Menü

Hasan Gören

(+90) 538 403 93 71

Çanakkale Şehitlikleri Ziyaretinde vazgeçilmez
KOKARTLI ALAN KILAVUZUNUZ


SAVAŞLAR


ÇANAKKALE SAVAŞLARINDAN ÖNCEKİ GELİŞMELER

19.yy. boyunca devam eden ekonomik nedenler ve sömürge çatışmaları, gelişmiş batılı ülkeler arasında giderek güvensizlik havası yaratmıştı.

Özellikle Almanya’nın gücünü arttırması ve yüzyılın son çeyreğinde yayılma politikası izlemesi devletleri bir bloklaşma dönemine itti. Balkanlardaki uluslaşma hareketleri ve Rusya’nın bunu geleneksel yayılma politikalarına uygun görmesi, Balkan uluslarını bu yolda kışkırtması, Fransa-Almanya arasındaki Alsace-Loraine sorununun giderek gerginleşmesi, Avusturya-Sırbistan savaşının büyük devletlerin araya girmesiyle uluslararası boyutlara ulaşması ile patlama noktasına gelmiş uluslararası ilişkiler için, Saraybosna suikastı aranılan bir bahane idi.

28 Haziran 1914’te Avusturya-Macaristan veliahtı Arşidük François Ferdinand’ın Saraybosna’da bir Sırplı tarafından öldürülmesi üzerine Avusturya’nın Sırbistan’a savaş ilan etmesi, Rusya’nın Sırbistan, Almanya’nın Avusturya-Macaristan tarafını tutması bütün dünyayı ve insanlığı, bir hafta gibi kısa zaman içinde büyük bir savaşın içine sürükledi.

Eylül başında Almanların Paris yakınında Marne’de durdurulmaları ve uzun sürecek siper savaşlarıyla batıda başlayan bu kilitlenme üzerine yüzler doğuya çevrildi. Çünkü Rus ordularının beklenmeyen bir çabuklukla saldırıya geçerek Avusturya-Macaristan ordularını yenmeleri ve doğuda ilerlemeler kaydetmeleri, Alman genel kurmayını bütün kuvvetlerini buraya kaydırmak zorunda bırakmıştı. Diğer yandan Çin’deki Alman demiryolu ayrıcalıklarını, Alman üslerini ve Büyük Okyanustaki Alman adalarını ele geçirmek isteyen Japonya için Avrupa’daki savaş iyi bir fırsattı ve 23 Ağustos’ta Almanya’ya savaş açtı.

Avrupa’daki kilitlenmeleri çözmek için yeni alternatifler arayan İngiltere ve Fransa İtalya’yı, Almanya ve Avusturya- Macaristan ise Osmanlıyı ve Bulgaristan’ı savaşa sokmak yolunda planlar hazırlamaya başladılar.

II.Abdülhamid’in iş başından uzaklaştırılmasından sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti bazen dolaylı bazen de dolaysız olarak Osmanlı Devleti’nin yönetimine karışıyordu. Osmanlı Devleti, 1908 yılından beri girdiği savaşlarda bir çok toprak kayıplarına uğramıştı. Bosna-Hersek, Afrika’da Trablusgarp ve Balkan Savaşları sonucunda gelen toprak kayıpları ile devam eden çözülme sonucu Osmanlı devleti’nin toprakları giderek küçülmüştü.

Şimdi ufukta beliren savaş bulutları karşısında, hükumette Almanya tarafında savaşa katılıp-katılmama konusunda iki görüş ağır basıyordu. Maliye bakanı Cavit Bey’in başında bulunduğu grup Almanya’ya güvenmiyor ve Fransa’ya başvurma gereğine inanıyordu. Buna karşılık ittihat ve Terakki’nin güçlü ismi Enver Paşa’nın başında bulunduğu grup ise, hem zayıflayan ve küçülen devleti diriltmek ve genişletmek, hem de Pan-Türkist politikasını gerçekleştirmek için Almanya tarafında yer alınması gereğine inanıyordu. Sait Halim Paşa hükümetinin çoğunun savaşa karşı olması ve tarafsız politik izlenmesi yolunda ağır basmaları üzerine 2 Ağustos 1914’te Osmanlı-Almanya antlaşması imzalandı. Osmanlı Devleti, eğer Avrupa’daki savaş Almanya- Rusya savaşına dönüşürse tarafsızlık politikasından ayrılacaktı. Bu anlaşma ile Alman General Liman Von Sanders’e Türk ordusu yönetiminde etkinlik tanınıyordu. Almanya’da bir Rus saldırısı karşısında Osmanlı Devleti’ne güvence veriyordu.

Bunun dışında Almanya bir dış borçlanma teklif ederek Osmanlı devletini yanına çekmeye çalışmaktaydı. Buna göre; 1915 yılından başlayarak her yıl %6 faizli 5.000.000 altın lira avans verecekti. 1915 yılına ait ödemenin 250.000 altın lirası anlaşmanın imzalanmasından 10 gün sonra, 750.000 lirası da Rusya veya İngiltere ile savaşa başladığımız tarihten sonra 10 gün içinde ve savaş devam ettiği sürece her ay ayrıca 400.000 altın teklif edilmekteydi. Bu anlaşmadan Başbakan Sait Halim paşa, Savaş Bakanı Enver ve İçişleri Bakanı Talat Paşa dışındaki hükümet üyelerinin haberi yoktu. Bütün koşullar Osmanlı Devleti’nin aleyhine gelişirken, devletin içinde bulunduğu durumu yakından bilen, dışarıdaki gelişmeleri ise anında değerlendiren Sofya Ateşemiliteri Mustafa Kemal gelişmelerden hoşnut değildi.[1]

Alman ordularının batı ve doğu Avrupa’da geri çekilmelerini ve kuvvet dengesini asker kişiliği ile iyi değerlendiren Mustafa Kemal “Alman kuvvetleri ile beraber olanlar yenilecektir” diyor ve Tevfik Rüştü Aras’a şöyle yazıyordu;

“Fransa’da iştirak ettiğim son manevralardan hatırımda kaldığına göre, Fransız ordusunun büyük toplanma yeri güneydedir. Paris üzerine yürümekte olan Alman ordularına, karşı hücum beklenebilir.

Ne yap yap partinin genel merkezindeki dostlarına, özellikle bacanağınız doktor Nazım Bey’e bütün gayretinizle anlatmaya çalışınız. Başlayan bu Dünya Savaşı’na asla karışmayalım. Senin de bu fikirde olduğuna asla şüphem yoktur. Elçi Fethi (Okyar) Bey de aynı fikirdedir. Bu Dünya savaşına memleketimizin karışmaması için elinizden geleni yapmanızı isterim”. Bu mektup gereken yerlere ulaştırılmış fakat ok da yaydan çıkmıştı. Enver Paşa devletin ve ulusun kaderi hakkında tek başına karar vermekteydi.

Bütün bunların yanında Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesi yönünde çok önemli bir olay oldu.Olay tek başına düşünüldüğünde o kadar da önemli sayılmayabilirdi. Ancak bardağı taşıran son damla oluşu ve bütün bir ülkeyi galeyana getirmesi bakımından çok önem li idi. Bu olay, Türkiye adına İngiltere’de inşa edilmekte olan iki savaş gemisi ile ilgiliydi. Hiç bir devirde iki savaş gemisinin rolü bu kadar önemli olmamıştır. Bu gemilerin önemini anlayabilmek için o devrin koşullarına bir göz atmak gerekir. 1914 yılında doğru düzgün bir hava kuvveti yoktu. Balkanlarda kara ve demiryolu ulaşımı bir kaç ana yoldan ibaretti. Balkan devletlerinin donanmaları kuvvet yönünden hemen hemen denkti. Kuzeyde Rusların Karadeniz filosu, Ege’de ise dretnot sınıfından iki zırhlının satın alınması konusunda Amerika Birleşik Devletleri ile pazarlık halinde bulunan Yunan filosunun varlığı, Türkleri kendi filolarına da dretnot sınıfı iki savaş gemisi ilave etmek zorunluluğu ile karşı karşıya bırakmıştı. Bunun üzerine İngiltere’nin Armstrong Wickers tezgahlarında inşa edilmek üzere, İngiltere’ye iki gemi siparişi verildi.

1914 Ağustosunda bu gemilerden birinin yapımı tamamlanmış, diğeri de tamamlanmak üzereydi. Bu gemiler 30 milyona mal olmuştu. Avrupa’da savaş kokuları yayılmaya başlayınca İngiltere bu gemileri teslim etmedi. 3 Ağustosta, İngiltere hükümetinin sözcüsü olarak, Amirallik birinci lordu Winston Churchill gemilerin teslim edilmeyeceğini resmen açıkladı. İngilizler resmen korsanlık yapmışlar, parası ödenmiş gemileri teslim etmemişler ve Türklere söz hakkı tanımamışlardı. İngiltere bu olaydan duyduğu üzüntüyü belirtiyor, tazminattan hiç söz etmiyordu. 4 Ağustosta Türkiye’nin Londra büyükelçiliğine gönderilen şifreli telgrafta, Sultan Osman ve Reşadiye adı verilen bu gemileri Reşit Paşa gemisi ile teslim almaya giden 500 denizci ve Rauf Bey’e İstanbul’a dönmesi bildirildi.

Bu haber, Türkiye’yi kendi saflarına çekmek isteyen Alman büyükelçisi Baron Von Wangenheim’ın eline çok büyük bir koz ver mişti. Elçi hiç vakit kaybetmeden İngiltere’ye güvenmekle ne kadar hata ettiklerini Enver ve Talat paşalara anlattı. İngiltere Türklerin iki savaş gemisine el koymuştu. Almanya ise bu kaybı karşılamaya hazırdı. Teklif kabul edildiği takdirde, eş değerde iki Alman zırhlısına hemen Türkiye’ye hareket emri verilecekti.

Sonradan Yavuz adıyla Türk donanmasına yıllarca hizmet edecek olan Goeben zırhlısının bundan sonraki öyküsü ise şöyledir:

3 Ağustos günü Goeben, refakat gemisi olan hafif kruvazör Breslau ile birlikte, belki tesadüfen, belki de hazırlanmış bir plana göre Batı Akdeniz’in mavi sularında bulunmakta idi. Goeben Almanya’da son zamanlarda inşa edilmiş 22.640 tonluk, 26 mil süratinde, 27 cm.çapında toplarla silahlandırılmış, modern ve dretnot sınıfına yakın bir savaş gemisiydi. Bu özellikleriyle tek başına Rusların Karadeniz filosunun üstesinden gelebilecek bir gemi olduğu kadar, silah bakımından olmasa bile sürat bakımından, o zamanlar İngilizlerin Akdeniz’de bulunan bütün gemilerinden üstündü.

İngilizler, Fransız gemilerine saldıracağından endişe ettikleri için bu gemiyi takip ediyorlardı. 4 Ağustosta İngiltere’nin Akdeniz filosu komutanlığından amirallik dairesine şu şifre çekildi: “Indomitable ve Indefatigable gemilerimiz Breslau ve Goebeni izliyorlar.”

Amirallik ise filoya şu cevabı gönderdi: “Takibe devam ediniz, savaş her an patlayabilir.”Akşam vakti Goeben hızını 24 mile çıkartarak İngiliz zırhlılarını geride bırakıp karanlıklara karıştı. İngiliz filosu onun izini savaş başladıktan iki gün sonra bulabildi. Goeben ve Breslau o sırada Messina boğazında kömür yüklüyordu. İngilizlerin bilmedikleri husus, Alman zırhlısının komutanı Amiral Wilhelm Suchon’un derhal İstanbul’a hareket etmek üzere emir aldığıydı. Gemiler iki gün sonra, Yunan adalarının arasında, Çanakkale Boğazı’na girmek üzere Türkiye’nin iznini bekliyorlardı.

İstanbul’da heyecan en yüksek noktadaydı. Gemilere giriş izni verilmesi savaşa resmen girmek demek olacaktı. Enver Paşa giriş iznini verdi. Gemileri soran İngilizlere cevap olarak gemilerin Osmanlı hükümeti tarafından satın alınarak Yavuz Sultan Selim ve Midilli adlarıyla Türk donanmasına katıldıkları bildirildi.

Bu olayı İngiliz ve Fransızlar uzun süre protesto ettiler. Boğaz önü adalarını işgal ederek, boğazlardan Osmanlı gemilerinin çıkışını engellemeye başladılar.

26 Eylül günü çok önemli bir olay oldu. O gün öğleden sonra Akhisar torpidobotu Çanakkale Boğazı önündeki adalar arasında karakol görevi yapmak üzere yola çıkmıştı. Arkadan gemimize yetişen bir İngiliz destroyeri dur işareti verdi. Gemimiz durduğunda Mermer burnundan (Bozcaada) dönen ikinci bir İngiliz destroyeri çıkmış gemimizi araya almışlardı.

Destroyerlerden birinden ayrılan bir motorla gelen İngiliz yüzbaşı filo komutanı amiralin tebligatını Akhisar gemimizin komutanı Hilmi Bey’e bildirdi. İngiltere’den verilen talimata göre bundan böyle hiçbir Osmanlı savaş gemisi boğazdan dışarı çıkmayacaktı. Çıktığı takdirde İngiliz gemileri Osmanlı gemilerini düşman sayarak ateş edeceklerdi. Bu defalık Akhisarın dönüşüne izin veriliyordu. Yapabileceği bir şey olmayan gemimiz geri döndü. Bunun üzerine Çanakkale’de sahil tabyalarına komuta etmekte olan Weber Paşa, kendi insiyatifi ile hiç kimseye sormadan boğazı kapattı. Boğaza yeni mayınlar döküldü, giriş yolunu gösteren fenerler söndürüldü. Bu önlemler,Türkiye’deki Almanların o zamana kadar yaptıkları hareketlerin, doğuracağı sonuçları bakımından en önemlisiydi. Çünkü boğazlardan geçiş uluslararası bir konferansta belirlenmiş olup, bunun tek taraflı ihlali kesinlikle savaş sebebi sayılıyordu. Boğazların kapatılması Çarlık Rusya’sının adeta şah damarını kesmişti. Rusya’nın çeşitli Karadeniz limanlarından gelen buğday ve diğer ihraç malları haftalarca İstanbul girişinde beklediler, sonunda geri döndüler.

Türkiye’de barışın son birkaç haftası çok çabuk geçti. Trenler hep Alman personel getiriyordu. Haliç tersanelerinde eski savaş gemilerinin tamiri yapılmaya çalışıldı.

Amiral Souchon, artık Yavuz adını alan Goeben’i sık sık Karadeniz’e manevraya çıkarıyordu. Ekim ayının sonlarında tarafsızlığın resmen ve fiilen sonu geldi.

Yavuz, Midilli ve diğer Türk gemilerinden oluşan Osmanlı donanması Karadeniz’e açıldı. 29-30 Ekim günleri sırasıyla Odesa limanını, Sivastopol kalesiyle Novorossisk’i topa tuttu. Önüne çıkan bütün gemileri batırdı. Olayı öğrendiğinde Bahriye Nazırı Cemal Paşa Serkl Doryan kulübünde briç oynuyordu. Baskından hiç haberi olmadığını söylüyordu. Belki doğru söylüyordu, fakat harekatın Enver ve Talat paşalardan habersiz yapılmış olması olanaksızdı. Çünkü aynı saatlerde, Osmanlı İmparatorluğunun uzak bir köşesinde, Gazze’den hareket eden bir Türk birliği de Süveyş kanalını vurmak üzere zorlu bir çöl yolculuğuna çıkmıştı.

9 Ekimde yaptığı konuşmada, İngiliz Başbakanı Asquith, Osmanlı Devleti’nin savaşa girişi konusunda şunları söyledi. “ Üç ay önce savaş başladığı zaman Müttefiklerimizle birlikte Türk hükümetine tarafsız kaldıkları takdirde imparatorluklarının toprak bütünlüğüne saygı göstereceğimizi vaad etmiştik. Bu ülkenin ikiye bölünmüş siyasetçileri iki taraf arasında tereddüt ettikten sonra nihayet Alman gemilerinin tehditleri yüzünden ve Alman altınları sayesinde onların tarafında yer aldılar. Aslında silaha sarılan Türk halkı değil Osmanlı hükümetidir ve hiç tereddütsüz söyleyebilirim ki bu silah onları yok edecektir. Türkiye İmparatorluğu intihar etmiş ve kendi mezarını kendi eliyle kazmıştır.”

Goeben ve Breslau isimli iki Alman gemisinin gene Enver Paşa’nın bilgisi içinde Karadeniz’e açılması ve Rus Limanlarını topa tutması gibi bir olup bitti ile Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesi karşısında, bu kez değerlendirmelerinin ve ileri görüşlülüğün verdiği rahatsızlık ve vatana hizmet aşkı Mustafa Kemal’i ileri safhada görev istemeye itmekteydi.

Türkiye savaşa girince Atatürk, acilen Türkiye’ye dönmek, orduda fiilen görev almak istedi. Harbiye Nazırı Enver Paşaya başvurdu. Enver Paşa’nın cevabı “sizin için orduda her zaman bir görev vardır. Ancak, Sofya Ateşemiliterliğini daha önemli gördüğümüzden sizi orada bırakıyoruz” oldu. Atatürk bu yanıta çok üzüldü. Onun karakterindeki bir askerin ordusu savaşırken, onun yurt dışında kalması olanaksızdı. Ancak Harbiye Nazırı Enver Paşa Atatürk’ün Sofya’da kalmasını istiyordu. Nitekim 29 Kasımda Mustafa Kemal padişah emriyle Yarbay olarak I.Tümen komutanlığına atanmışken, 01 Ara lık 1914 tarihli yazısı ile bu tayini iptal ettirmiş, I.Tümen komutanlığına Kurmay Yarbay Cafer bey’i atamıştı.[2] Enver Paşa’nın Atatürk’ü ısrarla Sofya’ da bırakmak istemesi bazı yazarların, örneğin Sayın Hikmet Bayur’un düşündüğü gibi Mustafa Kemal’i kıskanan, çekemeyen Enver’in, savaşın çok kısa sürede biteceğini sanarak Mustafa Kemal’e bir onur payı ayırmak istemediği şeklinde yorumlanabilir.[3] Ancak Mustafa Kemal’e verilen görevler, onun gönderdiği raporlar özellikle Almanya ile ilişkiler açısından, Bulgaristan’ın savaşa girmesinin Türkiye için taşıdığı önem, Atatürk’e Bulgar dış politikasının Osmanlı dış politikasına paralel hale getirilmesine yardımcı olması görevinin de verilmiş olması[4] dikkate alınırsa Mustafa Kemal’in Sofya’da bırakılmak istenmesinin sadece Enver Paşa nın kıskançlığından kaynaklanmadığı kabul edilebilir.

Bununla beraber Atatürk, Enver Paşa’nın Sofya Ateşeliğinin öneminden söz eden yazısına şu yanıtı verdi.

“Vatanın savunmasına ait fiili görevlerden daha önemli ve yüce bir görev olamaz. Arkadaşlarım muharebe cephelerinde ateş hatlarında bulunurken ben Sofya’da Ateşemiliterlik yapamam. Eğer birinci sınıf subay olmak liyakatından mahrumsam, kanaatiniz bu ise açıkça söyleyiniz”.[5] Bu yazısına da yanıt alamayan Atatürk, eşyasını toplayıp İstanbul’a gitmeye karar verdi. Tam hareket edeceği sırada İsmail Hakkı imzasıyla bir telgraf aldı. Bu telgrafta “19.Tümen komutanlığına atandınız, hemen hareket ediniz” deniyordu. Bu teli imzalayan harbiye nezareti müsteşarlığına vekalet etmekte olan ve “Topal” lakabı ile anılan levazım reisi İsmail Hakkı Paşa idi.

Bu sırada Enver Paşa henüz İstanbul’a dönmüş değildi. Bilindiği gibi 3.Ordu (9-10 ve 11.kolordular) ile Sarıkamış yönünde büyük bir kuşatma harekatı düzenleyen Harbiye Nazırı ve Başkomutan vekili Enver Paşa, 6 Aralık 1914’te İstanbul’dan hareket ederek 12 Aralıkta Erzurum’a varmış, 3.Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa’nın kış mevsiminde bu yörede böyle bir harekatın yapılmasının doğru olmayacağını, bu taarruzun sorumluluğunu yüklenemeyeceğini söylemesi üzerine 3.ordunun emir ve komutasını kendi üstlenerek 22 Aralık’ta (9 Kanun-u evvel 330) harekatı başlatır. Yine bilindiği gibi bu harekat büyük bir yenilgi, bir facia ile sonuçlanır. Şiddetli kar, tipi ve soğuk yüzünden 3.Ordu 90.000 şehit, yaralı, esir ve kayıp vererek tamamen elden çıkar. 10.000 kişi kadar bir kuvvet Erzurum’ a çekilir. Artık her şeyin bittiği kafasına dank eden Enver, İstanbul’a dönmeye karar verir. 3.Ordu komutanlığına Hafız Hakkı Paşa’yı atayarak ve orduya bir veda mesajı yayınlayarak kara yoluyla İstanbul’a dönmek üzere Erzurum’dan ayrılır.

