale Ordusu’nu Goltz’e vermek istiyordu. Fakat mevcut durumun değişmesinden dolayı bu görüşünü değiştirdi. Enver, bu orduyu Alman Askerî Heyeti’nde bulunan bir subaya da vermek istemiyor. Buna karşın von Lossow’un komutayı alma imkânı var. Fakat muhtemelen Çanakkale’deki komutanlığı bir Türk alacak. Bu dışarısı ve Türk Ordusu’ndaki Alman subayları için hiç arzu edilmeyen bir şeydir. Enver Paşa’nın kendisi, askerî ve siyasî nedenlerden dolayı Liman’ın görevinde kalmasını acilen rica ediyor.”
Burada Enver Paşa’nın artık von der Goltz hakkında olumsuz düşündüğü iddiası önemli bir ayrıntıdır. Paşa’daki bu fikir değişikliğinin nedeni, sâdece von der Goltz’ün “yaşlı” ve “zayıf” olması değil, aynı zamanda kendisinin ordunun “güvenine” sahip olmamasıdır. Ayrıca von Sanders’in görevden alınması durumundan komutanlığa bir Türk subayını düşündüğü de aynı şekilde dikkat çekicidir.En son von Usedom da 20 Eylül’de bir subay arkadaşına gönderdiği mektubunda bu konunun kapandığını söyleyerek şahsî fikrini dile getirmektedir. Liman von Sanders’in işini “çok iyi” yaptığını ve Türklerin “güvenini” kazandığını; onu görevinden “şimdi ihtimal dışı” olduğunu yazmaktadır. Devamında ise, böylece von Sanders’in kendisiyle “amansız bir düşmanlık” içinde bulunduğu von der Goltz’ün emri altına girmesinin söz konusu olmadığını da eklemektedir.
2. Alman Subayların ve Almanya’nın Performansı
Beşinci Ordu’da görev yapan ordu komutanı Liman von Sanders’in, diğer subay ve uzmanların bir kısmının isimleri, hangi görevleri yaptıkları ve bu zaferin elde edilmesindeki rolleri tespit edilmektedir. Osmanlı Devleti’nin müttefiki Almanya İmparatorluğu ile Avusturya’nın bu savaşa yaptıkları askerî katkıları anlatılmaktadır
a.Von Sanders ve Diğer Almanlar
Beşinci Ordu’da görevine başlayan von Sanders, ilk iş olarak Gelibolu yarım ada-sının savunulmasına yönelik olan mevcut stratejiyi yanlış bularak değiştirmiştir. Buna göre, yarımadanın savunulmasına yönelik strateji, askerî birliklerle “sahillerin önemli bir kısmının kontrol altında bulundurulması” idi. Beş tümen, Çanakkale’nin Avrupa ve Asya sahillerini savunmak üzere dağıtılmıştı.
Bu şekilde doğrudan kıyıları korumak sure-tiyle, düşmanın karaya asker çıkarmasına engel olunmak isteniyordu. Fakat von Sanders mevcut “kordon” stratejisini değiştirip Beşinci Ordu’yu üç guruba ayırarak şöyle dağıtmıştır: Albay Eduard von Sodenstern komutasındaki 5. Tümen ve Albay Ali Remzi komutasındaki 7. Tümen Saros Körfezi’ne ve Bolayır’a yerleştirilmişti. Albay Halil Sami komutasındaki 9. Tümen ve Yarbay Mustafa Kemâl Bey komutasındaki 19. Tümen, çeşitli gruplara ayrılarak Gelibolu’nun güney kısmına ve Eceabat’a mevzilenmişti. Albay August Nicolai komutasındaki 3. Tümen ve Albay Rafet komutasındaki 11. Tümen Asya tarafında görevlendirilmişti.
Von Sanders, bu strateji değişikliği ile kıyıları zayıf tutmakla birlikte asıl kuvvetleri geriye yerleştirip düşmanın saldırısına göre hareket ederek engel olmak istemişti.Avusturya Askerî Ateşesi General Pomiankowski, von Sanders’in bu taktiğinin yanlış olduğunu düşünmekte ve bu düşüncesini şöyle izah etmektedir:
“Kıyı bölgelerine zayıf ve ihtiyat birliklerinin sevk edilmesi, asıl kuvvetlerin geride tutulması, kademeli düzenleme hatasından ileri geliyordu. Böyle değil de, çıkarma yapılan yerlerin tutulması, başka bir ifadeyle yarımadanın güney ucu, Arıburnu-Kabaktepe hattının savunması için tahkimat yapılması ve bu yerlerin savunma planının karşı saldırı yerine, çıkarmayı engelleme şeklinde yapılması daha uygun olurdu.”