Atatürk, 19.Tümen Komutanlığına atandığını bildiren telgrafı aldığı zaman Enver Paşa daha yoldadır. Nitekim belgeler Kurmay Yarbay Mustafa Kemal’in 3.kolorduda yeniden kurulan 19.Tümen Komutanlığına atanmasına ait yazının Harbiye Nazırı vekili Talat imzasıyla 18 Ocak 1915’te yazıldığını, padişah emrinin 20 Ocak 1915’te çıktığını gösteriyor.[6]

19.Tümen komutanlığına atandığını bildiren teli alan Atatürk, zaten yola çıkmak üzere hazırlanmış olduğundan bir kaç gün sonra İstanbul’a gelir. İstanbul’a geldikten sonra karşılaştığı durumu anılarında şöyle anlatıyor.

“Sofya’dan İstanbul’a geldiğim zaman Enver, Sarıkamış’tan avdet etmiş (geri dönmüş) bulunuyordu. Evvela kendisini ziyaret için makamına gittim, haber gönderdim. Gelecek cevaba kapıda intizar ediyordum (cevabı kapıda bekliyordum). Bu aralık muamalat-ı zatiye (personel işleri) müdürü Osman Şevki Bey’i elindeki dosyasıyla orada gördüm, kendisine sordum.

-Beni 19.denen Fırkaya (tümene) tayin eden Harbiye Nazırı vekili İsmail Hakkı Paşa mıdır?
Osman Şevki Bey pek ciddi ve biraz mahrem (gizli) bir lisanla (dille);
-Hayır dedi. Doğrudan doğruya başkumandan vekili Enver Paşa hazretleridir. Erzurum’dan telgrafla emir buyurdular, emin olunuz beyefendi...
Bir an sonra Enver ile karşı karşıya bulunuyorduk. Enver biraz zayıf düşmüş, rengi solmuş bir haldeydi. Söze ben başladım.
-Biraz yoruldun, dedim.
-Yok o kadar değil, dedi.
-Ne oldu?
-Çarpıştık, o kadar.
-Şimdiki vaziyet nedir?
-Çok iyidir, cevabını verdi.
Ben daha fazla Enver Paşa’yı üzmek istemedim. Mükalemeyi (konuşmayı) kendi vazifeme intikal ettirdim.
-Teşekkür ederim, beni numarası 19 olan bir fırkaya kumandan tayin buyurmuşsunuz. Bu fırka nerededir? Hangi kolordu ve emrinde bulunuyor?
Cevap verdi.
-Ha evet! Belki bunun için Erkan-ı Harbiye (genelkurmay) ile görüşseniz daha kati malumat alırsınız.
Enver’i çok meşgul ve yorgun görüyordum, sözü uzatmadım.
-Pek iyi, o halde sizi fazla rahatsız etmeyeyim, Erkan-ı Harbiye ile görüşürüm dedim.
Başkumandanlık Erkan-ı Harbiye’sine müracaat ettim. İcap eden rüesaya (başkanlara) kendimi şu yolla tanıtıyordum.
-19.Fırka kumandanı Kaymakam (yarbay) Mustafa Kemal!
Kendilerine, kendimi takdim ettiğim her zat hayretle yüzüme ba kıyor, benim kim olduğumu anlamakta müşkülat (güçlük) çekiyordu. Nihayet başkomutanlık Erkan-ı Harbiyesinde böyle bir fırkanın mevcudiyetinden haberdar olan bulunmadı.
-Şimdi hale bakınız. Ne garip mevkideyim. Kemal-i ciddiyetle herkese 19.Fırka kumandanı olduğumu söylüyorum, halbuki böyle bir fırkanın mevcudiyetinden kimsenin haberi yok, adeta sahtekar vaziyetinde idim.

Bizzat Atatürk’ün anlattığı bu durum, daha savaşın ilk aylarında Başkomutanlık genel kurmayının içine düştüğü kargaşayı ve Mustafa Kemal’in nerede olduğu bile bilinmeyen ikinci hatta üçüncü kategoriden bir birliğe komutan olarak atanmış olduğunu göstermesi bakımından bir gerçektir. Ama nereden bileceklerdi ki o 19.Tümen, 2-3 ay sonra Mustafa Kemal’in sevk ve idaresinde Çanakkale Savaşlarının talihini, I. Dünya Savaşının seyrini değiştirecektir.

Atatürk, Sofya dönüşü İstanbul’da bulunduğu sırada I.Dünya Savaşı hakkındaki düşüncelerini arkadaşlarına ve büyüklerine söylemekten çekinmiyordu. Anılarında; “Ben Harb-i Umuminin müttefiklerimiz için iyi netice vereceğine itimat etmiyordum. Fakat emri vakiden sonra bulunduğum cephelerde harb’i muaffakiyetle isal etmeye (başarıya ulaştırmaya) çalıştım” der. [7]

Atatürk’ün, genelkurmayda üst düzeyde yeri olan bir dostu ile daha önce yapmış olduğu söyleşi ilginçtir. Anılarında bu konuşmayı şöyle anlatır.

“Ben ordunun bila kayıt ve şart (kayıtsız-şartsız) bütün esrarı (sırları) ile Alman heyeti askeriyesine tevdi ve teslim edilmesinden çok müteessirdim. Daha karar verilmezden evvel tesadüfen bu vakaya muttali olduğum vakit (bu olayı öğrendiğim zaman) sesimin erişebileceği makamata kadar itirazatta bulunmayı vazife addetmiştim. İtirazlarıma hiç kimse cevap vermedi. Cevap vermeye lüzum dahi görmedi.

Yalnız bilmünasebe bu zemin üzerinde müdavele-i efkar ettiğim (yeri geldiği için bu konuda fikir alışverişinde bulunduğum) dostlarımdan biri ki, o zaman Erkanı Harbiye-i Umumiyede en yüksek makamlardan birisini işgal ediyordu. Bana, güya son derece samimi davranarak dedi ki;

-Arkadaş bizim tecrübemiz senden çoktur. Vakıa seni hissiyat ve hayalata sevk eden şey memleket ve milletine aşkındır. Ama düşünmüyorsun ki, bu memleket ve halk senin hararetli aşkına zannettiğin kadar layıkmıdır? Bizim başımızda pek büyük adamlar var. Sen henüz onlarla konuşmamış, onların tecrübe dide (gün görmüş) nazarlarına nazarlarını tevcih etmemiş ve memleketin her tarafındaki muaffakiyetlerinin esrarını anlayamamışsın. Eğer bir defa kendileriyle görüşsen, aynı fikirleri kabul etmekte bizden daha ileri gideceğine şüphe yoktur.

Kimlerden bahsedildiğini pekala anlamıştım fakat teyit ettirme ye lüzum görmedim. Büyük bir hata içinde bulunduklarını söylemekle iktifa ettim.

Muhatabım ki Harb-i Umumide vefat etmiştir. O zaman kendini yüksek hayalatın faili gibi tasavvur etmekten mütevellit bir heyecan içindeydi, diyordu ki:

-Kemal, Kemal bizi rahat bırak sonra vicdanen mesul olursun. Biz öyle şeyler yapacağız ki, neticesinden sen de memnun olacaksın, dünya da hayrette kalacaktır”[8]Bu konuşma Atatürk’ün Sofya’da bulunduğu ve Sofya’dan dön düğü günlerde başkentteki atmosferi göstermesi açısından ilginçtir. Enver-Cemal-Talat Paşalar üçlüsü ülkenin geleceğine egemendir. Kendilerini ilahlaştırmışlar, kişileri etraflarına toplamış, yüksek makamlara getirmişlerdi. Atatürk her ne kadar inanmıyorsa da onlar, savaşın Almanların zaferi ile biteceğinden kuşku duymuyorlardı. Bu nedenle Osmanlı İmparatorluğu’nun geleceğini Almanya’nın zaferine bağlamakta, bu amaçla Türk Ordusunu Alman subaylarının eli ile, Almanya’nın emellerine göre kullanmakta hiç bir sakınca görmemekte, aksine bu tutumdan büyük yarar ummaktadırlar.

Atatürk işte böyle bir ortamda 2 Şubat 1915’te Tekirdağ’a geldi. 19. Tümenin emir ve komutasını üstlendi. 19.Tümen 57.Piyade Alayı ile iki depo alayından kurulmuştu. Fakat bir müddet sonra bu depo alayları geri alındı.

Atatürk, Tekirdağ’a gelişini, 19.Tümeni teslim alışını ve Gelibolu yarımadası’nda gelişen olayları, “Arıburnu Muharebeleri raporu” nda şöyle anlatır.

“Sofya’da Ateşemiliter iken Tekirdağ’da derdest-i teşkil bulunan (kurulmakta olan) 19.Fırka komutanlığına celb olundum (çağrıldım). Henüz fırka’nın matlup vechile (istenilen biçimde) teşkiline zaman kalmadan itilaf devletlerinin Çanakkale Boğazı aleyhine tehditkar bir vaziyet almaları üzerine fırkanın yalnız 57.Alayı ile Maydos’a (Eceabat) hareket emrini aldım (25 Şubat 1915)”.

İngiliz donanması, iki Alman harp gemisinin (Geoben ve Breslau) Çanakkale Boğazı’na sığınmasından (10 Ağustos 1914) iki gün sonra boğaz önüne gelmiş, ama o günlerde Türkiye henüz tarafsız olduğundan, Türkiye’nin Almanların yanında savaşa girmesini teşvik etmemiş olmak için herhangi bir taarruzi harekette bulunmamıştı. Ancak Türkiye harbe girince,Rusya’nın isteği üzerine İngiliz ve Fransız harp gemileri 3 Kasım 1914 günü boğazın girişindeki tabyalara ateş açmışlardı. Bu taarruz da bir gösteriden ileri gitmemişti. Şubat 1915’e kadar itilaf devletlerinin boğaza karşı hiç bir taarruzi hareketleri olmamıştı.Osmanlı İmparatorluğu’nun Süveyş Kanalına karşı giriştiği harekat başarısızlıkla sonuçlanıp (3 Şubat 1915), Mısır’da bulunan İngiliz birlikleri serbest kalınca İngiliz savaş kabinesi, Fransa ile birlikte boğazı aşmaya, İstanbul’u işgal ederek Osmanlı İmparatorluğunu barışa zorlamaya karar vermişti. Hazırlanan plana göre boğaz evvela donanma ile geçilecek, nakliye gemileriyle arkadan getirilecek kuvvetlerle boğazlar ve İstanbul işgal edilecekti.

ÇANAKKALE SAVAŞLARI


“Dünya Tarihini değiştirmek, Türk İmparatorluğunu ikiye bölmek, başkentini ele geçirmek, Balkan devletlerini birleştirmek, Sırbistan’ı kurtarmak, Büyük Dük’e (Rus orduları baş komutanı Nikola Nikolaieviç) başlıca savaş hareketlerinde yardım etmek ve savaşın devamını kısaltmakla sonsuz insan hayatını kurtarmak” diyordu Churchill. Haziran 1914 sonlarında gerginleşen siyasi ortam, 1Ağustos 1914’ten itibaren silahlı çatışmalara dönüşmüş ve bütün Avrupa’yı sarmaya başlamıştı.

Alman Goeben ve Breslau gemilerinin, Amiral Souchon komutasında 27 Ekim 1914’te Karadeniz’e açılarak, 29 Ekim’de Rus donanmasını ve limanlarını bombardıman etmesi, Rusların Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilanına ve Kafkas sınırlarına hücum etmesine neden olmuştu. İngiltere ve Fransa 2 Ağustos 1914’te Osmanlı İmparatorluğu’nun Almanlarla gizli bir anlaşma yapmasına rağmen tarafsız gibi görünmesini ve Karadeniz olayına da Rus donanmasının neden olduğu iddialarını kabul etmemiş, bu nedenle boğaz dışında bulunan İngiliz donanmasının 3 Kasım 1914’te Çanakkale Boğazı’nı bombardıman etmesi, Osmanlı İmparatorluğu’nu 11 Kasım’da İtilaf devletlerine savaş ilan etmek zorunda bırakmıştı. Savaş ilanı üzerine İtilaf devletleri İstanbul’u işgal edip başkenti ele geçirerek, Osmanlı İmparatorluğu’nu savaştan çekilmeye zorlamak, böylece Almanları Ortadoğu’dan uzaklaştırmak, Bulgaristan’ın merkezi devletlere katılarak savaşa girmesine engel olmak, Karadeniz’e açılan boğazı Ruslardan önce ele geçirerek, savaş sonu yapılacak barış antlaşmasında güçlü konumda bulunarak boğazlar üzerinde kesin söz sahibi olmak, Karadeniz’e açılan boğazın Ruslara bırakılma zorunluluğu doğarsa, Çanakkale’yi elde tutarak Rusların Akdeniz’e çıkmalarını önlemek düşünce ve kararları, İngiltere ve Fransa’ya Çanakkale yolunu açmıştı.

Bütün bu sözler içinde itilaf devletlerinin en önem verdikleri nokta, Ruslara yardım etmek ve malzeme yetiştirmekti. Çünkü Avrupa’nın göbeğinde yer almış Almanya veAvusturya- Macaristan, Rusya ile itilaf devletlerinin irtibatını kesmişti. Ruslarla itilaf devletleri arasında üç birleşme yolu kalmıştı. Biri, Kuzey Buz Denizinden geçen ve yılın büyük bir bölümünde buzlarla kaplı ve kapalı olan yol. İkincisi, Alman ve Avusturya-Macaristan deniz kuvvetleri tarafından kapatılan Adriyatik yolu. Üçüncüsü ise, her mevsimde açık olan Çanakkale Boğazı’ndan geçerek, Marmara Denizi ve Karadeniz yoluyla Akdeniz’i Rusya’ya bağlayan yol. İşte İtilaf devletleri bu üçüncü yol ile Rusya’ya silah, mühimmat, teçhizat ve her türlü yardım malzemesini göndererek, Rusya’da bulunan büyük insan kitlelerini İttifak devletleri üzerine saldırtmak istiyordu. Bundan başka, Kafkas cephesinde Türklerin Ruslar üzerine yaptığı baskının azaltılmasını, bunun için de Türklerin dikkatini başka tarafa çekecek bir harekat yapılmasını, Ruslar müttefiklerinden resmen istedi. Diğer yandan İtilaf devletleri, Fransa sınırında çıkmaza giren savaşı olabildiğince kısaltmak istiyorlardı. Bunun yolu da Rusya’ya acil yardım sağlayıp, kuzeyden Almanların üzerine saldırmaları gerekiyordu.

İşte bu nedenlerden dolayı itilaf devletleri, her neye mal olursa olsun Çanakkale yolunu açmayı, İstanbul’u Ruslara peşkeş çekmeyi planladılar.

Çanakkale’deki Hazırlıklar

Mustafa Kemal, Osmanlı Devleti’nin genel savaşa girmekte acele ettiği kanaatindeydi. Sofya’dan bütün cephelerdeki gelişmeleri dikkatle izliyor, daha savaşın başlarındayken bu savaşın sonuçlarını kestirebiliyordu. Bu kanaatini gerekli makamlara bildiriyordu. Bununla beraber, doğru veya yanlış, bir savaşa girmiş bulunan ülkesinde aktif bir görev almayı, askeri ateşeliğe tercih etti. Başkumandanlığa başvurarak orduda bir görev istedi. Bunun üzerine Tekirdağ’da kurulmakta olan bir tümen komutanlığına atandı (2 Şubat 1915).

Bu görevi kabul eden Mustafa Kemal, kuruluş halinde bulunan tümenini, bir ay gibi kısa zaman içinde, seçkin bir kuvvet haline getirdi. Bu tümen “19.Fırka” adı altında I. Dünya Savaşında önemli roller oynadı. 19.Tümen Tekirdağ’da hazırlıklarını tamamladıktan sonra Eceabat’a (Maydos) geçirildi (25 Şubat 1915).

Atatürk, Maydos’a intikalden sonrasını anlatmaya devam ediyor.

“Maydos’ta İstanbul’dan gönderilen 72. ve 77. Alaylar Fırka’ya (Tümen) ilhak ederek, Fırka yeniden tesis ve inşa edilmiştir. Zaten Maydos mıntıkasında bulunan 9. Fırka’nın 26.-27. Alayları ve bazı bataryaları dahi taht-ı kumandama (komutam altına) verilerek, "Maydos mıntıkası kumandanlığı" namı altında, Ece limanı ile Seddülbahir ve Morto limanı dahil, bunlar arasındaki sahilin muhafazasına memur oldum. Aldığım talimatlara nazaran hem mevki-i müstahkem kumandanlığının ve hem de 3.Kolordu kumandanlığının taht-ı emrinde bulunacaktım.

İş bu mıntıkada Balkan muharebesinin son safhasında Mir Liva (Tuğ General) Fahri Paşa taht-ı kumandasında bulunan "Kuvvayı Mürettebe" namı altındaki kuvvetlerin erkanı harbiyesi, harekat şubesi müdürü vazifesiyle bulunduğum sıralarda, sahili ve sureti müdafaasını arüz-i amik (enine boyuna) tetkik etmiş idim. Bu tetkikatımdan hasıl olan kanaatime göre düşmanın ihraç teşebbüsünde, Seddülbahir ve Kabatepe civarındaki sahile aynı zamanda ihraç yapabilmesi mümkün ve buna mukabil iş bu sahil aksamının düşmanın ihracına sahilde mani olacak surette müdafaası da mümkün ve lazım görülmüştür. Bu itibarla 26. ve 27. Alaylar tarafından Kabatepe ve Seddülbahir sahil mıntıkalarında alınmış olan tertibat-ı tedafüye (savunma düzeni) bizzat gezilerek ve görülerek ve serd olunan nokta-i nazara (ileri sürülen görüşe) göre tadil edilmiş (değiştirilmiş) ve her halde mezkur (sözü geçen) sahil parçalarının her biri için birer alay kafi görülmüş ve 19.Fırka bir alayı ile Sarafim Çiftliğinde ve aksam-ı mütebakisiyle (geri kalan kısımlarıyla) Maydos’ta bulundurulmuştur”.

Demek ki, Şubat ayının son günlerinden itibaren Atatürk, Maydos bölgesi komutanı olarak Ece limanı’ndan (Seddülbahir dahil) Morto Limanı’na kadar Gelibolu Yarımadası’nın batı kıyılarını korumakla görevlendirilmiştir. Emrinde beş piyade alayı vardır. Bu tarihlerde düşmanlar henüz Çanakkale’ye hücum etmemişlerdi. Yalnızca Türk kuvvetleri boğazın korunması için bazı tedbirleri almaya çalışıyorlardı. Gelibolu Yarımadası’nın coğrafi konumuna göre Ege Denizinden bir çıkarma harekatı yaparak hücum edecek kuvvetleri Marmara denizine ulaştıracak en kestirme iki kara yolu vardı ki; bunlardan biri kuzeyde Bolayır yakınlarında 4.5 km genişliğindeki bölge, diğeri de güneyde Kabatepe ile Eceabat arasındaki 7.5 km.lik kısımdır. Bolayır’dan veya Anadolu bataryalarının arkasından Marmara’ya sarkmak çeşitli nedenlerden dolayı çok güç olduğundan düşmana en kolay ve en cazip gelebilecek çıkarma bölgesi Kabatepe ile Eceabat arasındaki dar alandı. Burası ancak çok kuvvetli tutulur ve desteklenirse boğazın savunması kolaylaştırılmış olurdu. O sırada Türk ordusunun komuta düzeyinde yer alan Almanlar boğazın savunması için düşmanın Bolayır’a çıkarma yapacağını tahmin ederek ve Yarımadada savunma yapılabileceğini kestiremeyerek büyük ihtiyat kuvvetlerini Bolayır ve çevresine yığmak istemişlerdi. Türk komuta heyeti ise daha başlangıçta yarımada kıyılarında düşmanı karşılamayı esas tutuyordu. 19.Fırka komutanı olarak Eceabat’a gelen Mustafa Kemal de aynı düşüncedeydi. Bu bölgede ayrıca kıyı gözetleme görevinde bulunan bazı piyade alayları ve topçu bataryaları da Mustafa Kemal’in emrine verilerek, kendisi Eceabat(Maydos) bölgesi komutanı sıfatıyla Rumeli yakasının savunması ile görevlendirildi.

Mustafa Kemal bu sıradaki durumu şöyle anlatmaktadır.

“Benim kanaatime göre düşman çıkartma girişiminde bulunursa iki noktadan bulunurdu. Biri Seddülbahir, diğeri Kabatepe civarı. Benim bakış açıma göre düşmanı karaya çıkarmadan bu sahil parçalarını doğrudan savunmak mümkündü. Binaenaleyh alaylarımı böyle sahilden savunacak şekilde yerleştirdim”.