Fakat ilginçtir, Avusturyalı Askerî Ataşe bu eleştiriyi getirmekle birlikte, “muazzam düşman topçusunun üstünlüğü” karşısında bu bölgelerin savunulmasında “başarı şansının az” olduğunu da eklemektedir.
Hatırâtının ilerleyen sayfalarında, von Sanders’in bu şekilde askerî kuvvetlerin Gelibolu’daki dağılımında düşülen hatayı telafi etmeye çalışması ve mevcut kuvvetlerini İngiliz taarruzuna maruz kalan bölgeden derhal geri çekmeyi başarması, “onun üstün kabiliyetini” gösterdiğini söylemektedir.
2 Aralık 1917-5 Kasım 1918 arasında Osmanlı Ordusu Genelkurmay Başkanı olan Hans von Seeckt, savaşın sonunda 4 Kasım 1918 tarihinde kaleme aldığı “Die Gründe Zusammenbruchs der Türkei” başlıklı raporunda Çanakkale Savaşı ve Liman von Sanders’in bu savaştaki yeri hakkında ilginç yorumlarda bulunmaktadır. Von Seeckt’in, “dönemin basınının Çanakkale savunmasını onun başarısı olarak hanesine yazdıkları” şeklinde başlayan değerlendirmesi, şöyle devam etmektedir:
“İnatçı bir taarruz karşısında dirençli bir savunma yapmakla görevini yerine getirdiği, inkâr edilemez. Fakat kafasındaki fikirlerine inatçı bir şekilde bağlanması, gerçek bir zaferi elden kaçırmasına neden olmuştur. Askerî yığınları kumanda etmesindeki ve bunlarla ilgilenmesindeki kabiliyetsizliği, herkese karşı olan takıntılı vehmine rağmen, işten anlayan Almanların desteği ile Türk Ordusu’nun, sonunda başarılı, fakat perişan bir şekilde Çanakkale Savaşı’ndan çıkmasını sağlamıştır.”
Osmanlı Ordusu’nda böylesine yüksek bir görevde bulunan von Seeckt’in Beşinci Ordu Komutanı hakkında bu kadar ağır eleştiride bulunması önemli bir ay-rıntıdır. Von Sanders’i doğrudan itham ederek, onun askeri kumanda etmesindeki “kabiliyetsizliği”nden ve “vehmi”nden dolayı bu savaştan yeterince bir başarı elde edilmediği iddiasını gündeme getirmesi, Çanakkale Savaşı tarihi açısından ilginç bir teferruattır. Aynı şekilde Colmar von der Goltz de von Sander’i askerî olarak eleştirerek onun bu başarısının abartıldığını düşünmektedir. Von der Goltz, Alman Genelkurmay Başkanı von Moltke’ye 3 Ağustos 1915 tarihinde gönderdiği mektubunda Çanakkale Savaşı’nda elde edilen başarıların “abartıldığı”nı ve “kötü” bir sonuca neden olduğunu izah ederken von Sanders’i şöyle eleştirmektedir:
“General v. Liman kendi yardımcı ekibini hemen hemen bütün Alman subaylardan temizledi. Seddülbahir’deki güney gurubu askerî birliklerini komuta eden akıllı ve liyakatli olan Weber’i geri gönderdi. Yerine Türk general getirdi. Böylece Türklerde, Çanakkale’deki savunmanın sadece kendi başarıları olduğu ve burada Almanların yardımına sadece müteşekkir oldukları duygusu bâriz bir şekilde ortaya çıkmıştır. Fakat tamamen tarafsız bir değerlendirmeyle, Almanların yardımı olmadan Boğazların asla savunulmayacağı sonucuna gelinir. Kendi kuvvetin ve kabiliyetin hakkındaki bir aldanma, bazı zorluklardan daha ziyade ciddî sonuçlara neden olabilir. Bu sonuçlar biz Almanlar için geçerlidir.