Mustafa Kemal bu şekilde yerleştirdiği kuvvetlerini herhangi bir düşman çıkartma harekatına karşı koyacak, geceli gündüzlü tatbikatlarla çalıştırmaya başladı. Gelibolu Yarımadası’nda bu çalışmalar olurken, Boğaz Komutanı Cevat Paşa ve emrindeki kurmay heyeti Çanakkale Boğazı’nın savunma planlarını hazırlamaya başladılar.

Boğazdaki Savunma Düzeni:Çanakkale Boğazı’ndaki savunma düzeninin belkemiğini Müstahkem Mevki (Savunma bakımından kritik kesimlerde kurulan yer ya da noktalar. Bunlar genellikle sabit birer savunma tesisidir. Çeşitli silah ve darbelere dayanabilecek güçte çok sağlam olarak yapılmışlardır. Bu tesisler genellikle barış zamanların dayapılmaya başlanır) oluşturuyordu. Mart 1915 başlarında, Çanakkale Müstahkem Mevki emrinde, 27 batarya halinde düzenlenmiş, çeşitli çapta 200 kadar top ve bir mayın grubu vardı.

Müstahkem mevki topçusu, methal (giriş) ve merkez savunması olmak üzere iki grup halinde düzenlenmişti. Bu iki grup arasında 15 ve 12 cm.lik obüslerden oluşan ve Erenköy (İntepe) Ağır Topçu Bölge Komutanlığı adıyla anılan seyyar topçu birlikleri bulunuyordu.

Methal (giriş) grubu; Rumeli yakasında, Gelibolu Yarımadası’nın ucunda bulunan Ertuğrul ve Seddülbahir tabyalarıyla, Anadolu yakasında bulunan Kumkale ve Orhaniye tabyalarından oluşuyordu. Görevleri düşmanı oyalamak olan bu tabyalarda, 15-28 cm. çapında 19 ağır top vardı. En uzun menzil 16.000 metre idi.

Merkez grubu; Rumeli yakasındaki Mesudiye, Mecidiye, Hamidiye, Namazgah, Değirmenburnu tabyalarıyla, Anadolu yakasındaki Dardanos, Hamidiye, Çimenlik, Mecidiye ve Nara tabyalarından oluşuyordu. Bu tabyalarda altısı 35.5cm, onüçü 24cm. çapında olmak üzere 139 top vardı. Bunların bir bölümü eski savaş gemilerinden çıkarılmıştı. Bu grubun en uzun menzili de 16.800 mt. kadardı. Fakat, topların çoğunun menzili 7-8 km.yi geçmiyordu. Adi ateşli eski toplardı (Kara barutla çalışan, patlayınca dakikalarca duman içinde kalan ve hemen müdahale edilemeyen, otomatik olmayan toplar).

Mayın Grubu; I.Dünya savaşı başladığında Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığı mayın grubunun emrinde İntibah mayın gemisi ile Giresun mayın depo gemisi, Selanik ve İnebahtı mayın romorkörleriyle birkaç motorlu bot vardı. Almanya’da özel olarak mayın dökme işi için yaptırılan Nusrat mayın gemisi, 3 Eylül 1914’te Türkiye’ye gelmiş ve Çanakkale Boğazı mayın grubu emrine verilmişti.

I.Dünya savaşının başlaması ve Çanakkale Boğazı’nın yabancı savaş gemilerine kapatılmasından sonra, mayın grubu merkez tabyalarının önünde, boğazın talveg hattına (1-Boğazın en alçak noktalarının birleştirilmesi ile elde edilen çizgi. 2-Boğaz, kanal, ırmak gibi seyre elverişli dar suların ortasından geçtiği var sayılan çizgi. Gemiler genellikle bu çizginin sancak tarafını takip ederlerdi) dikey 10 mayın hattı döşemiş ve bu hatlara toplam 350 mayın dökmüştü. (Boğaza toplam olarak 403 mayın döküldü.)

Şubat ayı sonlarında ve mart 1915 başında cereyan eden ve biraz sonra anlatacağım bombardımanlarda, düşman gemilerinin daha çok Erenköy (İntepe) koyunda manevra yaptıklarının görülmesi üzerine, Nusrat mayın gemisi 7 Mart’ı 8 Mart’a bağlayan sabaha karşı, Poyraz-Lodos yönünde 26 mayın dökmüştü.

Bazı kaynaklar, savaşın Türk’ün zaferi ile sonuçlanmasında kesin rolü olan bu mayınların 18 Mart sabahı döküldüğünü yazarlarsa da, Müstahkem Mevki Komutanlığı harp ceridesinde (Harp tutanakları, harp tarihinin yazılı olduğu kitap-defter) 8 Mart sabahı döküldüğü yazılıdır.

Bazı kaynaklara göre bu mayınlar, Ruslar tarafından Trabzon Limanı açıklarına dökülmüş, denizcilerimiz tarafından toplanarak 8 günde Çanakkale’ye getirilmiştir. Çanakkale’ye varış tarihi 2 Mart olarak belirtiliyor. Demek ki, Nusrat mayın gemimiz 6 gün sonra bunları Erenköy koyuna dökmüştür. O günlerde her an düşman donanmasının saldırısı beklendiğine göre, ele geçirilen bu 26 mayının denize dökülmesi için 16 gün beklenmiş olması mantıklı değildir.[9]

Seyyar birliklere gelince; Boğazın karaya asker çıkarılarak yapılacak bir saldırıya karşı savunulması için 9. ve 11. Tümenlerle Beyoğlu Jandarma Alayı müstahkem mevki komutanlığı emrine verilmişti. Saros Körfezi’nin savunulması görevi, karargahıyla Gelibolu Yarımadası’nda bulunan 3.Kolorduya verilmişti. Müstahkem Mevki Komutanlığı, kolordu ihtiyatı olarak Eceabat bölgesine gelmiş (25 Şubat 1915) bulunan Kurmay Yarbay Mustafa Kemal komutasındaki 19.Tümene de emir verebilecekti.

Nusrat mayın gemimizin savaşın kaderine etki eden mayınları döküşü:

07 Mart gecesi, saat 10.30 sularında bir posta eri üç gündür uykusuz bulunan Mayın Grup Komutanı Deniz Binbaşı Nazmi Bey’in (Akpınar) yanına çıkarak, Müstahkem Mevki Kumandanı Cevat Paşa’nın (Çobanlı) derhal kendisini görmek istediğini bildirdi. Binbaşı yanına gittiği zaman mevki kumandanının odasında Amiral Von Usedom da bulunmakta idi. Cevat Paşa, binbaşıyı masa üzerinde serili haritanın önüne götürerek, “oğlum” dedi, “bu akşam sana çok önemli bir görev düşüyor. Nusrat gemisiyle çıkıp burayı mayınlayacaksın”. Haritanın üzerinde bulunan parmağı Erenköy (İntepe) koyu bölgesini gösteriyordu.

“Kaç tane mayın var Binbaşım ? ”.
“26 tane Paşam”.
“Güzel... Bunları bu gece Karanlık Limana bir hat üzerine dökebilir misin?”.
“Derhal Paşam”.
“Sağ olun Nazmi Bey. Ben Nusrat’ı Nara’dan getirttim. Kılavuz Yüzbaşı Hakkı Bey de hazır, emir bekliyor”.

Cevat Paşa harita üzerinde bilgi vermeye devam etti. “Düşman gemileri en çok şu noktaya, Akyarlar önüne geliyor. Bunun nedeni Rumeli tabyalarımıza daha rahat ateş edebilmek ve bizim tabyalarımızın kör noktasında kalmalarıdır. Buralardaki derinliğin mayın döşeme işine bir engeli var mıdır?”

“Yoktur Paşam”.
“Ne zaman hareket edebilirsiniz?”
“Şimdi hazırlığa başlar, 24.00’te demir yerinden ayrılırız”.
Selamı veren Nazmi bey, müstahkem mevki kumandanının yanından ayrıldı. İskeledeki nöbetçi filikaya binerek Nusrat’a gitti.

Tophaneli Hakkı kaptanın idaresindeki Nusrat, 1913 yılında Almanya’da inşa edilmiş, 380 tonluk bir tekneydi. Kısa zamanda hazırlıklarını tamamladı. Kepez istikametine doğru hareket etti. Bütün ışıklar söndürülmüş, bacadan kıvılcım atmasın diye bütün ocaklar bastırılmıştı. Gemide 8 subay, 54 er olmak üzere 62 mürettebat vardı.

Akyarlar önlerine gelindikten sonra gemi yavaşladı ve hazırlanan mayınlar kıyıya paralel olarak 100 m. aralıklarla ve birer birer suyun 4.5 m. altına bırakılmaya başlandı. Her mayının atılışından sonra Nusrat hızla yer değiştirmekteydi. Saat 03.20’de mayınların hepsi dökülmüş bulunuyordu. Süvari hemen dümen kırdı ve dönüş yolculuğu başladı. Bir yandan da sancak tarafında, biri kırmızı üçü yeşil olmak üzere dört ışık devamlı yakılıp söndürülmekteydi. Bu, müstahkem mevkiye görevin başarıyla yerine getirildiğini bildirmek üzere önceden kararlaştırılan işaretti. Sabırsızlıkla beklemekte olan Cevat Paşa kendisine bu işaretin haberini getiren gözcüye adet haline getirdiği bir mecidiye bahşiş vermişti.

Yavaş yavaş esmeye başlayan rüzgarın etkisiyle çalkalanmaya başlayan sabah sularında, mayın tarlaları arasında dönüş yolculuğu oldukça zorlu oldu. Bir ara oldukça büyük bir tehlike atlattılar. Uzaklarda dolaşan İngiliz karakol gemilerinden biri her nasılsa Nusrat’a yaklaşmış ve projektörleriyle deniz yüzeyini taramaya başlamıştı. Işık topu çırpıntılı suları yalayarak Nusrat’a doğru dönmekteydi. Gemidekiler nefeslerini tutmuş, projektörün kendi üzerlerinde duracağı anı bekliyorlardı. Karakol gemisi onları bulduğu takdirde kurtulma olanağı yoktu. İşte tam bu anda sanki bir mucize gerçekleşti. Anadolu yakasından sıkılan bir projektörden gelen ışık demeti tam bu ışıkla çakıştı. Oluşan parıltı İngiliz gemisindekilerin gözünü aldı. Işıklarını başka tarafa çevirdiler. Ne tarafa kaçsalar Anadolu projektörü onları ısrarla takip ediyordu. Nusrat işte bu mucize ile kurtuldu ve yoluna devam etti. Saat tam 05.40’ta Çanakkale Limanındaki demir yerine gelerek kazanlarını söndürdü.

Bu küçük gemi ve mürettebatı 18 Mart deniz savaşının kaderini bağlayacak çok büyük bir işi başarmıştı.

Karanlık Koyda mayın bulunmadığına dair rapor veren İngiliz pilot, bu 26 mayının başarısından bir gün sonra kurşuna dizilmiştir.

18 Mart günü yaşananlar Türk Tarihinde gerçek bir zaferdir. Bu zaferde Nusrat mayın gemisinin başarısı tartışılmazdır. Winston Churchill 1930 yılında “ Revue de Paris” dergisinde bu olayı şöyle anlatıyor.

“Birinci Dünya Savaşı’nda bu kadar insanın ölmesine, savaşın ağır masraflara mal olmasına, denizlerde 5.000 adet ticaret ve savaş gemisinin batmasına başlıca neden, Türkler tarafından döşenen bu 26 adet mayındır.

Görüldüğü gibi, Nusrat mayın gemisi ve 18 Mart Deniz Zaferi bütünleşmiş ve bu zaferle birlikte anılan bir destan olmuştur.

Çanakkale boğazına hücum kararı:

Genellikle Çanakkale’ye yapılan saldırıların Rusların isteği üzerine yapıldığı söylenir. Bu yanlış değil fakat eksiktir. Çanakkale’ye saldırı önerisi ilk kez Yunanlılardan gelmiştir. Balkan savaşında (1912-1913) ele geçirdiği Ege adalarını sağlama almak, Türkler’i Ege Denizinden uzaklaştırmak isteyen Yunan hükumeti, 19 Ağustos 1914’te Türkiye’nin henüz tarafsızlığını koruduğu sırada İngiltere’ye başvurarak Çanakkale’de bir cephe açılmasını önermiş, bu takdirde silahlı kuvvetlerini İngiliz komutanlığı emrine vereceğini bildirmişti. Böyle bir hareket Türkiye’nin savaşa girişini çabuklaştıracağı ve İstanbul’un Yunanlılara bırakılması sonucunu doğuracağı için bu istek kabul edilmedi.[10]

Bütün bu gelişmeler olup biterken Kahire, Sidney, Melbourne, Wellington ve Londra gibi büyük şehirlerde yayınlanan bazı gazetelerde, birdenbire şu şekilde haberlerin çıktığını görüyoruz: “Türkler Hırıstiyanları toptan öldürüyor. Kadınlara tecavüz ediliyor. Türk askerleri, savaş esirlerine çok kötü işkenceler uyguluyor..” Gazetelerde bunlara benzer haberlerin belirli aralıklarla ve sık sık yayınlanışı dikkat çekicidir. Ancak kısa bir süre sonra tüm bu haberlerin, “Atina, Selanik” ya da,“İstanbul’daki güvenilir gizli kaynaklara” dayandırıldığı ortaya çıkınca, olayın aslı anlaşılacaktır. Kısacası bizim “komşu (!)Yunanistan”, tıpkı günümüzde olduğu gibi, Türkiye aleyhine propaganda yaparak, Avrupa ve Yeni Zelanda kamuoylarını etkileyip, Türklere karşı olumsuz düşünce ve yargıların gelişmesi için çaba harcamaktadır. O günlerin gazetelerinde çıkan haberlerden bazıları aynen şöyle:

“Türkler Trabzon’daki Hıritiyan Rumları öldürüyor.”
(Argus. Sidney, 25 Kasım, 1914, S.7)
“Anadolu’daki Yunanlılar ve tüm Hıristiyanlar tehlikede”
(The Egyptian Gazete. Kahire, 11 Ocak 1915, S.3)
“Türkler savaş esirlerini toptan öldürüyor.”
(The Egyptian Gazete. Kahire, 22 Mayıs, 1915. S.19

Kuşkusuz bu tür haberler, Gelibulu’ya giderek Türklerle çarpışacaklarını öğrenen Anzaklar ve özellikle de geride bıraktıkları aileleri üzerinde etki yapıp, Türkler aleyhine olumsuz yargıların gelişmesine yol açmaktaydı. O kadar ki, bu haberlerden etkilenen ve Çanakkale’ye gideceklerini öğrenen bazı Anzak askerlerinin, yüzük taşları altında zehir saklayıp, Türklere esir düşerlerse İşkence görmektense intihar etmeyi düşündüklerini öğreniyoruz. Gene bu propagandaların etkisiyledir ki, Anzakların düşüncesinde var olan ve Mısır’da geliştirdikleri Türk imajına şu sıfatlar da eklenecek ve Gelibolu Yarımadası’na çıkarıldıkları gün, böyle bir düşmanla savaşacaklarını düşüneceklerdir:

“Abdul: Acımasız, vahşi, zavallı, barbar Türk…”

Ne var ki, Anzaklar başta olmak üzere, Çanakkale’de Türk Askeri Mehmetçik ile çarpışıp, onu doğrudan tanıma fırsatı bulan bütün düşman askerleri, zamanla, gerçeklerin farklı olduğunu görüp anlayacaklardır. Ama bunun için, tüm dehşet ve acımasızlığı ile Çanakkale Savaşları’nın yaşanması ve yüzbinlerce insanın kanlarını dökmesi, canlarını vermesi gerekecektir.

Türk Ordusunun Sarıkamış’ta taarruza başlaması ve ilk günler de bu saldırının Rus Kafkas Ordusunu tehlikeli duruma sokacak gibi görünmesi üzerine Rus Başkomutanlığı, İngiliz savaş bakanını arayarak yardım ister. O sırada İngiltere’de batı cephesindeki savaşlar mevzi harbine dönüştüğünden, savaşı hareketlendirmek için Almanya’nın Baltık Denizi kıyılarında, Balkanlarda ya da Çanakkale’de ikinci bir cephe açılması tartışılmaktadır. Sonunda bahriye nazırı (denizcilik bakanı) Churchill’in ısrarı üzerine İngiliz savaş komitesi, 13 Ocak 1915 günü yaptığı toplantıda İstanbul’a ulaşmak amacıyla Çanakkale Boğazı’nın donanma ile zorlanarak geçilmesi hususunda bir prensip kararı aldı. 28 Ocak’ta kesin karara varıldı (Emekli Tuğ General H.Fahri Çeliker).Deniz I.Lordu, yani bütün savaş filolarının başkomutanı Lord Fisher ile teknisyenler bu kararı doğru bulmadılar, itiraz ettiler. Yalnız deniz filosu ile boğazın zorlanamayacağını ileri sürdüler. Amiral Nelson’dan sonra İngiltere’nin en ünlü amirali sayılan Lord Fisher, hazırladığı planda, Çanakkale’ye hem denizden hem karadan taarruz yapılmasını, aynı zamanda İskenderun’a asker çıkarılmasını, Suriye kıyılarına karşı deniz gösterilerinde bulunulmasını, henüz tarafsız olan Yunanlıların ve Bulgarların da Osmanlı’ya saldırtılmalarını, bütün bunların da aynı zamanda yapılmasını istiyordu. O, bu genel hareketler sırasında Dretnot tipinden önceki savaş gemileriyle boğazın zorlanmasını ileri sürmüştü . (Savaştan sonra yazılmış İngiliz resmi tarihi, bu plana göre hareket edilseydi, zaferle birlikte başarının da geleceğini yazar).

Çanakkale Savaşları’nın başından sonuna kadar hem deniz hem kara savaşlarına katılmış ve anılarını günü gününe not etmiş Topçu Yüzbaşı Sayın Şemsettin Çamoğlu deniz savaşının başlangıcını şöyle anlatıyor: [11]

3 Kasım 1914

-Bu sabah çok erken kalktım. Boğaz’ı ablukaya alan, hiç durmadan zik zak yaparak seyir halinde olan nöbetçi düşman gemilerini görmek üzere sahile doğru yürüyordum. Gözetleme yerinde bulunan nöbetçi subayımızın tabur komutanına haber vermek için kışlaya doğru acele acele geldiğini gördüm. Yanımdan geçerken bana, "gözüktüler!geliyorlar!" dedi. Biraz sonra bütün subay ve erlerimizle top başında bekliyorduk. Bataryamın yanındaki bir kule üzerinden dürbünle düşman filosunun gelişini inceliyordum. Ortalama 16.000 metre yaklaştıktan sonra, baştaki zırhlının sağımıza doğru bir çark hareketi yaparak döndüğünü ve ilerlediğini ve ondan sonra gelen zırhlıların da aynı noktada çark ederek ilerlediklerini gördüm. Baştaki iki zırhlı İngiliz, diğerleri ise Fransız’dı. Dördü de bordalarını istihkamlarımıza çevirdikten sonra, birinci zırhlı sağımızda bulunan Ertuğrul tabyasına, ikinci zırhlı Seddülbahir’e, üçüncüsü Kumkale’ye, dördüncüsü ise Orhaniye tabyalarımıza ateş açtılar.

Artık durum anlaşılmıştır. 4 Zırhlı aralarında istihkamları paylaşmışlardı. Seddülbahir istihkamı ikinci gemiye düşmüştü. Top menzilinden çok uzakta açılan bu gemi ateşine karşı sessiz, karşılıksız beklemekten başka çare yoktu. Bataryamın eratını ne olur ne olmaz düşüncesiyle daha korunaklı bir yere yerleştirdim. Bize ateş açan geminin ilk mermisi arkamızda ve biraz uzağımızdaki Hisarlık burnu (Şimdiki Şehitler Abidesinin bulunduğu yer) hizasında denize düştü. İkincisi daha kısa, üçüncüsü Seddülbahir iskelesine, 4.ise tam istihkamımızın üzerine düştü. Bu sırada istihkamdan acele acele çıkarılmakta olan mekkare hayvanlarından birkaçı ve mekkare onbaşısı yaralandı. (Mekkare, silahlı kuvvetlerde eskiden silah, yük ve eşya taşımak amacıyla kullanılan at, katır vb. hayvanlar). Korkunç top ateşi olanca hızıyla devam ediyordu. Bu sırada kulakları sağır eden müthiş bir patlama duydum. Korkunç bir yer sarsıntısı ile sarsıldım. Sığındığım kemerin üzerine bir mermi düştü sandım. Dışarı fırladım, bir metre ilerisini bile göremiyordum. Etrafa genizleri yakan, boğucu barut kokusu yayılıyordu. Genzim tıkanmış, nefes alamayacak halde idim. Barutun kokusundan ve dumanından boğulmamak için ağzımı burnumu kapatmaya çalışırken, kolumdan ve bacağımdan yaralanarak yere yuvarlandım. Gözlerimi açıp kendime geldiğimde bombardıman bitmişti. Gördüklerim karşısında donmuştum. Bataryamın toplarının bazılarının namluları yerlerinden fırlamışlar, bazıları harap olmuş, irili ufaklı bir metrekare büyüklüğüne kadar bir sürü taş ve moloz, bataryamın içine dolmuştu.