Von der Goltz benzer eleştiriyi, bu kez savaş hakkında yaptıkları abartılı yorumlardan dolayı Alman basınını da yaparak şu iddiada bulunmaktadır:
“Alman basınının Çanakkale savunması için yaptığı methiye, Türklerin kendilerine duydukları güveni endişe edilecek oranda artırmaya fazlasıyla neden olabilir. Bunun daha az yapılması, çok daha akıllıca olabilirdi. Her iki millet arasındaki ilişkilerin geleceği için, buradaki Alman yardımı unutulmamalıdır. ”
Bu eleştirilerde dikkatleri çeken nokta, von Sanders’in Çanakkale’de görevli Alman subaylarını “temizlediği” ve yerlerine Türk subaylarını getirdiği iddiasıdır. Neticesinde Almanların yardımıyla elde edilen bu başarıyı Türklerin kendilerine mâl ettik-lerini ve bunu kendi “başarıları” olarak gördüklerini, Alman basınının da bu hususta yaptığı yayınlarla Türklerin kendilerine duydukları güvenin “tehlikeli” bir şekilde artmasına neden olduğunu düşünmektedir. Bu duygunun sebebiyet verebileceği muhtemel olumsuz sonuçlar için de ikazda bulunmaktadır. Ağustos ayında Çanakkale cephesine giderek orada gördüklerini kaleme alan ga-zeteci Emil Ludwig, izlenimlerini yazarken Liman von Sanders hakkında çok olumlu tespitler yapmaktadır. Ludwig şu duygusal tespitleri dile getirmektedir:
“Von Sanders ismi, Çanakkale’deki ordunun sevk ve idare edilmesinin teminatıdır. Çanakkale’deki tarihî sorumluluğu aylardan beri tek başına taşıyan Mareşal’i görmek gerçekten etkileyiciydi. Savaş alanında ve karargâhta sıcak ve tozlu ortamlardaki günde hemen hemen 20 saat çalışması 60 yaşındaki bu adamı hiç yormamış. Dünya Harbi’nin bu en kuytu savaş alanında sâkin bir şe-kilde duruyor. Dünya şehrinin kapılarını kapalı tutmak için, herkesin kendisine güvendiği gibi, kendisine güveniyor. Düşman 6 aydan beri denizde ve karada bu kapıyı boşuna sallıyor.”
Osmanlı Ordusu’nda bulunan Alman subaylarının Çanakkale Savaşı sırasındaki faaliyetlerinde yanlış yaptıklarına dair eleştiriler az da olsa bulunmaktadır. Buna verilebilecek en güzel örnek, bizzat Liman von Sanders’in kendi eleştirisidir. Von Sanders, özellikle de Arıburnu’na 25 Nisan’da yapılan çıkarmanın ardından başlayan savunma savaşlarında verilen kayıpların çok fazla olmasını kendi yanlış kararı olarak değerlendirirken şunları yazmaktadır:
“Bununla beraber bu taarruzun benim tarafımdan yapılmış bir hata olduğunu kabul ederim. Bu hata, düşman kuvvetlerini iyi takdir edememekten ileri gelmişti. Sayı olarak az olmakla beraber, bir de cephaneyi idareli kullanmaya mecbur olan topçumuzla bu taarruzun başarılı olamayacağını hesaplayamamıştım
Von Sanders, Beşinci Ordu içinde önemli mevkilere sahip olan Alman subayların isimlerini hatıratında yeri geldiğinde zikretmektedir. Bunların isimleri ve görev yaptıkları mevkileri şu şekildedir: 8. Ağır Topçu Alayı Komutanı Albay Wehrle, Donanma Komutanı Amiral Souchon, Beşinci Ordu Kurmay Heyeti’nde Süvari Yüzbaşısı Prigge, Karargâh Komutanı Binbaşı von Fresse, 3. Tümen Komutanı Albay Nicolai, Güney Grubu Komutanı Albay Weber, 5. Tümen Komutanı von Sondenstern, Baytar Yüzbaşısı Thime, Amiral Usedom, Deniz Üstteğmen Boltz, Deniz Albayı Piepen, 9. Tümen Komutanı Albay Kannengiesser, Binbaşı Willmer, Alman Kızılhaç’dan Binbaşı von Tautzscheler, Kont Hohenberg, Albay von Berend, Yarbay Klehment ve Binbaşı Lethes.