Erlerimizden biri, merkez cephaneliğinin bir düşman mermisi ile infilak ettiğini, çok sayıda şehit ve yaralının bulunduğunu, cephaneliğin ortasında büyük bir çukur açılmış olduğunu söyledi. Benim duyduğum ses işte bu sesti. Bugünkü savaşta Seddülbahir istihkamımızda bulunan 10 subaydan 5’i şehit olmuş, 2’si yaralanmış, üçyüzden fazla erden 75’i şehit düşmüş, 20’si yaralanmıştı. İstihkamların diğer üçünde zarar ve kayıp olmamıştı.

Seddülbahir’de şehit düşen subay ve erlerin tam olarak naaşlarına rastlanılamamıştı. İnfilak ile beraber bu ilk şehitlerimiz parça parça olmuşlardı.

3 Kasım 1914’ten 19 Şubat 1915’e kadar boğazın durumu:

Seddülbahir’de merkez cephaneliğinin havaya uçmasıyla bataryaların topları, namlularına kadar toprak ve enkaz altında kalmıştı. Topları bu iş göremez durumdan kurtarmak, atışa hazır hale getirmek için verilen aradan yararlanıldı. Her gün bir piyade taburu kazma ve küreklerle çalışarak topları enkazdan kurtarıyordu. Cephaneliğin yerinde açılan o büyük, aynı zamanda kanlı ve meşum çukuru doldurmuşlardı. Şehit düşen subay ve erlerin de yerlerine yenileri gelmişti. Kısa bir zamanda her şey yerine konmuş, istihkamlar eski halini almıştı. Bazı geceler düşman torpido gemileri karanlıktan faydalanarak boğaza yaklaşma girişiminde bulunuyorlar, Türk topçusunun ateşi karşısında kaçıyorlardı.

Mesudiye Zırhlımız Batırılıyor:

Eski Mesudiye zırhlımız çok yanlış bir düşünce ve kararla, sözüm ona sabit bir batarya haline getirilmiş, Sarı Sığlar önüne demirlettirilmişti. Düşman denizaltılarına iştah kabartıcı bir av, iyi ve hazır bir yemlik haline konmuştu.

Mesudiye Zırhlımız, 93 seferi diye bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus, 1897 Osmanlı-Yunan, 1912 yılında da Balkan Savaşına katılmış, 40 yaşında, Sultan Aziz yadigarı eski bir savaş gemisiydi. 1901 yılında İtalya’nın Cenova şehrindeki Ansaldo tezgahlarında esaslı bir tamir görmüş ve ağızdan dolma eski topları çıkarılarak, biri önde diğeri arkada bulunan, iki tanesi 23.4, 12' si de 15 cm. çaplarında ağır toplar olmak üzere, 40 adet seri atışlı top ile donatılmıştı. Demir levhalardan oluşan eski zırhını değiştirmek mümkün olmadığı için, gemi bütün tamirlere rağmen modern bir deniz savaşında kullanılacak torpil ve mayın gibi silahlara karşı tamamen savunmasızdı. Balkan savaşında Çatalca, Bolayır, İmroz (Gökçeada) ve Mondros deniz savaşlarına katılmış olan Mesudiye’nin ön ve arkasındaki 23,4 cm.lik iki ağır topunun yivleri eriyip bozulmuş olduğundan, savaş sona erer ermez, iki namlu da yerlerinden sökülerek iç zıvanalarının değiştirilmesi için İngiltere’ye gönderilmiş, ancak İngilizler bunlara da el koymuştu. Gemimiz Çanakkale’ye bu en güçlü silahlarından mahrum olarak gelmişti. Onların yeri boş kalmasın diye, bir çift tahta namlu monte edilmişti.

13 Aralık 1914 günü, B-11 denizaltısı mayın hatlarımızı geçerek boğaza girdi. Mürettebat saat 12.00’de yemek için toplu olarak geminin alt bölümündeki yemek salonunda bulunuyordu. Denizaltı saat 11.58’de 800 metre uzaklıktan zırhlımızı torpilledi.

Mesudiye’nin batması tam 10 dakika sürdü. Ancak deniz sığ olduğu için bordası, yalpalıkları ve pervanesinin bir kanadı su üzerinde kalmıştı. Geminin denizde bulunan filikaları ve karadan yapılan yardımlarla, er ve subaylardan denize dökülenler kurtarıldığı sırada, su kesimi üzerinde kalan bordada madeni sesler duyuldu. Bu bölgede kapalı kalanlar geminin saçlarına vurarak imdat istiyorlardı. Kurtarma işlemi için geminin “double-bottom” tabir edilen çift kat saçlardan oluşan bordasını delmek gerekiyordu. Bunun için ta İstanbul’dan oksijen tüpleri getirtildi. 36 Saatlik bir çalışma sonunda delik açılarak, içeriden 5 subay ve 2 er ile, şehit olan 2 subay çıkarıldı. Olay sonunda zırhlının 655 kişilik mürettebatından 621’i kurtulup, 34’ü şehit olmuştu. (24 er-10 subay). Mürettebattan 9 subay ve 250 er, Mesudiye’nin batırılmasından önce karaya çıkarılarak Baykuş bataryasında mevzilendirilen 3 parça 15’lik topun başında görevlendirildiler.

19 Şubat 1915

Müttefik filo, 19 Şubat 1915 günü taarruz planının birici bölümünü uygulamaya başladı. Taarruzun başlangıç günü olarak 19 Şubat’ın seçilmesi anlamlıdır. Osmanlı Devleti’nin, kendini İmparator ilan eden Napoleon’un imparatorluğunu tanımaya karar vermesi üzerine, İstanbul’u tehdit ederek Türkleri bu kararlarından vazgeçirmek isteyen İngiliz filosu, 19 Şubat 1807’de Çanakkale Boğazı’nı geçerek İstanbul önlerine gelmişti. İngilizler boğaza taarruzu bu tarihi olayın 108. yıldönümünde başlatmakla, her halde kendi komutanlarının morallerini yükseltmek, Türk komutanların da moralleri üzerinde olumsuz etki yapmak istemişlerdi. 19 Şubat günü saat 09.35’ten itibaren, 7 savaş gemisi Ertuğrul, Seddülbahir, Orhaniye ve Kumkale tabyalarını 17.000 yardadan (1 yarda=0.914 m.) ateş altına almaya başladılar. Bu tabyalarda bulunan toplarımız menzillerinin yetersizliği yüzünden, düşman gemilerine karşılık veremiyorlardı. Daha sonra gemiler 7.000 yardaya kadar yaklaştılar ve bataryalarımız düşman gemilerine ateş açtılar. İsabet de kaydettiler.

19 Şubat günü yapılan hücumda düşman 30.5 cm.lik 139 mermi attı. Buna rağmen kaybımız çok hafifti. İki subay ve iki erimiz şehit olmuş, 11 kişi yaralanmış, toplarımızdan bazıları hasara uğramış, iki topumuz kullanılamaz hale gelmişti. Amiral Carden ertesi gün harekata devam etmek üzere, 17.30’da geri çekildi.

Havanın bozması nedeniyle, ertesi günü yapılması planlanan saldırı, 25 Şubatta gerçekleşti.

Limni yönünden İngiliz zırhlıları, İzmir yönünden de Fransız savaş gemileri görünmeye başladılar. Karşımıza 11 zırhlı, 3 kruvazör, 18 muhrip, 3 denizaltı, 7 mayın tarama gemisinden oluşan, heybetli bir filo toplandı. Düşmanın saldırmayı planladığı, aldıkları savaş durumundan belli oluyordu. İngiliz muhribine Orhaniye tabyamızdan açılan ateş bu savaşın başlangıcı sayılırdı. Uzak mesafeden ateşe başladılar. Buna ancak Ertuğrul ve Orhaniye tabyalarımız karşılık verebildiler. Koca bir filoya karşılık topu topu 4 topumuz karşılık veriyordu. Düşman, karşısında gördüğü zayıf direniş ve ateşe karşılık kudurmuşçasına, var gücüyle üstümüze yükleniyordu. Bombardıman giderek artıyor, cehennemi bir hal alıyordu. Tabyalarımıza düşen düşman mermileri müthiş infilaklerle siperlerde ve eski beden duvarlarında büyük gedikler açıyordu. Ertuğrul ve Orhaniye’den atılan mermilerimizin düşman zırhlıları üzerindeki isabetleri de görülüyordu. Ne yazık ki karşılık verebilen topumuz az, düşman ise çok kuvvetliydi. Önemsiz bir kaç ara ile bombardıman akşama kadar, yaklaşık 10 saat devam etti. Akşama doğru İmroz’dan (Gökçeada) kalkan bir düşman keşif uçağı, tabyalarımız üzerinde bir kaç tur atarak durumumuzun ne olduğunu anlamaya çalıştı.

19 Şubattan 25 Şubata kadar istihkamların durumu:

Bombardımandan sonra hemen onarım çalışmalarına başlandı. Siperler düzeltilmeye, duvarlardan kopan ve her tarafa dağılan taş ve molozlar toplanmaya başlandı. Amaç, önemli bir hasara uğramadığımızı, dipdiri ayakta olduğumuzu ve savaşa hazır olduğumuzu düşmana göstermekti. Her dakika savaş başlayacakmış gibi kahraman askerlerimiz hazır bekliyorlardı.

25 Şubatta yapılan 3.bombardıman ve istihkamlarımızın susması:

25 Şubat gününe kadar aralıksız yapılan bombardımandan sonra, 25 ve 26 şubat günleri boğaz, gemilerle zorlandıysa da, özellikle bombardımandan korunmasını bilen gezici bataryalardan açılan isabetli ve etkili ateş sonucunda, her iki gün de Cornwallys,Vangeance, Agamemnon, Inflexible gemilerinde çeşitli hasarlar meydana geldi. Türk topçusunun bu tesirli ateşi, boğaz içindeki mayın hatlarının da tam tespit edilememesi nedeniyle donanma ile boğazı zorlama harekatına mart ayının ilk yarısı sonuna kadar ara verildi, yalnız bombardımanla yetindiler. Her üç girişimin de başarısızlıkla sonuçlanmasından sağlığı bozulan Amiral Carden, görevden affını istedi.Yerine yardımcısı Amiral De Robek atandı. Bu iki gün içinde yapılan bombardımanlarda Seddülbahir köyü alevler içinde kalmış cayır cayır yanıyordu.26 Şubat gecesi topçu komutanı Talat Bey üç bataryanın komutanlarına verdiği emirle, işe yarayabilecek malzemeleri toplatmak üzere istihkamları kontrol ettirdi. Hemen sonra Kirte’ye (Alçıtepe) çekilme emri verildi. Yağmurlu ve zifiri karanlık bir gecede çamurlara bata çıka güçlükler içinde Kirte’ye çekilindi.

14 Mart’ta İskenderiye’den Çanakkale Boğazı’na gelen Anzak kolordusu (Yeni Zelanda ve Avustralya askerleri) komutanı General Birdwoud, İskenderiye’de toplanmış olan 5 tümenlik Doğu Akdeniz Seferi Kuvvetlerinin Gelibolu’ya çıkarılmamasını ve yalnız İstanbul’un işgalinde kullanılması kararında olan İngiltere’ye, boğaza yapılacak yeni bir taarruzda kullanılmasını istedi. Bu öneri Lord Kitchener tarafından kabul edilmedi.

25 Şubattan 18 Marta kadar boğazın durumu:

Seddülbahir’deki tabyalarımızın düşmesi üzerine 26 Şubat’ta düşman donanması, zamanın en güçlü gemisi olan Queen Elizabeth ile birlikte boğaz’dan içeri girdi. Karanlık limandan iç istihkamlarımızı ve Dardanos tabyasını topa tuttu. Bu gemilere Tenger (Rumeli kıyısında) ve İntepe (Anadolu kıyısında) deki obüs bataryalarımız yanıt verdiler.

26-27 Şubat ve 1-4 Mart tarihlerinde de bu zorlamalar tekrar landı. Düşmanın bu ölçüdeki zorlamalarla boğaz istihkamlarını teker teker düşürmeyi amaçladığı anlaşılıyordu. 4 Mart’tan sonra düşmanın tutumu birdenbire değişti. Bombardımanlara devam etmedi. Bu, yeni kararlar öncesinde olduklarını, belki de son ve güçlü bir hücumla boğazı geçmeye çalışacaklarına işaretti.

18 Mart deniz savaşına geçmeden önce burada bir nokta koyup, 19. Fırka Komutanı, Maydos mıntıkası komutanı adı altında Ece limanı ile Seddülbahir ve Morto limanı arasındaki sahili korumakla görevlendirilen Mustafa Kemal’in, 7 Mart 1915 tarihli Mevki-i Müstahkem komutanlığına yazdığı Seddülbahir’e çıkarma girişimi ile ilgili raporu sunmak istiyorum.

On dokuzuncu Fırka Kumandanlığı Erkan-ı Harbiyesi Maydos Fırka Karargahı 22.12.330(7 Mart 1915)

MEVKİ-İ MÜSTAHKEM KUMANDANLIĞINA

Mah-ı halin on dokuzuncu günü vuku bulan Seddülbahir Muharebesinin suret-i cereyanı ber-vech-i atidir.

1.Yevm-i Mezkurde öğleden evvel saat dokuzda düşmanın üç dridnot ve beş torpidosu tarafından Seddülbahir ve civarı bombardıman edilmeye başlandı. Bu esnada bir nakliye sefinesi ile üç mavnası Seddülbahir iskelesine takarrüble asker ihracına başlamış ve bombardıman himayesi tahtında bir zabit kumandasında yetmiş kişilik tahmin edilen bir kuvvet ve bir makinalı tüfek iskeleye çıkmıştır. 27. Alayın onuncu bölüğünden Mustafa Oğlu Mehmet Çavuş kumandasındaki nısıf takım tarafından, çıkan düşman üzerine Seddülbahir tabyasından ateş açılıyor ve düşman da mukabelen ateşe başlar. Muharebe üç saat kadar devam etmiş, mesafenin azlığı ve askerimizin şiddetli ateşi altında ve en nihayet süngü hücumuna kalkması sayesinde düşman askeri sebat edemeyerek bir çoğu vurulmuş oldukları halde sandallarına rakiben firar etmişlerdir.

2. Bombardıman esnasında 27. Alay 10. bölükten altı şehit ile on mecrühumuz vardır. Bunlardan üç şehit Seddülbahir’de diğer üçü Harap tabyada intizar mevziinde bulunan kıtadandır. Seddülbahir’de şehit olan üç neferden Nuh Oğlu Nuh’un cesedi bulunamamış ise de şehit olduğu kaviyyen memüldur.

3. İşbu muharebede 4.670 piyade mermisi sarf edilmiştir. Beş silah ile sekiz kasatura henüz bulunamadığı ve iki silahın kundakları harap olduğu ve bu babdaki zayiat listesi leffen takdim kılındığı ma ruzdur.[12] 19’uncu Fırka Kumandanı
Kaymakam Mustafa Kemal
Beşinci şubece görülmüştür. Üçüncü Şubede Yüzbaşı Ahmet Efendiye tevdi olundu.
Şube 5-Şube 5-1

MÜTTEFİK GÜÇLERİN DENİZ KUVVETİ

ADI SİLAHLARI
Majestic 4 Adet 30’luk 2 Adet 15’lik top
Prince George 4 Adet 30’luk 2 Adet 15’lik top
Vangeance 4 Adet 30’luk 2 Adet 15’lik top
Albion 4 Adet 30’luk 2 Adet 15’lik top
Ocean 4 Adet 30’luk 2 Adet 15’lik top
Duncan 4 Adet 30’luk 2 Adet 15’lik top
Cornwalllis 4 Adet 30’luk 2 Adet 15’lik top
Triumph 4 Adet 25’lik 14 Adet 19’luk top
Swiftsure 4 Adet 25’lik 14 Adet 19’luk top
Irresistible 4 Adet 30’luk 12 Adet 15’lik top
Agamemnon 4 Adet 30’luk 10 Adet 15’lik top
Lord Nelson 4 Adet 30’luk 10 Adet 15’lik top
Inflexible 4 Adet 30’luk 10 Adet 15’lik top
Queen Elizabeth 8 Adet 30’luk 16 Adet 10’luk top
Euryalus 2 Adet 23’lük 12 Adet 15’lik top
Dublin 8 Adet 15’lik top
Sapphire 12 Adet 10!luk top
Suffren 4 adet 30’luk 10 Adet 16’lık top
Gaulois 4 adet 30’luk 10 Adet 14’lük top
Bouvet 4 adet 30’luk 2 Adet 26’lık top
Charlemagne 4 adet 30’luk 10 Adet 13’lük top
Jaureguiberry 2 Adet 30’luk 2 Adet 26’lık top

18 MART BOĞAZ SAVAŞI

Birleşik donanmanın, 18 Mart 1915 günü bütün gücüyle Çanakkale Boğazına hücumu savaş meclisince karara bağlandı. 17 Mart gecesi yapılan mayın arama tarama çalışmaları sonucu,mayın hatlarının, özellikle Nusrat mayın gemimizin 7 Mart’ı 8 Mart’a bağlayan sabaha karşı İntepe koyuna, boğaza paralel döktüğü mayınları belirleyememeleri sonucunda boğazın temiz olduğu kanısına varıldı.

18 Mart sabahı birleşik donanma bütün gücüyle ve üç saat süre ile,methal (giriş) ve merkez tabyalarımızı korkunç bir ateş altına aldı. Bombardıman o kadar etkili idi ki, sahillerde patlayan mermilerin çıkardığı dumanlarla taş ve toprak yığınları havaya bir bulut gibi yükseliyor, sahil görünmüyordu.

18 Mart günü düşman donanmasının savaş düzeni şöyleydi. Önde Queen Elizabeth, Agamemnon, Lord Nelson, İnflexible gibi İngilizlere ait en modern zırhlılardan oluşan birinci tümen. Prens George, Albion, Cornwallis, İrressistible, Vengeance, Ocean gibi daha eski gemilerden oluşan ikinci tümen. En arkada gene Suffren, Gailois, Bouvet, Charlamagne gibi eski Fransız gemilerinden oluşan 3. tümen yer alacaktı. Amiral Carden’in yerine atanan Fransız Amiral De Robeck bu düzene göre harekat planını şöyle hazırladı.

Birinci tümeni oluşturan modern gemiler, 18 Mart günü 12.000 metreden orta savunma hattımızı oluşturan Mecidiye,Hamidiye ve Namazgah tabyalarımızı topatutacak, ikinci kademede yer alan Fransız zırhlıları önündeki 1. tümene 2 km. kadar yaklaşarak Mesudiye,Yıldız, Dardanos ve Akyar tabyalarımızı susturacaktı. Bundan sonra da planın 3. devresine geçilecekti. Buna göre Fransız zırhlıları, öndeki İngiliz zırhlılarının önüne geçecek, 7 km. kadar sokularak iç savunma hatlarımızı topa tutacaktı. İç savunma hatlarımız da susturulduktan sonra yedekte bekleyen gemiler öndekilerin yerini alacak, böylece tamamen susturulacağı ümit edilen Türk tabyalarının ateşi olmadan, mayın gemileri boğazı tamamen temizleyecek ve ertesi gün de dünyanın en kuvvetli deniz birliği sayılan zırhlıları Marmara’ya rahatça geçeceklerdi.

18 Mart sabahı hava ılık ve güneşliydi. Şafakla birlikte De Robeck filosuna hareket emri verdi. Birkaç dakika içinde o muhteşem armada demir almaya ve adalardaki üslerinden birer birer ayrılmaya başladılar.

Türklere, yaklaşan hücumun ilk haberini Cevat Paşa’nın emriyle keşif uçuşuna çıkmış olan Zernov ve Schneider adlı iki Alman pi lot getirdi. Bunlar, Bozcaada yönündeki gemilerin Çanakkale’ye doğru yöneldiklerini görmüşler, bir süre üzerlerinde uçmuşlar, filonun amacını ve geliş yönünü anladıktan sonra geri dönmüşler ve telsizleri olmadığı için haberi mevki kumandanlığına ancak yere indikten sonra telefonla verebilmişlerdi.

18 Mart sabahı saat 10.30’da sabah sisi tamamen dağılıp Türk tabyaları iyice seçilir duruma geldiği zaman ilk safı oluşturan Queen Elizabeth, Inflexıble, Agamemnon, Lord Nelson, Triumpft, Prince George gibi modern İngiliz zırhlılarından oluşan 10 harp gemisi Amiral Hayes Salder komutasında boğazdan içeri girdi. Müttefikler bu taarruzdan o kadar emindiler ki, gemiler bandoların çaldığı milli marşlar ve taarruz marşları ile mürettebatın hurra sesleri ile ilerliyorlardı.