Carl Mühlmann’ın yazdığına göre 1915 baharında toplamda 170 Alman Çanakkale Boğazı’nın savunulmasında hizmet etmiştir. Yarbay Wehrle ve Ağır Obus Batarya Yüzbaşısı Wilhelm, Ağır Obus Alayı’nda görev almışlardı. Mayınların döşenmesinde İstihkâm Miralayı Weber hizmet vermişti.
Bunların dışında Beşinci Ordu’da görev yapan Kurmay Başhekim Prof. Dr. Meyer’i de zikretmek gerek. Mühlmann’ın iddiasına göre, cephedeki her türlü olumsuz şartlardan dolayı salgın hastalık çıkma ihtimaline rağmen, “büyük çapta” salgınların patlak vermemesinin nedeni, ordunun sıhhiye personelinin “fedakârca” görev yapması ve Meyer’in “saye"sindeydi.
Liman von Sanders’in ifadesine göre savaşın ilerleyen sürecinde Haziran’ın sonlarına doğru bu savaşta görev alan “ilk ve tek” Alman birliği Beşinci Ordu’ya iştirak etmişti. Toplamda 200 kişi olan bu birliği oluşturan astsubaylar ve askerler ayrı ayrı ve farklı yollardan seyahat ederek Çanakkale’ye varmışlardı. İstihkâm Bölüğü’nü teşkil eden bu Alman askerleri; “sıcak iklim”, “alışık olmayan Türk yemeklerinin etkisi ” ve “çok kanlı zaiyât” gibi nedenlerden dolayı kısa süre zarfında azalarak sayısı “40”a kadar düşmüştü. Bunlar ise iki cepheye dağıtılarak eğitimci olarak görev yapmışlardı.
Mühlmann, bu bölüğün Romanya üzerinden teker teker geldiğini, fakat özellikle de dizanteri ve sıtmadan dolayı bunlardan 90 tanesi iki ay sonra hastalanarak tedavi gördüklerini yazmaktadır. Savaşın ilerleyen günlerinde Beşinci Ordu’da görevli Alman subaylarının sayısı artmıştır. Tespit edilebildiği kadarıyla bunlardan bazıları şöyle idi: Anadolu yakasında 3. ve 11. Tümen’den teşkil edilen kolorduyu Albay Weber kumanda ederken, emrinde Genel Kurmay Şefi Binbaşı Perrinet von Thauvenay ve 3. Tümen Komutanı Yarbay Nicolai bulunuyordu. Yarbay Hauck ve Yarbay Kannengies-ser de iki ayrı tümenin komutanıydı. Yine Anadolu’daki Genel Kurmay işleri Yüzbaşı Eggert’in uhdesindeydi. Güney grubundaki topçuların ve istihkâmcıların komutanları da Binbaşı Binhold ve Yüzbaşı Effnert olmak üzere aynı şekilde Alman’dı. Bu guruba daha sonra Almanya’dan 15 sahra ve 10 kale topçusu da katılmıştır. Rumeli yakasındaki 5. Tümen’in komutanı von Sodenstern idi. Temmuz 1915 itibarıyla bir kolordu ve üç tümen Alman komutanların emrindeydi. Temmuz’da Alman Askerî Heyeti’nin 71 üyesinden 22’si Beşinci Ordu’ya iştirak etmişlerdi. Liman von Sanders’in verdiği sayıya göre ise, Çanakkale Savaşı’nda görev alan Alman subay, astsubay ve asker sayısı yaklaşık 500 idi.
Çanakkale Savaşı sırasında cephede görülen en önemli sıkıntı askerî mühimmâtın azlığı idi. Bunun temin edilmesi için çeşitli yollar denenmişti. Bunlardan biri Alman Deniz Albayı Waldemar Pieper idaresinde İstanbul’da bir top cephanesi fabrikasının kurulmasıydı.
Mühlmann, bu fabrikanın kurulmasıyla alâkalı olarak daha geniş bilgi vermektedir. Mayıs 1915’te bu fabrikada 74 subay, kimyager, uzman, mühendis, memur ve subay;47 usta ve 659 ustabaşı Alman görev yapmıştı. Burada ağır toplar için cephane üretilmişti.