Anadolu Hamidiyesindeki telemetre düşmanın henüz 14.000 metre uzakta olduğunu göstermekte idi. Uzun zamandan beri ateş etmeden beklemekte olan Türk topçularının maneviyatlarını yükseltmek ve savaş isteğini yerine getirmek amacıyla 13.500 metreden düşmana ateş açması için merkez grubuna emir verildi. Müstahkem mevki kumandanı Cevat Paşa o sabah teftiş amacıyla Alçıtepe’ye gitmiş olduğundan, o gelinceye kadar savaşı, kurmay başkanı Selahaddin Adil Bey yönetmekteydi. Saat 11.15’te Triumpft zırhlısının ilk mermiyi atmasıyla savaş resmen başlamıştı. Ancak Türk topçusunun menzili içine girdiklerinde, tabyalardan açılan top seslerinin ve mermi isabetlerindeki patlamaların korkunç uğultusu içinde bu sesler duyulmaz olmuştu. Saatler ilerledikçe 1. ve 2. hatta bulunan gemiler boğaza girmeye çalışıyorlardı. Inflexible zırhlısında bulunan Tıme gazetesi savaş muhabiri Smith, gemide o sabah olan biteni şöyle anlatıyor:

Saat 11.30 da Queen Elizabeth cehennemi ateşine başladıktan uzun müddet sonralara kadar düşman sahilden karşılık vermedi. Buna bir anlam verilemiyordu; Amiral hayretler içindeydi. Ancak çok geçmeden Türk tabyalarından üzerimize bir ateş yağmuru inmeye başladı. 12.20 de bir Türk mermisi Inflexible’nin pruva direği sehpasının merkez ayağına isabet ederek köprü üstüyle alttaki kamarada yangın çıkardı. Üç dakika sonra taretlerden birini vuran mermi orasını alt üst etti. Aradan iki dakika geçmeden güvertede aynı anda üç mermi birden patladı. İçeride çalışan Albay Warner ve yardımcısı ağır yaralanmışlar yardım istiyorlar fakat bulundukları yer yanmakta olduğundan kimse yardıma gidemiyordu.

Saat 11.50 sularında Çanakkale’de korkunç bir patlama oldu. Çimenlikteki cephanelik ateş almış, Anadolu Hamidiyesindeki kışla ile Namazgah kışlası yıkılmış ve şehirde yangın çıkmıştı. Ayrıca Ha midiye kışlasındaki 35.5’luk iki topun önüne düşen bir obüs mermisi bunların üzerinde oturduğu beton yastığı çatlatmış ve topları şaha kaldırmıştı.

Saat 12.00’yi birkaç dakika geçe Queen Elizabeth’de bulunan Amiral De Robeck kaleleri kısa mesafeden tesir ateşi almanın zamanı geldiğine hükmederek, Fransız filosu kumandanı Amiral Guépratte’a, gemilerini ileri getirmesi emrini verdi.

Fransız amiral hiçbir zaman münakaşa etmeyen, her emre uyan, tehlikeden kaçınmayan karakterde bir komutandı. Sabahtan beri sabırsızlıkla beklediği emrin gelmesi üzerine gemilerine hareket emrini verdi ve dört Fransız gemisi, İngiliz zırhlılarının arasından geçerek, yarım mil kadar önlerinde, onların ateşine mani olmayacak şekilde cephe aldılar. Bulundukları yer sahil bataryalarının menzili içinde oluğundan her an isabet alma tehlikesi mevcuttu ve işte bu şartlar altında yaklaşık 45 dakika gemilerle kaleler arasında müthiş bir topçu düellosu cereyan etti.

Saat 13.00 sularında filo Çanakkale’nin 8 mil kadar aşağısında bir noktaya gelmiş bulunuyordu. Gemiler işte burada hız kestiler ve demir atmaksızın, ancak akıntıyı karşılayacak kadar bir yolla hareketsiz kaldılar. Sahil tabyalarını bombardımana bundan sonra hız verdiler. Queen Elizabeth’in hedefi Çanakkale’deki Anadolu Hamidiyesi ve Çimenlik Kaleleriydi. Koca çelik yığınının her biri 375 mm.lik muazzam topları Çanakkale’yi dövmeye başladı. Aynı anda Agamemnon, Lord Nelson ve Inflexible de, Namazgah ve Rumeli Mecidiyesini ateş altına almış bulunuyordu. Triumph’ın hedefi Dardanos, Prince George’un ise Tenger ve Baykuş bataryalarıydı. Atılan mermilerle ve özellikle (şimdi zavallı bir halde, maketi Çanakkale Çimenlik Kalesi bahçesinde dururken, kendisi aslını yitirmiş olarak Tarsus’da Çanakkale Parkı’nda) Nusrat mayın gemisinin, boğaza girecek gemilerin manevra alanı içine döktüğü mayınlardan yara alanlar batıyor, yanıyor ve hareketsiz kalacak kadar hasara uğruyorlardı. Saat 13.30’da ağır yaralanan Bouvet geri dönmek isterken bu mayınlardan birine çarparak 600 mürettebatı ile birlikte Çanakkale Boğazı’nın serin sularına gömüldü.

Saat 13.00 sularında savaş iyice kızışmıştı. Çimenlik yakınlarında bir tepede bulunan gözetleme yerinde etrafı seyreden Selahaddin Adil Bey buradaki telefon santralları aracılığıyla bütün istihkamlarla, hatta istediği takdirde doğrudan bağlı olduğu İstanbul’la konuşabilmekteydi. Düşman ateşinin iyice yaklaştığı ve mermilerin gözetleme yeri civarına düştükleri bir sırada, telaşlanarak telefona sarıldı. Karşı sahilde Tenger sırtlarındaki obüs bataryası komutanı Rıfat Bey'i bularak;

“Denizde gördüğümüz su sütunları azaldı,” dedi. “ Bataryalarımızın ateşi seyreldi zannediyorum. Kalelerimiz ateş altında, özellikle merkezdeki gemileri sıkıştırınız.”

Rıfat Bey kendisine şu cevabı verdi. “Bütün toplar ateşe devam ediyor, sizin denizde su sütunlarını azalmış görmeniz, mermilerimizin düşman gemilerinin güvertelerinde patlamasından ileri geliyor. Düşman merkez gemilerinde çok önemli hasar var. Büyük bir gayretle çalışıyoruz. Merak etmeyin.”

Bir süreden beri topların üzerine yığılmış toprakları temizleme zorunluluğuyla susmuş olan Dardanos bataryası tam bu sırada yeniden ateşe başlamıştı. İlk salvosunda Agamemnon’a üç mermi isabet ettiren batarya, geminin çevresini kaplayan duman perdesinin dağılmasını bekleyerek vakit kaybetmemek için toplarını Amiral gemisine çevirdi ve ona da mermi isabet ettirmeyi başardı. Sonra tekrar Agamemnon’a döndü. Bu gemi, sahil topçusunun kendi mesafesini bulduğunu anladığından garip bir manevra ile yer değiştirmeye başladı .Üst üste başarılı atışlar yapan Dardanos bataryası askerleri sevinçten birbirinin boynuna sarılırken, yarım saatten az ömrü kalmış batarya komutanı topları bu defa da Prince George zırhlısına yönlendirdi. İşte bu karışıklık içinde müttefik filosu, tahminlerin çok ötesin de hasar görmüştü. Gemilerdeki ağır toplar sahil tabyaları üzerinde öngörülen ve istenilen tesiri yapamazken, isabetli atışlar yapan Türk topçusu Gaulois zırhlısını su kesiminin altından tehlikeli biçimde yaralamıştı. Erenköy obüs bataryalarından atılan mermilerle telsiz cihazı kullanılamayacak hale gelen, bordasında bulunan bir istimbotu batan ve on dakika içinde üç isabet daha alan Inflexible’in iki ön kulesi alev alev yanmakta olup, sancak tarafındaki yara çok önemliydi. Son 25 dakika içinde 12 isabet almış ve arka bacası kabak çekirdeği gibi açılmış olan Agamemnon ise daha tehlikesiz bir yere geçmek için yaptığı manevrasını tamamlamak üzereydi. Gemilerin gördüğü hasar büyük olmakla beraber mürettebattan kayıp şimdilik azdı. Türkler ise daha başka zorluklarla mücadele etmekteydi. Eski model topların çoğu şişmiş, ateş edemez hale gelmişti. Bir kısmı da enkaz altında kalmıştı. Öğleye doğru biraz hızını arttıran lodos rüzgarı savaş gemilerinden atılan topların dumanlarını istihkamlara doğru götürüyor ve bulanıklaşan havada gözcülerin işi iyice zorlaşıyordu. Düşen mermiler ateş merkezleriyle bataryalar arasındaki telefon bağlantılarını kestiğinden, halen ateşe devam etmekte olan bataryaların isabet yüzdesini gittikçe düşürmekteydi.Tepelerine yağan mermilere rağmen, top mürettebatı enkazı kaldırıp topları yeniden işler hale getirmek için insan üstü bir güçle çalışıyorlardı. Ancak bu çalışma 13. 45’e kadar sürdükten sonra, kalelerin gittikçe azalmakta olan ateşi iyice susar gibi oldu.

Amiral Guépratte’ın içinde bulunduğu Fransız kaptan gemisi Suffren’e 14 dakika içinde tam 14 mermi isabet etti. Bunlardan 24 mm.lik bir mermi, 16.4 cm. kalınlığındaki orta tareti delip geçerek içinde patlamış ve top başındaki erlerin hepsini öldürdükten sonra birde yangın çıkarmıştı. Yangının cephaneliğe sıçramasını önleyebilmek için vanaları açıp altıncı bölmeyi suyla doldurmak gerekmişti. Telsizi de parçalanan mağrur kaptan gemisi perişan bir haldeydi.

Charlemagne’de fazla hasar yoktu, fakat baş tarafındaki su kesiminde ağır çaplı bir top mermisinin açtığı yedi metrelik yarası olan Gaulois gittikçe burun üzerine batmağa başlamıştı. İşte bu sırada, geride bekleyen altı savaş gemisine yer açmak amacıyla çöken Fransız filosuna çekilme emri verildi. Fransızlar, Queen Elizabeth’in önünden geçip Erenköy (İntepe) koyuna yöneldikleri sırada Bouvet zırhlısının korkunç bir şekilde infilak ettiği görüldü. Güverte bir anda havaya uçmuştu fakat tekne hala yüzüyordu. Hiç yol kesmeden gittiği sırada, gittikçe artan bir meyille yan yatmaya başlamış olan gemi alabora olup sulara gömüldüğü zaman, patlamanın üzerinden sadece iki dakika geçmişti. Gemi komutanı Rageot ve 639 kişilik mürettebattan ,orada burada yüzmeye çalışan üç-beş kişi dışında kimse kurtulamamıştı. Bu geminin batışına şahit olanlardan biri sonradan gördüklerini, “bir porselen tabak gibi suyun içinde birdenbire yok oldu” diye anlatmıştır.

Bouvet’i batıran Rumeli Mecidiyesinin ağır toplarından birinin attığı mermiydi. O anda saat 13.55’i göstermekteydi. Saat 14.00’te Mecidiyenin topları bir daha kükredi. Bouvet bu defa tam isabet almıştı. Cephaneliğe isabet eden mermi gemiyi bir dakika içinde batırmaya yetmişti.

Saat 14.00 sularında, Asar-ı Tevfik zırhlısından sökülme 15’lik toplarla takviyeli Dardanos bataryasının üzerine düşen bir merminin patlamasıyla batarya komutanı Yüzbaşı Hasan ve gözetleme subayı Teğmen Mevsuf anında şehit olduklarından, düşman gemilerine göz açtırmamış olan bu bataryanın ateşi de geçici olarak sustu. Şehitlerimiz oracığa defnedildiler.

Bundan sonraki iki saatlik çarpışma, sabahki çarpışmanın bir tekrarı gibi oldu. Saf halinde ilerleyen Ocean, Irresistible, Albion, Vangeance, Swiftsure ve Majestic zırhlıları kalelere on bin yarda mesafeye gelince durdular ve hep birden ateşe başladılar. Kalelerin yanıtı ise yine şiddetliydi. Fakat üzerlerine inen mermi yağmuru altında bir defa daha enkaz ve toprak altına gömüldüklerinden, atışları zamanla seyrekleşerek saat dört sularında tamamen kesildi. Bu arada Çanakkale’nin Tatar (şimdiki Barbaros) mahallesinde yangın çıkmıştı.

Deniz üzerinde sıra mayın tarayıcılara gelmişti. De Robeck, boğaz önlerinde bekleşen teknelerin hareketi için emir gönderdi. İlk an da üç mayın bulunarak imha edildi. Biraz daha ilerleyip Türk topçusunun menziline girdiklerinde pabucun pahalı olduğunu anlayıp zırhlıların arkasındaki emniyetli sulara kaçtılar. Bu arada Soğanlıdere gezici bataryalarının ateşiyle bir İngiliz destroyeri ve üç mayın tarayıcı batmış bulunuyordu. Tam bu sırada Inflexible zırhlısının komutanı, Bouvet’in battığı mevki yakınlarında bir mayına çarptığını, geminin yan yattığını, yarasının ağır olduğunu bildiriyordu. De Robeck bu yeni ve kıymetli geminin batmasını göze alamadı ve derhal çekilmesi emrini verdi. Inflexible yardımına koşan Phaeton kruvazörünün eşliğinde Seddülbahir yönünde uzaklaşmaya başladı.

Bu arada Irresistible de sancak gönderine yeşil flama çekmişti. Bu işaret onun da tehlikeli bir yara almış olduğunu belirtiyordu. Bu durumu fark eden Mecidiye topçuları ateşini onun üzerine yoğunlaştırdılar. Rumeli Mecidiyesinin takım subaylarından usta topçu Teğmen Fahri,topların nişangahlarını 9400 metreye ayarlatıp eteş emrini verdi. Mermilerden üçü gemiye isabet etmiş, biri arka bacayı devirmişti. Saatlerin beşi gösterdiği sırada müttefik donanmasından üç büyük gemi saf dışı olmuştu. Bouvet batmış, Inflexible geri çekilmiş, Irresistible ise yoğun bir ateş altında sürüklenmeye başlamıştı. Amiral De Robeck bu şartlar altında savaşa devam edemeyeceğini anladığından, saat 17.00 sularında genel çekilme emri verdi. Bu arada Wear destroyeri Ocean ve Swiftsure zırhlılarının korumasında, Irressistible’in kurtarılması işinde görevlendirildi. Böylece filonun diğer unsurları birer birer savaş alanından ayrılmaya başladılar.

Akşam olmak üzereydi. Saat 17.30’a gelmişti. Müttefik filosundan bazı gemiler bu dakikalarda kendilerini oldukça fazla taciz eden bir batarya fark ettiler. Bu yaman bataryayı susturabilmek için Rumeli Mecidiyesi tabyasını yeniden ve çok şiddetli bir ateş altına aldılar. Yakınlarına mermiler düşmeğe başladığı vakit askerlerimiz, takım subayı Fehmi beyin emriyle sığınağa koştular. Ancak geride kalanların birkaçı, tam istihkamın içinde patlayan bir mermi cephaneliği havaya uçurduğunda oluşan büyük patlamanın etkisiyle yere yuvarlandılar. Bir kısmı şehit olan bu erler arasında, Edremit’in Çamlık Köyünden Mehmet Oğlu Seyit de bulunuyordu. Ancak Seyit ölmemiş, hatta yaralanmamış sadece kendinden geçmişti. Aklı başına geldiği sırada karşısında takım arkadaşı Ali’yi gördü. Etrafta 5-6 askerden başka kimse yoktu.

-Nerede arkadaşlar? diye sordu.

-Arkadaşlar mertebelerini buldular. 14 Şehit, 24 yaralımız var. Ayakta bir sen, bir ben, birkaç ta topçu neferi kaldık.

Seyit kalkıp denize doğru baktı. Düşman gemileri karaya iyice sokulmuş taretlerinden alev ve duman fışkırtıyorlardı.Tabyanın içinde ise 3. toptan başka hepsi toprağa gömülmüştü. Seyit önce gemilere sonra topa ve en nihayet cephaneliğin tavanında makaraya bağlı asılı duran mermiye baktı. Arkadaşına "gel Ali" dedi. " Yardım et de şu mermiyi sırtıma alayım."

Ali, önce topun eğilip yan yatmış mataforasına (top vinci), sonra şaşkın şaşkın arkadaşının yüzüne baktı.

-Kaldıramazsın Seyit.

-Bir deneyelim hele.

Ali makarayı boşaltarak mermiyi yavaşça Seyit'in sırtına indirdi.Gres yağına bulanmış mermi önce ellerinden kaydı. Parmaklarını toprağa bulayıp bir daha denediler. Koca Seyit mermiyi sırtına aldığı gibi sendeleye sendeleye topa doğru yürüdü.Topun üzerinden 5-6 er halatlarla bağlayarak mermiyi yukarı çektiler.Namluya sürüp kamasını kapadılar. Namluyu gemilere doğru çevirip ince nişan ayarını yapan Yüzbaşı Hilmi Bey topu ateşledi. Mermi geminin kıç tarafında ve su kesiminde patladı. Ocean’dı bu gemi. Dümen tertibatı bozulduğu için olduğu yerde harmanlamaya başladı. Etrafındaki gemiler kaçıştılar. Bu gemi daha sonra mayına çarparak denizin dibini boyladı.

Yedi saat süren bu ölüm savaşı ve mayın tuzakları ile İngilizlerin Ocean, İrressistible gemileri mayına çarparak, Bouvet Rumeli Mecidiyesinin top mermisiyle batmış, Cornwallys, Agamemnon, Inflexıble, Gaulois, Charlamagne gemileri ağır yaralar almış, Queen Elizabeth ise güverte üstü yaralar almıştı. Üç güçlü savaş gemisinin batmasını ve beş savaş gemisinin de ağır yaralar almasını büyük bir endişe ve ümitsizlikle izleyen Amiral De Robek, Türklerin bu azimli ve özverili savunması karşısında boğazı açmanın olanaksızlığına inanarak, daha fazla kayıp vermemek için yenilgiyi kabul edip, birleşik donanmaya boğazın dışına çekilme emrini verdi.

Alçalmakta olan güneş ışıkları müttefik filosunun perişan manzarasını gözler önüne sererken, Türk komutanlar bir tepenin üzerinden, uzaklaşan düşman gemilerinin durumlarını seyrediyorlardı. Şehit ve kayıplarından dolayı üzüntülü, başardıkları muazzam işten dolayı gururluydular. Başları dik, göğüsleri ileride sanki çelikten yapılmış birer abide idiler.

Gözleri buğulu Cevat Paşa: “Gittiler” diye mırıldandı .“Geçemediler, geçemeyecekler.”

18 Mart deniz savaşının bilançosuna bakıldığında Türk kayıpları şunlardır.

  1. Anadolu Hamidiye tabyasında cephanelik havaya uçmuş,kışla binası yıkılmış ve 24’ cm toplardan biri çalışamaz duruma gelmiştir.
  2. Çimenlik kalesinde cephanelik infilak etmiş, 24 cm bir top savaş dışı kalmıştır.
  3. Rumeli Hamidiyesinde 35.5 cm çakılı toplardan birinin döşeme raylarıyla tekerlekleri kırılmış, bir tanesinin de nişangahı ve mataforası bozulmuştur.
  4. Namazgah tabyasında kışla yanmış ve biri 21’lik, diğeri 24 mm. çapında iki top işlemez hale gelmişti.
  5. Rumeli Mecidiye tabyasında bir cephanelik infilak etmiş 16 şehit verdik. Toplarımız çalışamaz hale gelmiştir.
  6. Ayrıca Çanakkale şehrin de birkaç ev yıkılmış ve çıkan yangında birçok ev de yanmış, şehir harabeye dönmüştü.

Bütün istihkamlarımızda harcanan mermi miktarları şöyleydi

İstihkam Adet
Anadalu Hamidiyesinde (19ad.35.5-60 ad.24’lük) 79
Dardanos(Sonradan Hasan-Mevsuf Tabyası ) 115
Namazgah 33
Mesudiye (Anadolu) 108
Rumeli Mecidiyesi 93
Soğanlı dere – Mantelli (Rumeli yakası) 48
Tenger - Havan (Rumeli yakası) 17
I.Obüs Taburu 897
II. Obüs Taburu 142
III.Obüs Taburu 426
Toplam 1958

İnsan kayıpları; 3’ü şehit, 2’si yaralı olmak üzere 5 subayla 45 şehit ve 7 yaralı erden ibaretti. (Bu kayıpların 22’si Alman’dı.)

Müttefiklerin insan ve malzeme kayıpları: Ölü: 1273 yaralı: 647

Batan zırhlılar: Irresistible ve Ocean İngiliz, Bouvet Fransız.

Ağır yaralı olup havuzlanması gerekenler: Inflexıble, Agamemnon (İng.), Gaulois ve Suffren (F.) Bunlardan başka iki destroyerle 7 mayın tarayıcı gemi batmış ve 7 destroyer de yaralıdır.

Bunca kayıplardan sonra gururu kırılan ve yenilen müttefik ordunun ertesi gün aynı hatayı tekrarlayacaklarına ihtimal vermeyen Türkler 19 Mart sabahını, sonuna kadar savaşmaya yemin etmiş insanların tevekkülü içinde beklemişlerdi. Doğal olarak müttefikler, Türklerin elinde ne kadar az cephane kaldığını bilmiyorlardı.

İngiliz zırhlısı Golyat’ın batırılışı:

Ş.ÇAMOĞLU: 13 Mayıs 1915’te komutanlıktan kapalı zarf içinde gizli bir emir aldım. Zarfın üzerinde açılacağı saat bildiriliyordu. Zamanı gelince zarfı açtım. Zarfın içinde aşağı yukarı şu emir vardı.

“Bu gece, Muavenet-i Milliye torpido muhribimiz bir görev ile boğazdan dışarı çıkacaktır. Bu torpidonun boğazdan giriş ve çıkışını bataryanız koruyacaktır”. Zarfı açtıktan bir saat sonra, ortalık karardığında, muhribimiz bataryamın önüne gelerek durdu ve bekledi. Megafonla gemi süvarisine ne vakit çıkacaksın diye sordum. Gece yarısına doğru çıkacağını söyledi. Zamanı gelince muhribimiz ışıkları sönük, sessiz sedasız ,hiç kimseye görünmemek ister gibi önümüzden sıyrılıp gitti. Tahminen üç-dört saat geçmemişti ki, muhribimizin batarya önüne çıkageldiğini gördük. Bu kadar kısa zamanda görevin başarılıp başarılamadığını düşünürken sağ tarafımızda, uzakta düşman ışıldaklarını gördüm. Gözcü erimiz 5 düşman torpidosunun boğaza girdiğini haber verdi. Gemimize durumu haber verdim. Hemen içeri girip yollarına devam ettiler. Az sonra düşman muhripleri bataryamızın önüne doğru yaklaştılar. Hemen ateş açarak onları kaçırdık.

Sonradan öğreniyoruz ki, Morto koyunda demirli bulunan Golyat isimli İngiliz zırhlısı muhribimiz tarafından iki torpille batırılmış ve görev başarılmıştır.

Şimdi birazda bu kahraman Muavenet-i Milliye’yi anlatalım.

Muavenet-i Milliye :

Muavenet’i Milliye,yukarıda bahsettiğim gibi Çanakkale’de yaşanan önemli olaylardan birinin, Goliath’ın batırılışının kahramanıdır. Müttefik ordularının komutanı olan General Ian Hamilton’un "düşman madalyayı hak etti!" diye günlüğüne not düşmesine neden olan Muavenet-i Milliye’nin başarısı, müttefik donanmasının Mondros limanına çekilmesine neden, Türk askerleri için de moral olmuştur.

Çanakkale seferi süresince İngiliz donanmasının maruz kaldığı en büyük felaket Goliath’ın batışıdır. 13.150 tonluk ve 750 mürettebatı olan bu savaş gemisinden ancak 180 kişi kurtulabilmiştir. 570 personeli gemi ile birlikte mavi sulara gömüldü.

Bu geminin batışı ile verilen kayıp büyük olmuştu ama asıl önemlisi bu felaketin doğurduğu olaylardı. Goliath'ın batırılışı üzerine İngilizler, boğazın zorla geçilmesi fikrinden tamamen vazgeçtiler. Ayrıca geminin batırılışından iki gün sonra 15 Mayıs 1915'te, İngiliz deniz kuvvetleri komutanı Amiral Fisher, ardından da 17 Mayıs'ta, Çanakkale seferinin fikir babası Churchill'in istifasına neden oldu. Küçük bir Türk muhribi olan Muavenet-i Milliye muhribinin başarısı, görüldüğü gibi İngiltere kabinesinde kriz yaratacak kadar etkili olmuştu. Olayın amacı, İngiliz gemisinin batırılışı ve gemi komutanının kim olduğu Türk kaynaklarında şöyle yer almaktadır: "13 Mayıs 1915 tarihi, Muavenet muhribinin Morto koyunda demirli Goliath İngiliz muharebe gemisini batırması, Çanakkale muharebeleri tarihinde önemli bir yer tutar. Fransızların Kerevizdere'de ele geçirmiş oldukları mevzileri geri almak için yaptıkları taarruzlara karşı, Fransızların harp Gemilerinin yardımını istemeleri üzerine, her akşam iki savaş gemisi Morto koyu açığına gönderilmekteydi. Bu gemilerin ateşinden hayli zarar görülmesi üzerine, 5. Ordu Komutanlığı boğazlar genel müfettişliği'ne başvurarak bu kötü durumun giderilmesini istedi. Bu amaçla, Muavenet muhribinin görevlendirilmesine karar verildi. Marmara'da denizaltı karakol görevi yapan Muavenet, kıdemli yüzbaşı Ahmet Saffet komutasında olarak 10 Mayıs saat 13.30'da Çanakkale'ye geldi. 12 Mayıs'ta sona eren hazırlıklar arasında, kıyı boyunca seyir sırasında geminin dibe değmemesi için kömür ve yağın yarısı gemiden çıkarıldı. Doksan kilo şarjlı üç Şuvartskopf torpidosu kovanlara sürüldü; bir tanesi de yedek olarak güverteye alındı. Torpidolar, 1.200 metre mesafe, 34 mil sürat ve iki metre derinliğe ayarlandı. Düşmanın torpido ağı kullanmadığı saptanmış olduğundan, torpidolara ağ makası takılmasına ihtiyaç görülmedi. Bu sırada Morto Koyu’nda Goliath ve Cornwallis muharebe gemileri demirli bulunmakta, iki İngiliz muhribi Rumeli, diğer ikisi Anadolu kıyısında ve biri de boğaz ağzının ortasında karakol yapmakta idi. Müstahkem mevkideki bataryalar ile ışıldaklar ve diğer bütün ilgili birlikler, yapılacak taarruzdan haberdar edilmiş, Anadolu ışıldaklarının Muavenet’in seyir hattının aydınlatmamaları, Muavenet'i izlemeleri olasılığı olan düşman muhriplerini karşılamak üzere, bataryaların hazır bulunmaları, Muavenet'in dönüşte seyir fenerlerini yakacağı ve eğer izleniyorsa, baş tarafından beyaz işaret fişekleri atacağı bildirilmişti. Havuzlar mevkiinde demirli olan bir filikada kırmızı bir fener gösterecekti. 12 Mayıs saat 18.40'da harekete geçen Muavenet, saat 19.00-19.30 arasın da mayın hatlarını geçtikten sonra, 19.40' ta Soğanlıdere önlerindeki mayın hatlarının hemen dışında demirleyerek, taarruz saati olan gece yarısını beklemeye başladı. Morto'daki (Morto-Soğandere=7 mil) gemilerin ateşi ve ışıldaklarla yaptıkları aydınlatma, saat 23.30'a kadar sürdü. 13 Mayıs saat 00.30'da demir alan Muavenet,sekiz mil hızla Rumeli kıyısına sürünürcesine seyre başladı.Onbeş dakika sonra, iskele tarafından 600-800 metre mesafede rastlanan ve ağır yolla karşı rotada seyreden bir düşman muhrip takımı, Muavenet’i görmedi. Saat 01.00'de tam pruvada, Eski hisarlık burnuna bordalarını vermiş yatan iki muharebe gemisi fark edildi. Torpido kovanları sancağa çevrilmiş durumda ağır yolla seyre devam olunurken, öndeki geminin (Goliath'ın) ışıldakla işaret verdiği görüldü; görülmüş olan Muavenet'ten parola sorulmaktaydı. Bu işarete aynen karşılık veren Muavenet, vakit kaybetmeyerek hemen hücuma kalktı ve saat tam 01.15'te birbiri ardından üç torpidosunu işaretledi. Bu anda mesafe 300 metre kadardı. Torpidolardan biri Goliath'ın komuta köprüsü, ikincisi baş baca altına ve üçüncüsü de kıç tarafına vurdu. Kısa zamanda batan Goliath, yedi yüz elli kişilik mürettebatından, gemi komutanı dahil, beş yüz yetmişini de birlikte götürdü. Muavenet, saat 05.00'te Çanakkale önüne demirlediği vakit, büyük sevinç gösterileriyle karşılandı. Aynı gün İstanbul'a hareket eden muhrip, ertesi günü İstinye üssüne döndü ve merasimle karşılandı. 16 Mayıs'ta gemi mürettebatı, başkomutan vekili ve bahriye nazır vekili Enver Paşa tarafından bir takdirname ile kutlandı. Bunu, nişan ve madalyalarla taltifleri ve gemi komutanının binbaşılığa yükseltilmesi izledi. Muavenet'in bu başarısı, Çanakkale'yi savunanların morali üzerinde önemli etki yaptı. İngiliz harp tarihinin (atak ve ustalıklı bir hareket) olarak kaydettiği bu olay,14 Mayıs'ta toplanmış olan İngiliz harp meclisinde tam bir bomba etkisi yaptı.

Denizaltılar:

Birinci Dünya Savaşında denizaltılar henüz öldürücü bir silah niteliğini kazanmış değildi. Ancak denizaltı denen nesne o zamana kadar görülmemiş bir şeydi. Sessizliğin ortasında, aniden dalgaların arasında bitivermesi moral yıkıcı bir etki yaratıyordu. 1915 yılında sualtı bombası ve denizaltılara karşı diğer silahlar henüz icat edilmemişti. Böyle olunca denizaltıyı su yüzüne çıkınca mahmuzlamak veya top ateşiyle batırmaktan başka çıkar yol yoktu. Özellikle Lusitanio transatlantiğinin batışından sonra hiçbir gemi,ister konvoy halinde ister yalnız başına seyrediyor olsun, açık denizlerde kendini emniyette hissedemez olmuştu. 1915’te denizaltı denen silah deneme devresinde sayılırdı. Geminin boyu,biçimi,makineleri, hızı ve silahları hakkında kesinleşmiş bilgiler yoktu. Hatta denizaltında görev yapacak personel bile tam anlamıyla yetişmiş sayılamazdı.

Churchill’in Çanakkale’ye göndermeğe karar vermesi üzerine, Fisher’in o meşhur istifa olayına neden olan E sınıfı denizaltılar en son yeniliklerle donatılmış güçlü denizaltılardı. 725 tonluk bu deniz altılar dört torpil taşıyabiliyor ve saatte 20-23 mil hız yapabiliyordu. Akü bataryaları sayesinde 20 saat kadar su altında yol almaları olasıydı.

Çanakkale boğazı dışındaki denizaltılar için Marmara’ya girmek çok tatlı bir hayaldi. Mayın tarlalarına girmeden, dip akıntılarına kapılmadan, kıyıda vatanlarını savunan Türkler tarafından görülmeden Marmara’ya geçme olanağını bulacak denizaltıyı çok büyük ödüller beklemekteydi. Osmanlı Devletinin 5.Ordu’sunun bütün asker, cephane, malzeme ve yiyecek desteği deniz yoluyla yapılıyordu ve Gelibolu’ya sefer yapan bütün gemiler savunmasızdı. Marmara’ya geçebilecek bir tek denizaltı bütün bu destek hizmetini felce uğratabilirdi. Boğaz suları her gece sabahlara kadar projektörlerle taranıyordu, bütün tehlikelere rağmen denizaltı komutanları Marmara’yı geçmek konusunda birbirleriyle yarış halindeydiler. Ancak çıkartmaların başladığı tarihe kadar kimse başarılı olamamıştı. Boğazı geçiş haberi Anzak cephesine moral takviyesi için bir müjde olarak verilmiş olan Avustralya denizaltısı AE2 Marmara’ya girdikten birkaç gün sonra, Marmara adası önlerinde, Ali Rıza kaptan komutasında 37.5’lik iki topu olan 97 tonluk Sultanhisar torpidobotu tarafından görülmüş ve 800 tonluk denizaltının 32 kişilik mürettebatı esir alınıp batırılmıştı.

Fransız denizaltısı Joule ise daha Çanakkale önlerine varmadan tahrip edilmişti. Ancak bütün bunlar, E sınıfı yeni denizaltılarıyla boğaz önlerine gelmiş bulunan genç komutanları yıldırmıyordu.

Alman denizaltıları için durum bambaşkaydı. Onların hedefi zamanın en güçlü savaş gemileri, adaların ardında hemen hemen tamamı savunmasız olarak dolaşıp duruyordu. Nisan ayına kadar ne İstanbul’da nede Akdeniz’de bir tek Alman denizaltısı mevcuttu.

25 Nisan tarihinde, müttefikler yarımada sahillerine çıkmaya başladıkları gün, Otto Hersing adında ve yarbay rütbesinde bir Alman deniz subayı U-21 denizaltısıyla Ems Limanından hareket etti. İki gün sonra ise yine yarbay rütbesinde bir İngiliz deniz subayı olan Boyle E-14 adlı denizaltıyla Çanakkale’ye hareket etti.İşte bu andan itibaren hem Marmara’daki Türk deniz nakliyatı, hem Yunan adaları arasında gezinen müttefik filosu tehlikede idi.

Boyle, boğazı gece karanlığından yararlanarak su yüzeyinden geçmeyi kafasına koymuştu. Saat 02.00’de yola çıktı, ancak fazla ilerleyemeden projektörler gemiyi yakaladı. Anında başlayan bombardıman yüzünden gemi hemen daldı.Şansının da yardımıyla 6 saatte Marmara’ya girdi.

Bunu takip eden üç hafta boyunca hiç rahatsız edilmeden istediği yerlerde gezindi. En büyük başarısı, İstanbul ile Gelibolu arasında asker taşımakta olan eski bir White Star yolcu gemisini batırmak oldu. Gemide bulunan 6.000 Türk askerinden hemen hiç kimse kurtulamamıştı. Bu, o zamana kadar karada kazanılan küçük başarılarla ölçülemeyecek çapta müttefikler adına çok büyük bir başarıydı. Boyle 18 Mayıs günü tekrar Ege’ye çıktığı vakit çok büyük bir heyecanla karşılandı.

Bu anlarda Fransızlar boğazda bir denizaltı kaybetmişlerdi. Bir İngiliz denizaltısı da (E-14) boğaza girmek için hazırlık yapmakta idi. Yarbay Martin Eric Nasmith o akşam yemeği Keyes ve Boyle ile birlikte yedi. Boyl’un öyküsü öyle heyecanlıydı ki, Nasmith dayanamayıp hemen o gece yola çıktı. 23 Mayısta Bakırköy açıkların da Pelengiderya adlı Türk gambotunu batırdı.Ertesi sabah Çanakkale’ye gitmekte olan Nara nakliye gemisiyle karşılaştı. Gemide Amerika’nın Chicago Daily News gazetesi muhabiri Raymond Gram Swing adlı bir gazeteci vardı. Olay sabahı güverte üzerinde bir Alman doktorla vakit geçirirken bir ara su yüzüne çıkıveren denizaltıyı görmüştü. Denizaltının üzerinde dört kişi vardı. Beyaz kazaklı biri ellerini megafon gibi kullanarak;

“Kim var orada?” diye bağırdı.
Gazeteci, “Ben Chicago Daily News’ten Raymond Swing” yanıtını verdi.
“Tanıştığımıza memnun oldum Mr. Swing, öğrenmek istediğim geminin ismidir.”
“Nara adlı Türk nakliye gemisi.”
Bu sırada geminin mürettebatı tahliye filikalarını indirmeye başlamıştı. Nasmith kafalarında fes gördüğü için sordu.
“Bunlar asker mi?”
“Hayır tayfadır.”
“Mr. Swing geminizi batıracağım.”
“Biz gemiden ayrılabilir miyiz?”
“Gayet tabi, ama çabuk olun.”

Herkesi bir telaş aldı. Aceleden bazı filikalar yan yatıp su aldı, bazıları da kendilerini suya attılar. Gemidekiler biraz uzaklaşınca Nara gemisi batırıldı.

Ertesi gün E 11 Silivri açıklarında, Çanakkale’ye erzak götürmekte olan Bandırma vapurunu batırdı.

25 Mayıs günü saat 12.40’ta E 11 İstanbul önlerinde ve periskop derinliğinde idi. Hemen önünde İstanbul adında bir şilep gördü. Bir torpil attı ıskaladı, ikincisinde batırdı. Aynı anda denizaltının üzerine mermiler düşmeğe başladı. Hemen daldı ve oradan uzaklaştı. Bu sularda birkaç gün daha kaldıktan sonra Ege Denizi’ne geri döndü. Bakım yapıldıktan sonra tekrar Marmara’ya doğru yola çıktı.

Nasmith Marmara ve İstanbul Limanında panik havası estirmekte olduğu günlerde aynı cinsten bir tehlike Çanakkale Boğazı dışındaki İngiliz amirallerinin uykularını kaçırmaktaydı. Gelen haberlere göre Hersing’in U-21 denizaltısı Çanakkale’ye doğru gelmekte idi.

25 Mayıs sabahı Kabatepe ve Seddülbahir arasında devriye gezen Vengeance zırhlısından, geminin tam altından bir torpil geçtiği raporu alındı. Bunun üzerine General De Robeck, yüksek tonajlı savaş gemilerinin Mondros Limanına çekilmelerini emretti. Bu olay Türkler üzerinde büyük bir moral,müttefik güçler üzerinde ise terk edilmişlik hissi yarattı. Arada sırada Triumph gemisi sahili dolaşıp hemen uzaklaşıyordu.

Triumph öğleden sonra Kabatepe açıklarında yol alırken, Hersing düğmeye bastı. Torpil, geminin tam bordasında patladı. Destroyerler 45 derecelik bir meyille yan yatan gemiden denize dökülenlerin yardımına koştular. Triumph 8 dakika içinde tamamen denize gömüldü.Boğulanların sayısı 71 kişiydi. Ancak bu geminin batışıyla müttefik donanmada emniyet kaybolmuş adeta bir panik başlamıştı. Triumph’un yerine Majestic gemisi devriye görevini yapıyordu. 27 Mayıs sabah 06.40’ta “torpillendik” sesi bütün gemi içinde yankılandı. 15 dakika içinde gemi alabora oldu ve omurgasının bir kısmı su yüzünde kalacak şekilde dibe oturdu. Tam 48 denizci bu gemide can verdi.

Majestic, İngilizlerin Çanakkale sularında kaybettiği beşinci savaş gemisiydi. Bu çok yüksek bir rakamdı.

Bu olaydan sonra U21 Çanakkale boğazına girip, İstanbul’a doğru yol aldı. Bir müddet İstanbul’da kaldıktan sonra tekrar Çanakkale’ye döndü. İki İngiliz gemisi daha batırdı. İki bin İngiliz askeri bu gemilerde boğuldu. Bu olaylar sırasında kendiside zor durumda kaldı ve çareyi Ege Denizi’ne açılıp, Adriyatik denizine doğru gitmekte buldu. Bir daha da geri dönmedi. Bundan sonra denizaltıların birçok macerası oldu. Bu maceraların kahramanları toplam 13 adet denizaltı idi. Bunlar Çanakkale Boğazını 27 defa geçmişler, 8 gemi kaybetmişlerdi. Buna karşılık Türklerin kayıpları iki savaş gemisi, bir destroyer, 5 gambot, 55 nakliye gemisi ve 148 yelkenli tekneyi buluyordu.

Batırılan Gemilerimiz:

Müttefiklerin yaklaşık 8,5 ay süren denizaltı kampanyası sırasında Türk donanmasının uğradığı kayıpların dökümü şöyledir:

  1. Mesudiye Zırhlısı: 13 Aralık 1914’te Çanakkale’de B11 tarafından batırıldı.
  2. Barbaros Zırhlısı: 08 Ağustos 1915’te Bolayır önünde E11 tarafından batırıldı.
  3. Nurülbahir Gambotu: 01Mayıs’ta Mürefte-Şarköy arasında E14 tarafından batırıldı
  4. Nara nakliye gemisi: 24 Mayıs’ta Tekirdağ önlerinde E11 tarafından batırıldı.
  5. Pelengiderya gambotu: 25 Mayıs’ta Bakırköy açıklarında E11 tarafından batırıldı.
  6. Samsun Mayın Gemisi: 14 Ağustos’ta Hora önlerinde E2 tarafından batırıldı.
  7. Sakız Karakol Gemisi: 20 Ağustos’ta Erdek’te E2 tarafından batırıldı.
  8. Yarhisar Destroyeri: 03 Aralık’ta Tuzla-Yalova arasında E11 ta rafından batırıldı
  9. Bunlardan başka çeşitli şirketlere ve şehir hatlarına ait olmak üzere toplam 26.000 ton tutarında 32 değişik ticaret gemisiyle, 4.000 tonluk mavna, salapurya, kayık gibi deniz araçları batırılmıştır.