Bir başka eserinde Mühlmann, bu başarıyı şöyle izah etmektedir:
"Böyle karmaşık bir üretim sürecini o dönemdeki ağır şartlar altında meydana getirebilmek, Alman teşkilat yeteneğinin en belirgin ispatıdır.
Askerî mühimmâtın Almanya’dan temin edilmesindeki yollardan biri, Tuna üzerinden Bulgaristan’a, buradan da İstanbul’a idi. Bu sevkiyat gizlice yapılıyordu. Örneğin Kasım ayında bu yol üzerinden “Veilchen” takma adıyla önemli miktarda teknik parçalar, 20 ağır batarya ve yüklü miktarda cephane İstanbul’a gönderilmişti. Bu şekilde Kasım ayından itibaren Tuna limanları üzerinden günde 60-80 vagon askerî mühimmât İstanbul’a sevk edilmişti.
Kannengiesser de Kasım ayındaki mühimmat sevkiyatının kolaylaşması hakkında benzer bilgileri vermektedir. Özellikle de Sırbistan engelinin ortadan kaldırılmasının ardından Berlin ile İstanbul arasındaki doğrudan tren bağlantısı “engelsiz” olarak sağlanmıştı. Bu yolla Alman topçu cephanesi gelmişti.
Alman savaş uçakları Çanakkale Savaşı’na iştirak etmişlerdi. Gelibolu’da savaşa katılan uçaklarda görevli Yüzbaşı Halbrock savaş sonrasında hazırladığı raporunda şu önemli hususları zikretmektedir: 1915 Ocak ayının sonunda Alman hava Üsteğmen Serno İstanbul’a gelerek Osmanlı hava birliğinin komutanlığını üstlenmiş; öncelikle Yeşilköy’deki hava alanını genişletmiş ve buraya hava bölüğünü yerleştirmişti. Bulgaristan’ın kabul etmesiyle 13 Mart’ta üç Alman uçağı ve üç hava balonu teslim edilmiş; bunlar Çanakkale’de kullanılmışlardı. Ağustos ayında ise savaşa iştirak eden uçakların sayısı altıya yükselmişti. Bu uçaklar karada savaşan askerî birliklere destek için bombardıman yapma, düşman askerlerine propaganda broşürleri atma ve düşman saldırıları hakkında istihbarat toplama gibi hizmetleri yerine getirmişlerdi. Kasım ayına gelince, balonların sayısı beşe ve uçakların sayısı ise sekize yüklemişti.
Von Usedom da Alman uçaklarının keşif ve bombardıman faaliyetlerinden bahsetmektedir.
Carl Mühlmann’ın iddiasına göre, savaşa doğrudan katılan Alman savaş uçağı sayısı savaşın sonuna doğru 16’ya ulaşmıştı. Hatta bunların altı düşman uçağını düşürdüğünü de yazmaktadır.
Pomiankowski, Alman uçaklarının Mayıs 1915’te İstanbul’a geldiğini ve bunlardan üç tanesinin Çanakkale’ye gönderildiğini söylemektedir. Temmuz ayında ise bu kez yedi uçak ve üç balonun daha geldiğini belirtiyor.
Alman denizaltılarının Çanakkale Savaşı’na katıldıklarına dair bilgileri de yine Mühlmann vermektedir. Almanya, İstanbul’dan gelen teklif üzerine Viyana’nın görüşünü aldıktan sonra altı denizaltıyı Çanakkale’ye göndermişti. Bunların bir kısmı Alman limanlarından, bir kısmı ise Avusturya’dan hareket ederek Çanakkale’ye intikal etmişlerdi. Bunlardan Kaptan Hersing komutasındaki denizaltı Mayıs ayında iki İngiliz savaş gemisini batırmıştı.
Nitekim Otto Hersing kaleme aldığı hatırâtında, modern düşman savaş gemilerinin “devamlı” olarak Çanakkale kıyılarını “ölümcül” atışlarla topa tuttuğu ve Türklerin çok az topçusuyla bunlara karşı koymaya çalıştığı sıralarda, “bir denizaltının bölgede bulunmasının müttefikimize çok yardımcı” olabileceği düşüncesiyle bölgeye gidilmesi teklifini getirerek Çanakkale’deki savaşa katılmak için intikal ettiklerini yazmaktadır. Hersing’in anlatımıyla böylece bölgeye gelen Alman denizaltı U21, önce İngiliz “Triumph”ı ve ardından “Majestic”i batırmıştı.