Boğazda batırılan denizaltılar:

  1. Boğaza girerken Köse Burnu açıklarında arızalanan Sufren adındaki bir Fransız denizaltısı su yüzüne çıkmak zorunda kaldı. Bu civarda bulunan set bataryalarının şiddetli ateşiyle karşılaştı. İçindeki mürettebattan 17’si denize atlayarak esir olup canlarını kurtardı. Geri kalanı da denizaltı ile birlikte battı. Bu denizaltının su yüzüne çıkan ölü bir eri de komutanlıkça törenle kaldırılarak Katolik papazının gözetiminde İngiliz mezarlığına gömülmüştür.
  2. Hangi ulusa ait olduğu anlaşılamayan bir denizaltının da Nara Burnu önünde kurulmuş olan ağlara takılarak battığı, su yüzünde görülen yağ lekelerinden tahmin edilmektedir
  3. Çimenlik önünde batan ikinci Fransız denizaltısı; Bu denizaltı boğazı geçmek isterken Çimenlik önünde bulunan 1 numaralı mayın hattından bir mayının zincirine sarılmıştır. Denizaltı bu mayına bağlı zincir üzerinde bulunduğu halde Çimenlik önünde su yüzüne çıkmak zorunda kalmıştır. Bu sırada nöbetçilerimiz tarafından görülerek şiddetli ateşe tutulmuştur. Bu sırada denizaltının kapağı açılmış, içinden sakallı bir adam elini kaldırarak denizaltının teslim olacağını bildirmiş ve kapağı kapatmıştı. Biraz sonra tekrar açılan kapaktan 30 kişi çıktı. En sonunda denizaltının kaptanı da çıkınca bütün mürettebat hep bir ağızdan yaşasın Fransa diye bağırıp denize atlayarak teslim olmuşlardır. Tayfalar kıyıya çıkarken, denizaltının Türklerin eline geçmemesi için sakallı kaptan kapakları açar ve kısa zamanda Margot denizaltısı batar. Fransızların yeni denize indirdikleri bu denizaltı daha ilk seferini yapmak üzere Çanakkale’ye gönderilmişti. Görevi de Marmara denizinde üslenmek,gemilerimizin Çanakkale’ye yaptıkları askeri nakliyata engel olmaktı.
  4. Boğaza girmek isterken yolunu şaşırarak Kepez altında kuma oturan, Çanakkale’nin İngiliz konsolosunu da taşıyan E-15 denizaltısı o civardaki set bataryalarımız tarafından top ateşine tutuldu. Atılan mermilerden biri kaptan kulesini parçalamış, kulede bulunan gemi süvarisi de ölmüştür. Bu durum karşısında teslim olmaktan başka çare bulamayan 32 kişilik gemi mürettebatı ve İngilizlerin Çanakkale konsolosu yürüyerek sahile çıkmışlardır. Bunlar doğruca Hacı Paşa Çiftliğinde bulunan müstahkem mevki komutanlığına götürülmüşlerdir. Mevsim soğuk olduğundan üşüyen ve titreyen bu esirlere battaniye verilmiş ve asker elbisesi giydirilmiştir. Burada esir alınan eski Çanakkale Konsolosu Mr. Palmers’ten doğru ve çok önemli bir çok bilgi alınmış, bunun sayesinde gerekli önlemler alınmıştır.

    Cevat Paşa, İngilizlerin tekrar denizden saldırıp saldırmayacaklarını, karaya bir çıkarma yapıp yapmayacaklarını Mr. Palmers’ten sormuş, buna yanıt olarak boğaza artık denizden hücum edilmeyeceğini, fakat 12 Nisan’da 4 noktadan karaya çıkarma yapılacağını ve sonradan bu şaşırtma çıkarmaların geri alınacağını doğru olarak söylemiştir. Palmers bu sayede kurşuna dizilmekten kurtulmuştur. Savaşın sonuna kadar da Konya’da göz hapsinde tutulmuştur.
  5. Yavuz kruvazörünü batırmakla görevli İngiliz denizaltısının batırılışı: Düşmana bir akın yapmak üzere Midilli kruvazörü ile boğazdan dışarı çıkarak aldığı mayın yaralarından güçlükle boğaza dönebilen Yavuz zırhlımız kendini batmaktan kurtarabilmek için Nara Burnuna baştankara yapmıştı. Yavuz’u batırmak için özel bir görevle Malta’dan hareket ettirilen İngiliz denizaltısı boğazdan içeri girmiş, Yavuz’a 200 metre yaklaşarak iki torpil atmıştır. Bu torpillerden biri ıskalayarak Yavuz’un yanından karaya çıktı. Diğeri de denizaltının 10 metre ilerisinde batmış olan Üsküdar vapurunun direğine çarparak patladı. Denizaltının 10 metre ilerisinde patlayan bu torpilin yaptığı sarsıntıdan denizaltının dalıp çıkma tertibatı bozulmuş, dengeyi sağlayamayacağını anlayan süvari, denizaltıyı döndürmek için güçlükle su yüzüne çıkmak zorunda kalmıştı. Oradaki set bataryalarımızın ateşi sonucu tekrar dalmak zorunda kalan denizaltı, Anadolu Hamidiye önünde su yüzüne çıktı. Çakaltepe’deki Berk-i Satvet bataryası tarafından açılan şiddetli top ateşi ile batırıldı. Denizaltıdan kurtulabilen bazı mürettebatın içinde bulunan kaptanın ifadesinden, bu denizaltının Yavuz’u batırmakla görevlendirildiği anlaşılmıştır.

    18 Mart 1915’te Boğazı zorlayarak geçip, ertesi gün İstanbul’da olmak ümidi ile sabahtan saldırıya geçen mağrur birleşik düşman donanması saat 17.30 sularında yenilmiş yaralı,gururu kırık bir şekilde geri çekildi.

    Deniz harekatının başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra, General Ian Hamilton kara harekatı ile ortak bir girişim olmadan, Türklerin bu savunması karşısında boğazın donanma ile geçilmesinin mümkün olamayacağını Lord Kitchener’e bildirmesi üzerine, 18 Mart’taki ağır yenilgi karşısında Lord Kitchener durumun vehametini görerek eski fikrini ve kararını değiştirmiş, en sonunda Hamilton’un fikrine katılmıştı.Churchill ise hala yalnız denizden zorlayarak boğazı açmak fikrinde ısrar ediyordu. Tarih araştırıcı ve yazarları, İngiltere’nin zamanın en kuvvetli ve kudretli donanmasına sahip olarak denizaşırı başarılarını daima donanma ile sağlamış olması nedeni ile Çanakkale’deki bu başarısız durumun donanmaya olan güveni sarsacağını düşünerek, Churchill’in İngiltere’nin denizdeki hakimiyet prestijini kurtarmak için fikrinde ısrar ettiğini belirtmektedirler.

    Mareşal Liman Von Sanders “Türkiye’deki Beş Yıl” adlı eserinde; “Denizden zorlama ile İstanbul’a varılamayacağı İtilaf devletlerince artık anlaşılmıştır. Fakat bence bu derecede kıymetli bir plan da kaldırılıp rafa konulamazdı. Bu durum ne İngilizlerin ne Fransızların her tarafta gösterdikleri faaliyetlere uygun düşerdi. Onların büyük bir çıkarma hareketine girmelerini beklemek gerekirdi." demektedir.

    Çıkarma hareketinin başkomutanlığına atanan İngiliz Generali Hamilton ile Fransız Genarali D’Amade’nin geldikleri ve Çanakkale önündeki Provance zırhlısına yerleştikleri öğrenildi. Mondros’ta çıkarma için hazırlıklar yapıldığı, erzak depolandığı haber verildi. 17 Mart’ta Pire’ye gelen 4 İngiliz subayı buradan peşin para ile 42 büyük kayık ve 5 romorkör satın aldılar.

    Türk cephesinde ise;nihayet 24 Mart’ta Enver Paşa Çanakkale Bölgesinde 5. Orduyu oluşturmaya karar verdi.

KARA SAVAŞLARI

Düşman bir daha boğazdan geçmeyi denemedi. Ancak sarsılan prestijlerini kurtarmak için General Ian Hamilton’un Başkomutanlığında “Akdeniz Seferi Kuvvetleri” adı altında kuvvetler toplamaya başladılar. Bu kuvvetlerin toplamı kısa sürede 75.000’e ulaşmıştı. Boğazı donanma ile geçemeyen düşmanın, yakında Gelibolu yarımadasına bir çıkarma yapmasının çok kuvvetli bir olasılık olduğunu düşünen Türk Başkomutanlığı 24 Mart 1915’te Gelibolu’da 5.Ordu’nun kurulmasına karar vermiş ve 25 Mart’ta da bu ordunun komutanlığına Alman general Liman Von Sanders’i atamıştı.

26 Mart günü Gelibolu’ya gelen Liman Von Sanders,emrindeki kuvvetleri üç gruba ayırmıştı.

I.Grup : 5. ve 7. tümenler Saros bölgesinde, Bolayır’da. 5.Tümen Albay Sodenstern, 7.Tümen Yarbay Remzi Bey komutasında.

II.Grup: 9.Tümen, Gelibolu Yarımadası, Seddülbahir bölgesinde Albay Halil Sami Bey komutasında,

III.Grup: 3.ve 11.Tümenler, boğazın Asya yakasında, 3.Tümen Albay Nikolai, 11.Tümen Refet Bey komutasında. Süvari Tugayı ile Bursa ve Beyoğlu Jandarma Taburları.

19.Tümen: Bigalı bölgesinde, ordu ihtiyatında.Mustafa Kemal komutasında. Belki de savaşın kaderini tayin eden 19.tümen, Hüseyin Avni Bey komutasındaki 57. Piyade alayı ile sonradan intikal eden 72 ve 77.Alaylardan oluşuyordu. 57.Alayın 1.Tabur Komutanı Yüzbaşı Zeki (Tüm General A.Zeki Soydemir), 2.Tabur Komutanı Ata Bey, 3.Tabur Komutanı Hayri Bey’lerdir.

Liman Von Sanders’in bu düzenlemesi düşmanın asıl kuvvetleriyle Saros bölgesine çıkacağını kabul etmiş olmasının sonucu idi. Halbuki Mustafa Kemal incelemelerinde düşmanın asıl kuvvetleriyle Kabatepe ve Seddülbahir bölgelerine çıkacağı kanısına varmıştı. Olayların Atatürk’ün stratejik değerlendirme yeteneğinin ne kadar yüksek olduğunu ortaya çıkardığını ilerleyen bölümlerde daha iyi göreceğiz.

Liman Von Sanders’in emri üzerine Mustafa Kemal, korumakla yükümlü olduğu bölgeyi 9 .tümen komutanı Albay Halil Sami Bey’e teslim ederek, 19 Nisan 1915’te tümeni ile 5.Ordu genel ihtiyatı olarak Bigalıya intikal etti. Mustafa Kemal, düşmanın Seddülbahir ve Kabatepe civarından çıkarma yapabileceğini ileri sürerken, bunun aksini düşünen Liman Paşa, düşmanı Beşike Limanından ve Bolayır’dan beklediğinden, birlikleri buralara dağıttı. Sahilde yalnızca müfrezeler bırakılarak büyük kuvvetler geride tutuldu. Bu çok büyük bir hata idi. Çünkü düşman çıktıktan sonra onu geri atmak çok zordu.

Liman Von Sanders “Türkiye’de 5 yıl” adını taşıyan kitabındaki anılarında belirttiğine göre; “Düşman yarımadanın neresinden çıkarsa çıksın, karşısında savunma yapan birilerini bulmuş olacaktı. Ancak dağıtılmış olan kuvvetler, güçlü bir çıkartma birliğine karşı koyacak güçte olmadığı gibi, bunların gerisinde gerekli yerlere sevke hazır merkezi bir ihtiyat kuvveti de yoktu.”

Tümenlere derhal, kuvvetlerini bir arada bulundurmaları, sahil bölgelerine ancak gerektiği kadar müfreze göndermeleri emrini yolladı.

Bu gerçeği Liman Paşa’dan üç yıl kadar önce Balkan Savaşı sonlarında Mustafa Kemal de görmüştü. Kendisi o tarihlerde Ferik Fahri Paşa komutasındaki kolordunun harekat şubesi müdürlüğünde bulunuyordu. Çatalca savunma hattını yaramayan Bulgar kuvvetlerinin, Gelibolu yarımadasına sarkması olasılığına karşı bölgeyi savunmakla görevlendirilmiş olan kolordunun karargahı (Maydos’ta) Eceabat’ta idi. Bir gün kolordu kurmay heyetinde, donanma desteği altında yarımadanın batı sahillerine bir düşman çıkarması yapıldığı takdirde alınacak önlemler konuşuluyordu. Asker çıkarmaya elverişli kumsallara istihkam yapmak fikrini ileri sürenler, Mustafa Kemal’i karşılarında buldular. Kendisi, düşmanın donanma ateşi altında karaya çıkabileceğini kabul etmek gerektiğini, savunma önlemlerinin ancak bundan sonra alınmasının doğru olduğunu söylüyordu. Hatta bir ara sinirlenerek şöyle itiraz etmişti:

“İstediğiniz kadar tel örgü engelleri koyunuz, parçalar çıkarım. Karada ilerlememi önleyecek üstün bir kuvvet yoksa, Yarımadayı pekala ele geçiririm.”

Mustafa Kemal, Bingazi’de İtalyanların, donanma desteği altında karaya kolayca asker çıkarışını görmüş ve bundan ders almasını bilmişti. Müttefikler Seddülbahir’e ilk çıkartmayı başarıyla yaptıkları zaman, onun ne kadar haklı olduğu ortaya çıkacaktı. Liman Von Sanders’e en tehlikeli gözüken yer Anadolu yakasıydı. Antik Truva şehrinin batısı ve doğusuna birer tümen yerleştirdi. Bu birlikler daha önce kendisinin eğitmiş olduğu, Albay Nikolai komutasındaki 3.tümenle, Refet Bey’in 11. tümeniydi. Diğer tehlikeli bölge ise Bolayır’dı. Buraya da albay Sodenstern’in 5., Yarbay Remzi Bey’in 7.Tümenlerini yerleştirdi. Seddülbahir’e Albay Sami Bey’in 9.Tümenini yeterli görmüştü. Elindeki 6 tümenden sonuncusu, Mustafa Kemal’in Komutasında Eceabat yakınlarında Bigalı’da bulunuyor ve ordunun yedek kuvvetini oluşturuyordu. Gereğinde kuzeyde Bolayır’a veya güneyde Seddülbahir’e sevk edilecekti.

Liman Paşa’nın Gelibolu’daki kurmay heyeti tamamen Türk subaylardan oluşturulmuştu. Ancak kıyılara yaydığı kuvvetlerin bazı komuta mevkilerine yüksek rütbeli Alman subaylar yerleştirmiş olup, boğazdaki topçu birliklerinin de bir kısmında Alman mürettebat vardı. Bunlar, Çanakkale’deki Alman Amiral Von Usedom’a bağlıydı. Kuvvetler öngörülen noktalara yerleştirildikten sonra komutanlar askerlerini gece gündüz eğitmeye başladılar. Sürekli tatbikatlar yapılıyor, siperler kazılıyor, tel örgüler çekilmeye çalışılıyordu. Bütün bu çalışmalar elden geldiğince hızlı yapılıyordu. Çünkü, düşman çıkartmasının çok yakın olduğuna dair belirtiler vardı.

İngilizler, yapmakta oldukları hazırlıkları gizlemeyi beceremiyorlardı. Türklerin ve Almanların istihbarat kaynakları edindikleri bilgileri İstanbul’a aktarıyor, burada tasnif edildikten sonra 5. Ordu karargahına bildiriliyordu.

İlk haberde, Limni’deki İngiliz kuvvetlerinin 50.000 civarında olduğu bildirilmiş, sonradan Fransızların takviyesiyle 80.000 kişi oldukları haberi gelmişti.

Düşman faaliyetlerinin her gün biraz daha çoğalmakta olduğunu Liman Von Sanders’te kendi gözleriyle görmekteydi. Çanakkale üzerinde uçan keşif uçaklarının sayısı her gün biraz daha artmakta olduğu gibi, son gelenler öncekilere benzemeyen yeni ve modern makinelerdi. Ayrıca savaş gemilerinin o korkunç karaltıları ufuk hattın da belirmeye, çoğalmaya başlamıştı.

General Hamilton’un elindeki kuvvet 75.000 kişi civarındaydı. İki tümen halinde yapılandırılan Avustralya ve Yeni Zellandalılar; 30.000 kişi. İngiliz 29.Tümeni; 17.000 kişi. Fransız Tümeni;16.000 kişi. Kraliyet Bahriye Tümeni; 10.000 kişi. Bütün bu kuvvetlerin içinde, İngiliz, İskoç, İrlandalı, Fransız, Avustralya ve Yeni Zelandalılardan başka, Afrikalı Zuavlar, Hindistan’ın Sihleri, Gurkhaları, yabancı lejyona mensup bölükler, hatta 600 kişi kadar bir Yahudi birliği ve Rumların oluşturduğu amele taburları vardı.

Müttefikler savaş hazırlıklarına başladıklarında kafalarındaki sorular çok fazlaydı. Acaba çıkacakları yerde su var mı idi. Yarımadada yol varmı idi. Çıkarma sırasında ne kadar kayıp verilecek ve yaralılar hastane gemilerine nasıl taşınacaktı. Yarımadada yapılacak savaş şekli siper savaşı mı, yoksa açık arazide karşılıklı mı savaşılacaktı. Ne gibi özel silahlara ihtiyaç duyulacaktı. Kıyıdaki su derinliği ne kadardı. Kıyıya çıkarma yapmak için nasıl araçlar gerekiyordu. Bütün bu soruların en önemlisi olarak, Türkler direneceklermi, yoksa Balkan Savaşlarında olduğu gibi geriye mi çekileceklerdi. Böyle olduğu takdirde müttefik orduları onları takip edecekmiydi. Takip edildiği takdirde ordunun lojistik desteği nasıl çözümlenecekti. Cevabı verilemeyen soruların bu kadar çok oluşu karşısında, müttefik kurmay heyeti önüne gelen her çareden yararlanmaya ve akıllarına gelen ilk fikri plan kabul edip çalışmaya koyuldular. İskenderiye ve Kahire pazarlarına adam gönderilip tulum, gaz tenekesi gibi su taşımaya elverişli ne bulunduysa satın alındı. Limanda rastlanan ve su tankeri olarak yararlanılabilecek her türlü tekne satın alındı. Çok sayıda eşekçi, hayvanlarıyla birlikte kiralanıp ordunun yardımcı kadrosuna alındı.

General Hamilton, 01 Nisan’da Londra’dan aldığı telgrafta; Petrograd’daki İngiliz elçisine Çarlık Orduları Başkomutanı Grandük Nikola tarafından söylendiğine göre Rusya, General İstomin komutasında bir orduyu, Karadeniz (İstanbul) Boğazı sahilinde karaya çıkarıp İstanbul üzerine yürümeyi prensip olarak kabul etmiş bulunuyordu. Harekatın başlangıç tarihi, Askold kruvazörüyle Limni’de bulunan Rus amirali Eberhardt ile müttefik amiralleri arasında kararlaştırılabilirdi. Bu motivasyonu oldukça yükselten bir telgraftı.

08 Nisan’da Hamilton, İskenderiye’deki çalışmalara artık kendisi orada olmadan da devam edileceğine inandığı için, hazırlanmış bulunan harekat planını De Robeck ve diğer Amirallerle tartışmak üzere Limni’ye gitmeye karar verdi. Savaştan önce İngiliz turistlerini Norveç fiyortlarında gezdirmek için inşa edilmiş Arcadian adlı yolcu gemisine binerek Mondros’a gitti. 10 Nisan günü oraya vararak Queen Elizabeth’de toplantıya oturdu.

Hamilton’un planı oldukça basitti: Esas hücum görevini, elindeki en güçlü birliğine, Hunter Weston komutasındaki 29.Tümene veriyordu. Bu tümenin birlikleri Seddülbahir civarında beş değişik noktadan karaya çıkacaktı. Birinci günün harekatı sonunda, 9km. içerideki Alçıtepe’nin ele geçirilmesi planlanıyordu. Aynı anlarda Birdwood’un komutasındaki Anzac’lar, 20km. kuzeyde Kabatepe’nin hemen üzerinden sahile çıkacak, Sarıbayır Tepeleri üzerinden Maltepe’ye geçecekler ve böylece, Yarımadanın ucunda Hunter Weston kuvvetleriyle savaşmakta olan Türk Ordusunun arkası kesilmiş olacaktı. Alçıtepe ve Maltepe ele geçirildiği takdirde, müttefik topçuları boğazın girişini kontrol eden bütün noktalara yerleşmiş oluyorlardı.

Bu iki esas hücumla birlikte, Türklerin dikkatini başka noktalara çekmek amacıyla iki yan harekat daha düşünülmüştü. Kraliyet Bahriye tümeni Bolayır kıyılarına çıkartma yapar gibi görünürken, Anadolu kıyısında Fransız birlikleri de Kumkale’ye baskın yapacaklardı. Amaca ulaştıktan sonra her iki birlik Seddülbahir cephesine katılacak ve takviye olarak karaya çıkarılacaklardı. Böylece iki-üç gün içinde yarımadanın güney ucunun tamamen müttefiklerin eline geçmesi ve mayın tarama filosunun, donanmaya Marmara yolunu açması bekleniyordu.