Von Sanders de Alman denizaltılarının bu savaşa katkıları hakkında bilgiler zikretmektedir. Buna göre, bölgeye gelen Alman denizaltıları 25 ve 27 Mayıs tarihlerinde “iki büyük” başarı elde etmişlerdi. İngiliz “Triuph” ve “Majestic” savaş gemileri Yüzbaşı Hersing’in komutasındaki Alman denizaltısı tarafından torpillenmişti. Bunun üzerinde düşman, savaş gemilerini korumak amacıyla daha dikkatli olmaya ve Alman denizaltılarına karşı savunma tedbirleri almaya başlamışlardı. Von Sanders, bu “tedbirlerin sonucu” olsa gerek, bundan sonraki süreçte Alman denizaltılarının Çanakkale önlerinde “hiçbir başarı” elde edemediklerini söylemektedir. Bu arada bu konu hakkında von Sanders, çok ilginç bir noktaya açıklama getirmektedir. Bu denizaltıların faaliyetleri neticesinde "İngiliz savaş gemilerinin muharebe alanından çekildiği ve İngiliz taarruzlarının kırıldığı” hakkında Alman basınında çıkan haberlerin “tamamen yanlış” olduğunun da altını çizmektedir.
Alman İstihbarat Teşkilatı’nın Çanakkale Savaşı’ndaki rolü hakkında Carl Mühlmann önemli bilgiler vermektedir. Buna örnek olarak ise Osmanlı Genelkurmay Başkanı General von Falkenhayn’ın 22 Temmuz’da von Sanders’e gönderdiği önemli şu istihbarat bilgisini zikretmektedir: Düşman kuvvetleri Ağustos ayının başında Saros Körfezi veya Anadolu sahillerine büyük bir çıkarma denemesinde bulunacaktı. Bunun için bol cephane yığılması istenmişti. Nitekim bu istihbarat 14 gün sonra doğrulanmıştır. Fakat Mühlmann bunu zikretmekle birlikte yanlış istihbaratın geldiğini de eklemektedir.
Çanakkale Cephesi’ne yönelik Alman yardımı arasında sağlık malzemeleri de bulunuyordu. Liman von Sanders Almanların savaş sırasında sağlık alanında yaptıkları hizmetler hakkında önemli bilgiler anlatmaktadır. Buna göre, savaş günlerinde Gelibolu’da kurulan askerî hastahaneler yeterli olmadığı için, yaralıların “büyük bir kısmı” İstanbul’a gönderiliyordu. Kont Hohenberg’in kendi parası ile “mükemmel bir şekilde” kurduğu ve bizzat kendisinin “fedakârca” idare ettiği hastahane büyük hizmetler görmüştü. Yine Alman Kızılhaçı’nın gönderdiği sağlık heyetleri ve Binbaşı von Mühlmann, Tautscheler’in yönettiği hastahane de aynı şekilde önemli işler yapmıştı.
Önsoy’un tespitlerine göre ise, 1915 yılında Almanların Gelibolu’ya gönderdikleri 160.000 marklık hastahane teçhizatı, seyyar eczahane ve dezenfekte malzemeleri yer alıyordu. Osmanlı Devleti’nin diğer müttefiki Avusturya da Çanakkale Savaşı’na askerî bakımdan yardımda bulunmuştu. Liman von Sanders’in anlattığına göre, 15 Kasım’da 24 cm’lik “mükemmel” motorlu bir Avusturya bataryası Gelibolu’ya gelmiş; bunlar Anafartarlar’ın sol kanadına yerleştirilmişti.Daha sonrasında Aralık ayında bu kez 15 cm’lik “mükemmel” bir Avusturya obüs bataryası da gelmiştir.
Carl Mühlmann Avusturya’dan gelen bu takviye birliklerinden bahsederek, bunların düşmanın başına “büyük işler” açtıklarını ifâde etmektedir.
Aynı şekilde Kannengiesser de Kasım ayından sonra Avusturya’dan “mükemmel” bir motorlu havan bataryası getirilerek İsmailtepe’ye yerleştirildiğini söylemektedir.
3. Savaş Sırasında Cephedeki Durum
Çanakkale Savaşı’nı ve zaferini önemli kılan nedenlerden biri, cephenin içinde bulunduğu günlük olumsuz hayat şartları ve askerî mühimmâtın kötü durumu idi. Bundan dolayıdır ki bu savaş, genel olarak çok zor şartlar altında kazanılmış bir zafer görülmektedir. Gerçekte, cephedeki durumun nasıl olduğu hususunda Alman kaynaklarının neler söylediği bu başlık altında ele alınmaktadır:
Günlük Şartlar ve Yiyecek Durumu
Çanakkale Savaşı’nın cereyan ettiği sıralarda Gelibolu’daki askerlerin yiyecek durumları hakkında Liman von Sanders olumsuz ifadelerde bulunmaktadır. Buna göre öncelikle var olan yiyecek maddelerinin nakli “büyük zorluklar” altında gerçekleştirilebiliyordu. Tren ve kara yolu bağlantısının yetersizliğinden ve kamyonun olmamasından dolayı “deve yolları”, “mekari kolları” ve “öküz arabaları” kullanılıyordu. Bu çok zor şartlar altında “günde birkaç ton” yiyecek ancak nakledilebiliyordu. Asıl nakliyat deniz yoluyla oluyordu. Genel durum hakkında ise şunları yazmaktadır:
“Zavallı Türkler, inşa edecekleri sahra istihkâmatı için muhtaç oldukları alet ve edevatı çoğunlukla düşmandan ganimet olarak almaya mecbur kalıyorlardı. Çünkü elde çok az kazma ve kürek vardı. Korunaklar için gerekli ahşap ve demir malzemesi daha o vakit düşman mermileriyle tamamen harap olmuş köylerden sağlanıyordu. İhtiyaca yetecek kadar bile kum torbası tedarik edilemiyordu.”
Yine von Sanders'ın zikrettiğine göre, İstanbul’dan gelen kum torbalarının askerin “tamamen yırtılmış askeri elbiselerini yamamak” için kullanılması “tehlikesi” de baş göstermeğe başlamıştı.
Gelibolu’daki mevcut yol bağlantısının yetersiz olmasından dolayı askerî birliklerin yerleştirilmesinde zorluklar çıkıyordu. Bu yolların iyileştirilmesi ve bağlantıların sağlanabilmesi için Amele Taburları istihdam edilmişti. Amele Taburlarında Rumlar, Ermeniler ve Yahudilerin çalıştırıldığını belirterek şunları söylemektedir: Bunlar, “Çanakkale Boğazı kıyıları boyunca Gelibolu’dan Yarımada’nın güneyine kadar bir bağlantıyla başarmışlar ve bu anayoldan çıkan yan yolu da, bölmeler içinde deniz kıyılarına doğru yönlendirmişlerdi.”
Kannengiesser’in aktardığı bir bilgiye göre, Çanakkale Savaşı sırasında Yunan, Ermeni ve Yahudi Osmanlı vatandaşları Amele Taburları’nda geri hizmetlerde dahi olsa istihdam edilmişlerdi.Carl Mühlmann da gerek yiyecek sıkıntısı ve gerekse askerlerin bulundukları ortamlar hakkında benzer şeyleri gündeme getirmektedir. Askerin yiyecek stoklarının “fazla” olmadığını belirterek “açlığın” âdeta her yerde kol gezdiğini iddia etmektedir. Askere dağıtılan porsiyonların ve tayınların genellikle “azaltılmak zorunda” kaldığını söyleyerek devamında şunları anlatmaktadır:
“Yemeğin hazırlanması ve yapılması son derece ilkeldi, sahra mutfakları yoktu. Cephenin çok gerisindeki açık mutfak tesislerini düşman denetiminden gizlemeye çalışıyorlardı. Siperlerden geçilerek sağlanan uzun taşıma sonucu yemek, -çoğu kez bir lapa, koyun etiyle pişirilmiş olan pirinç, sebzeden ve birkaç et parçasından oluşuyordu- acıkmış olan siperdeki savaşçılara soğumuş olarak ulaştırılabiliyordu. Yeniden ısıtılması ancak karanlık basınca söz konusu olmaktaydı; çünkü çıkan duman, düşmanın ateşini üzerine çekiyordu. Bunlar ağır muharebelerde zaman zaman diğer cephelerde de katlanılması gereken durumlardı. Alman askerinin alışılagelmiş telakki ettiği sosyal tesisler, Gelibolu’da mevcut değildi. Böylece yetersiz beslenmede ve yetersiz donanımda sıhhiye hizmetinin güçlükle yürütüleceği açıktır. Hastaların sayısı çok yüksekti ve askerî hastahaneler tıklım tıklım dolmuştu. Sıcak ve kuru yaz, birliklerin sağlığını olumsuz bir biçimde etkiliyordu.”
Kannengiesser’in Gelibolu’daki günlük hayat şartları hakkındaki tespitleri yukarıdakilerle fazlasıyla örtüşüyor. Ona göre, Türk askerlerinin “konaklama ve diğer ihtiyaçları gülünç olacak kadar azdı.” Türklerin, bir battaniyeyi veya şilteyi toprağın üzerine sererek
uyuduklarını belirten yazar, günlük iâşe hakkında da aynı şekilde olumsuz iddiaları gündeme getirmektedir. Buna göre askerin günlük olarak yanında bulundurduğu porsiyonu “bir parça ekmek ” ve “birkaç zeytin”den ibaretti. Devamında şunları anlatmaktadır:
“Sabahları un çorbası verilmekteydi. Öğle ve akşam yemeklerinde de yine yağlı ama bazen etli çorbaya devam edilirdi. Erzak azlığında başyemek bulgur pilavıydı.” Erzak azlığının nedeni ise, İngilizlerin erzak taşıyan gemiyi batırmalarıydı. Devamında zikrettiği Balkan Savaşı’na katılan askerlerin Çanakkale Cephesi’ndeki erzak durumunu mukayesesi önemlidir. Buna göre, Balkan Savaşı’ndan sağ çıkan “karınlarını otla doyurmak zorunda kaldıklarını ve açlığın, düşman kurşunundan da daha korkunç olduğunu, hatırlayanlara göre, “Evet, bu tam bir savaş değildi, evet her gün yemeğimizi de yiyorduk.”
Bu arada iâşenin zamanla “azaldığı"nı ifade eden Kannengiesser, buğday ununun da bitmesiyle birlikte ekmek yapmak için mısır ununun kullanılmak zorunda kalındığını iddia etmektedir. Yiyecek durumunun daha da “kötüleşmesi” üzerine, Genelkurmay Levazım İşleri Dairesi Başkanı Tuğgeneral Topal İsmail Hakkı Paşa harekete geçerek “ülkenin yardım maddelerini Çanakkale Savaşları için kısa yoldan göndermeyi ve yerine ulaştırılmasını başarmıştı. Böylece, 5. Ordu’nun ikmalini de faydalı hale getirmişti.
Askerlerin giyecek durumları hakkında da önemli bilgiler veren Kannengiesser’e göre, askerler için hazırlanan elbiseler “inanılacak gibi" değildi. Yaz ve kış gömlekleri, değişken renkli ve yırtıktı. Çok değişik ayakkabılar, ekseri küçük bir deri iple bir araya getirilmişti. Bağları da, ekseri deriden yapılmıştı.” Fakat daha sonrasında askerler üzerinde “İngiliz elbisesi”nin de görüldüğünü belirtmektedir.
Kannengiesser’in tasvir ettiği ayakkabılar çarık, askerlerin giydikleri İngiliz elbiseleri ise, İngilizlerin geri çekilerken bıraktıkları elbiseler olsa gerek. Kannengiesser, Kasım 1915 itibarıyla Gelibolu’daki giyecek durumu hakkında şunları anlatmaktadır: “Daha iyisi olmadığı” için askerî birliklere kürk ceketler, kürk mantolar, bel kuşakları, odundan yapılmış ayakkabılar, lastik mantolar ve sivil pantolonlar türünde elbiseler dağıtılmıştı. Bunlar, bazen İstanbul’daki tekstil ve ayakkabı mağazalarından alınarak “saygısız[ca] ve merhametsizce” özensiz bir şekilde paketlenip gönderilmekteydi. Fakat bu elbiseler, Gelibolu’daki “ıslak, çamurlu ve kayalık” arazide pek de kullanılamıyordu.