Ayrı noktalardan çıkartma yapmanın önemli bir avantajı da vardı. Türk başkomutanlığı ilk anda beş altı yerden çıkartma yapıldığını haber alacak ve bunlardan hangisinin gerçek hücum olduğunu kolayca kestiremeyecekti. Türkler bu durumun farkına varana kadar en az 24 saat geçmiş olacaktı ki, bu durumdan yararlanılabildiği takdirde kazanılacak zaman daha başlangıçta harekatın zaferle sonuçlanmasına yetebilirdi.

10 Nisan günü denizci ve karacılar tarafından onaylanmış bu plana sonradan yapılan eklerin en önemlisi, Unwin adlı deniz subayının buluşuydu. Unwin’in teklifine göre Fransızlardan satın alınan River Clyde adlı eski kömür gemisinin güvertesine kum torbaları yerleştirilecek, bunların ardına makineli tüfekler gizlenecek ve içine bindirilecek olan 2.000 tam teçhizatlı askerle birlikte gemi, Seddülbahir kalesinin hemen altındaki sahile baştan kara edecekti. Beraber getirilmiş olan bir kaç duba, gemiden karaya bir köprü oluşturacak biçimde bağlanacak ve güverte üzerindeki makinelilerin ateşi kıyıdaki Türkleri oyalarken, 2.000 askerin bir anda bu köprüden karaya koşması mümkün olabilecekti. Hamilton, Unwin’in fikrini çok beğendi ve uygulama konusunda hemen çalışmaya başlamasını emretti. İngiliz hava kuvvetleri komutanı Samson, üs olarak Bozcaada’yı seçti. Samson’un yaptığı en büyük hizmet, Türk siperlerinin yerini tespit etmek olmuştu.

O günlerde Türklerin elinde hava kuvveti diye bir şey yoktu. Ancak Ağustos sonlarında Fadıl Bey adında bir Türk pilotunun idaresinde Çanakkale’ye bir deniz uçağı gönderilecekti. Bu uçak keşif görevlerinde kullanılacaktı ama Çanakkale’ye gelmek için İstanbul’dan uçan uçak, gelene kadar kanat ve pervanelerinden arızalanmıştı. İstanbul’dan gelen ustalar arızayı giderdikten sonra 5 Eylülde ilk uçuşunu yaptı. Bu ilk uçuşta 500 mt. irtifada uçmuş, 1 saat 10 dakika havada kalmış ve arıza yüzünden geri dönmüştü. Daha sonraları Almanlar da Türkiye’ye 3 uçak getirdiler ve Gelibolu yakınlarındaki Galata’da bir uçuş pisti yaptılar. 5.Orduya çok büyük keşif hizmetlerinde bulundular.[13] Binbaşı Halis Ataksor’un Çanakkale Raporu adlı kitabında bu durum şöyle anlatılmaktadır:14-15/3/1915 Mahal: Kocadere, Kabatepe’de 2. tabur kumandanlığına No.2089 bugün yarın İstanbul’dan uçarak üç tayyaremiz gelecektir .Bunların beyaz kanatlarının altında kara çizgi işareti vardır. Yanlışlık yapılmamak üzere, müfrezelere duyurulması. Sağ cenah müfreze kumandanı kaymakam Şefik.

Çıkartmanın kesin tarihi henüz belirlenmemişti ve Nisan’ın ilk haftası içinde havalar hep bozuk gitti. Daha sonra 23 Nisan sabahına karar verildi. Ay şafaktan iki saat önce batacağı için, gemiler karanlıkta kıyıya yanaşma fırsatı bulacaktı. Ancak 21 Nisan’da çıkan fırtına çıkarmanın önce 24 saat, sonra bir 24 saat daha ertelenmesine neden oldu. Sonunda 25 Nisan sabahı çıkartmanın başlaması kararlaştırıldı.

Gece yarısına doğru savaş ve nakliye gemileri çarşaf gibi dümdüz bir denizde yol alarak, yolcularını savaş mevkine getirmiş bulunuyordu. Kıyıya daha çok mesafe olmasına rağmen makineler stop ettirildi. Gemiler bir müddet kendi hızlarıyla yol aldıktan sonra birer birer durdular. Burada askere son defa sıcak bir kahve ve sıcak yemek verildi. Yemeklerini bitirenler güvertelere, önceden kendileri için tebeşirle çizilip numaralanmış olan yerlere koşup sıra oldular. Buraya kadar hiçbir karışıklık olmamıştı. Sırası gelen mangalar aynen kendilerine öğretildiği gibi, sessizce ip merdivenlerden aşağı, teknelere indiler ve dolan tekneler üçer-dörder, romorkör tarafından çekilip uzaklaştırılmaya başladı. Herkes çıkartma teknelerine indikten sonra savaş gemileri yeniden harekete geçti.

Saat dörtten sonra sahilin dış hatları seçilmeye başladı.Tepelerde tam bir sessizlik vardı. Hiç bir yanda en küçük bir yaşam belirtisi gözükmüyordu. Aman ya rabbi bu nasıl bir andı böyle. Sanki teknedeki askerlerin kalp atışları hissediliyordu. Bu delikanlıların belki de son yolculuğuydu. Teknelerin içinde sımsıkı ve hareketsiz oturmak yüzünden askerlerin her tarafı tutulmuş ve böyle bekleyip durmak sinirlerini de bozmuştu. Kıyıda insan bulunuyorsa kendilerini fark etmemiş olmaları olanaksızdı.

İşte o anda atılan bir işaret fişeği göğe yükseldi, fişeğin o donuk aydınlığında kulakları sağır eden tüfek ateşine başlandı. Beklenen an nihayet gelmiş bulunuyordu. Filikaların içindekiler hemen suya atladılar. Bir kısmı anında vurulup öldü, bir kısmının suda ayağı tökezledi ve üzerlerindeki ağırlıktan dolayı dibe çöküp öldü fakat büyük çoğunluk karaya çıkmayı başardı.

25 Nisan 1915 günü Mustafa Kemal haklı çıkmış, düşman saat 05.00’te Seddülbahir’in beş noktasından ve Kabatepe zannettikleri Arıburnu’ndan çıkartma harekatına başlamıştı. Çıkacakları kısımları önce topları ile korkunç şekilde dövmüşler, karada hiçbir canlının kalmadığına inandıktan sonra birliklerini karaya çıkarmaya başlamışlardı.

Seddülbahir’e ilk çıkan kuvvetler 29. İngiliz tümeni ile I. Fransız tümeni, Arıburuna çıkan kuvvetler ise Anzac (Australia-New Zealand Army Corps) kolordusuna ait birliklerdi.

Seddülbahir:

25 Nisan günü donanmanın öldürücü bombardımanı ve korumasında, büyük kuvvet beş yerden çıkmaya başladı. İlk hedef olarak Alçıtepe ele geçirilecek Kilitbahir’e ilerlenerek, merkez tabyaları susturulacak, boğaz giriş bölgesi ele geçirilerek açılacaktı.

Çıkarma yapılan beş noktadan yalnızca Ertuğrul ve Tekke koyu’na çıkanlar bir direnişle karşılaşmışlar, diğer noktalara çıkan düşman birlikleri karşılarında ya hiçbir Türk birliği bulamamışlar, ya da 10-20 kişi arasında küçük müfrezelerle karşılaşmışlardır.

Tekke burnunun kuzeyine saat 08.30’da çıkan iki tabur, küçük gözcü birliğimizi susturmuştu. Euryalus zırhlısının koruduğu altı bölük Seddülbahir’in batısındaki kumsala çıkarma yapmış, burada düşman beklendiğinden eldeki olanaklarla tel örgü engelleri yapılmıştı. Düşman birliklerinin karaya çıkışlarında ateş açılmışsa da çok sayıda düşman karaya çıkmayı başarmıştı.

Ertuğrul Koyu’nda Albion zırhlısının korumasında, ilk anda Dublin taburu sonra da River Clyde kömür gemisi ile gelen askerler, karaya ayak basacakları sırada üzerlerine Yahya Çavuş’un takımı ateş açmış, bu takım şehit ola ola akşama kadar altı bölük kuvvetindeki düşmanı tutmuştu.Yahya Çavuş arkası çevrilmeye başlayınca sağ kalan birkaç askeriyle Harapkale’deki birliğine geri çekildi.

Ezineli Yahya Çavuş Haziran başlarına kadar kahramanca savaşa devam eder. Zığındere’deki bir süngü hücumunda şehit olur.

Bu bölgede 28 Nisan-6 Haziran tarihleri arasında Alçıtepe’yi (Kirte) ele geçirmek isteyen işgalcilerle burayı savunan Türk birlikleri arasında, Çanakkale Savaşlarının en kanlı sahnelerine tanık olunur. Bu savaşlar bir kaç başlık altında toplanabilir: Kirte, 83 Rakımlı Tepe, Zığındere, Kerevizdere.

Burada konunun bütünlüğünü bozmamak amacıyla; 06 Ağustos 1915’te İngilizlerin ikinci çıkarma hareketlerinde, Güney Cephesindeki savaşlara da burada devam etmek istiyorum.

Birinci Kirte Savaşı (28 Nisan 1915):

29. İngiliz Tümenince 28 Nisan saat 08.00 sıralarında, gemi topçu desteği altında başlatılan taarruz çok etkili oldu. Türk mevzilerinin tümü adeta yangın yerine döndü. Bunun üzerine Türk ileri birlikleri geriye çekildi ve saat 09.00’da, iki tarafın asıl kuvvetleri korkunç bir muharebeye tutuştular. Sonuçta İngiliz saldırısı durduruldu.

Batı kanadında toplam 10 İngiliz taburuna karşı başarıyla karşı koyan 20. Alay, öğleye kadar yinelenen İngiliz taarruzlarını başarıyla durdurdu. Ortadan yapılan hücumlar da tümence alınan önlemlerle durdurulup, saat 10.00 da Kirte yolu kontrol altına alındı. Doğudan yapılan saldırılara da oldukça yıpranmış olan 26. Alay karşı koyuyordu. Ama bu alayımız çok bitkin olduğundan bu kanat çözüldü. İleri hatların çözüldüğünü gören Binbaşı Mahmut Sabri, ihtiyatları ve dağılan erleri toparlayıp ileri atıldı.Tam zamanında yapılan bu atılım cepheyi kurtardı ve yeniden düzen sağlandı. Çarpışmalar akşama kadar devam etti.

Sonuç olarak, aslında iyi bir harekat planına dayanarak yürütülen ve Alçıtepe’yi batıdan yapılacak derinlemesine bir kuşatmayla Yassıtepe üzerinden düşürmeyi hedefleyen İngiliz Fransız taarruzları, zorlu Türk savunması karşısında boşa çıkarılmıştır.

Bu muharebeler Seddülbahir cephesinde İngilizlerin dar bir alanda sıkışıp kalmasını sağlayan ilk başarılı hareketleri içerir.

1-2 ve 3-4 Mayıs geceleri; Türk karşı taarruzları yapılmıştır. 2 Mayıs’ta da İngilizlerin karşı taarruzları vardır. Bu taarruzlar sonunda Türk birlikleri, savunma hatlarından bir adım bile geri atmadılar.

Gerçek şu ki, Çanakkale harekat sahnesinde, İngiliz ve Fransız savaş gemilerinin bir yağmur sağanağı halinde ölüm saçan topçu ateşlerine hedef olmak, Türk askeri için kaçınılmaz ve katlanmak zorunda olduğu büyük bir talihsizlikti. Bu korkunç olaylarla kucak kucağa yaşanılacak ve bile bile, seve seve kutsal topraklarımız için can vereceklerdi.

Gün kararırken güney bölgedeki taraf durumlarında hiçbir değişiklik olmamıştı. Kısaca İngiliz ve Fransız taarruzları boşa çıkarılmıştı. Karşı tarafa ağır kayıplar verdirilmekle beraber, Türk kayıpları da az değildi. Bazı birliklerin kayıpları tam olarak belirlenememiş olmakla beraber, 6.000 kaybımızın olduğu tahmin edilmektedir.

3-4 Mayıs gecesi; 2 Mayısta başlatılan İngiliz taarruzlarına karşı Türk karşı taarruzu yapılmıştır.

5.Ordu komutanlığı, taze bir kuvvet olarak İstanbul’dan gönderilen 15.Tümen’in de katılmasıyla Seddülbahir bölgesinde 3-4 Mayıs gecesi “ikinci gece taarruzu” adı verilen bir gece taarruzuna karar verdi. Bu hücumlarda da düşman denize dökülemedi. Ama oldukça yıpratıldı. 9.Tümen cephesindeki gece hücumları amacına varmış ve İngiliz mevzilerinin daha fazla zorlanmasından umut kesildiğinden, hücumlar durduruldu. Sabaha kadar karşılıklı ateş sürmüş, sonunda Grup Komutanının, “gündüzün İngiliz donanması ateşi altında sipersiz yerlerde kalınmaması " emrine uyularak, bütün hücum birlikleri gerideki mevzilerine alındı. Bu hücumların Türk birliklerini de hayli yıpratmış ve eritmiş olduğu da bir gerçektir. Bunun sorumlusu da grup komutanı Sodenshtern’dir. Bu taarruzlar sonunda 15.Tümenin mevcudu 8.000’den 3.900’e düşmüştür.

Özetlemek gerekirse; Türklerin 3/4 Mayıs gece taarruzları, hedefine ulaşamamış, her bakımdan olumsuz koşullarda geçen aceleci bir sevk ve idarenin kurbanı olmuştur. Bununla beraber Türk askerinin çok hırslı, gözünü budaktan sakınmadan sürdürdüğü hücumlar, karşı tarafı alt üst etmiş olması bakımından dikkate değerdir.

İkinci Kirte Savaşı (6-8 Mayıs 1915):

a) İngiltere savaş bakanı Lord Kitchner’in Londra’dan çektiği “daha fazla beklemek çok tehlikeli olur” telsiz emri uyarısını dikkate alan General Hamilton, 6 Mayıs sabahı başlamak üzere yeni bir taarruz kararı aldı.

Mısırdan gelen 125.Tugay Seddülbahir kıyılarına yerleştirilmişti, Arıburnunda bulunan Anzak Kolordusundan da iki tugayın Seddülbahir’e kaydırılması emredildi. Böylece 45 taburluk bir güce ulaştılar. Esas hedefleri Alçıtepe idi. Harekatın birinci evresi donanma ateşinden sonra saat 11.00' de ileri yürüyüşle başlayacak ve Türklerin Alçıtepe güneyindeki savunma mevzileri ele geçirilecekti.

Fransız tümeni, işgal ettiği Kerevizdere kuzeyindeki egemen sırtlarda yerleşip savunmaya geçecek, İngiliz kanadı 35 taburluk kuvvetle Fransız cephesiyle birleşmiş olarak Yassıtepe doğrultusunda ileriye açılacaktı. Bu durum planlarının ikinci evresiydi. Böylece Alçıtepe bloğunu batıdan kuşatmış olarak üçüncü evre için hazır bulunacaklardı.

b)İngiliz ve Fransızların İkinci Kirte Taarruzu başlarken Türk Savunma Kuvvetlerinin durumu:

Cephedeki 7. ve 9. tümenler 5 Mayısta savunma düzenlerini yenilemişler, en güçlü taburlarını, ileri hatlarda olmak üzere savunma tertiplerini almışlardı. Çok zayıf düşen taburlarını da, ihtiyata çekme yoluyla bunların eksikliklerini tamamlatarak kullanılabilir hale getirmeye çalışmışlardı./p>

Bu arada savunma cephesinin tahkimi 5/6 Mayıs gece boyunca sürdürülmüş, ileri karakollar güçlendirilmiş ve keşif etkinliği arttırılmıştır. 15. tümen de ihtiyat olarak yine Kerevizdere’de bulundurulacaktır.

Planlanan saatte saldırı başladı. Korkunç bir boğuşma başladı.

7.Tümen’in durumu sıkışıktı. Fransızlar kudurmuşçasına saldırıyorlardı. Fransız hücum dalgaları Türk kayalarına çarptıkça kırılıyordu. Sonunda bu çetin direnişe dayanamayan Fransızlar yavaş yavaş gevşemiş ve karşı Türk süngü hücumlarıyla sönüp gitmişti.

Kısaca 6 Mayıs taarruzlarının en tehlikeli kesiminde, bütün harekatın seyrini olumlu yönde etkileyip değiştirmesi bakımından, 7. Tümen’e düşen şeref payının ağırlığı büyük olmuştur.

9. Tümen cephesine gelince: 7. Tümen bölgesinde kan gövdeyi götürürken, bu bölgede İngiliz taarruzlarının yavaş, ürkek ve etkisiz bir şekilde ilerlediği görüldü. Türkler burada yakın muharebe yapmışlar, 29. İngiliz tümenini durdurmuşlar ve sonunda iki taraf da toprağa gömülüp karşılıklı birbirlerini kollamışlardı.

Sonuç olarak, ikinci Kirte savaşının birinci günü çok işler başararak, İngiliz taarruzlarının bu gün de asıl hedefi olan Alçıtepe bloğunu yarı çember içine almak isteyen müttefik başkomutanlığı, bir kez daha düş kırıklığına uğramıştı.

7 Mayıs harekatında da hedef aynıydı. Özellikle Fransız kuvvetleri daha da arttırıldı. Karşılıklı top ve tüfek ateşleri, süngü hücumları…aman ya rabbi kan gövdeyi götürüyordu.

Saat 16.30 'dan sonra düşman hücumları şiddetini iyice arttırdı. Türk siperleri önünde kıyasıya dövüşülüyor, her iki taraftan da yüzlerce ölü ve yaralı siperler önüne yığılıyordu. Sağdaki 127. Alay birliklerimizden bir kısmı geriye çekildi. Soldaki 56. Alayın durumu da tehlikeye girdi. Tümen komutanı derhal ihtiyatları ileri sürerek birliklerimizi takviye ederek durumu düzeltti ve karşı taarruzla Fransızların iç kanadı parçalandı ve dağıldı.

Türklerden kaçan Fransızlar, İngiliz Tugayının siperlerine kendilerini zor attılar. Çanakkale’nin en yıpranmış tümeni olan 7. tümen, bugün de şahlanmış ve büyük başarı elde etmişti.

Sonuç olarak saldırganlar yine hüsrana uğramışlar, eski siperlerine geri çekilmişlerdi. Bundan sonra Seddülbahir’de mevzi muharebelerinin başladığı görülür. İki taraf da siperlere çekilmiş, bazı kesimlerde siperden sipere el bombası atacak kadar yakınlaşmışlardı. Bu savaşlarda Türkler 2.000 civarında, saldırganlar 6.500 civarında kayıp vermişlerdir.

Üçüncü Kirte Savaşı(4/5/6 Haziran 1915):

Müttefiklerin 4/5/6 Haziran saldırısında, ki bu savaşa 3. Kirte savaşı denir, sabah saatlerinde başlayan topçu ateşi Türk siperlerinin bütün hatlarını hallaç pamuğu gibi atmış ve olağanüstü isabetli atışlar sayesinde güney grubunun Zığındere-Kanlıdere-Kirte deresi arasında kalan 9. tümen cephesindeki kuvvetlerini tamamen eritmişti. Böylece cephenin bu kısmı tamamen savunmasız kalmıştı. Buradan ilerleyecek müttefik kuvvetleri, Alçıtepe ve civarında bir tane bile Türk askerine rastlamadan Soğanlıdereye (Soğandere) kadar inebilirlerdi. Bu ise ilk günden beri General Hamilton’un beklediği olaydı. Bu, Seddülbahir Cephesi güney ucunun kuşatılması demekti ki, sonucu 5.Ordu için bir felaket olurdu. Müttefik kuvvetlerinin önünde kalmış tek Türk birliği, Kirte (Alçıtepe) köyünün kenarında mevzilenmiş, 5. topçu alayının iki bataryasıyla, kuşatma bataryasının erleriydi.

Kuşatma bataryası, 93 seferi diye bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus savaşından kalma 12 cm. çapında, yüksek bir sehpa üzerinden ateş edebilen ve bakır sevk çemberli yeni mermileri sayesinde atış menzilleri 7.000 metreye çıkarılmış eski model toplardan oluşmuş, yardımcı bir ateş gücüydü. Mart ayında Çatalca savunma hattından sökülüp, her biri sekiz manda ile çekilerek Çanakkale’ye getirilmiş ve atış subayı Teğmen Arif’in üstün çabalarıyla bir gecede mevzilenerek cepheye yardımcı bir ateş gücü oluşturulmuştu. Görevleri, düşmanın hassas noktalarına mermi düşürerek onları taciz etmek, özellikle ağır gemi toplarının ateşini üzerlerine çekerek, gerek siperlerdeki Türk piyadesinin, gerekse 5.Topçu Alayına mensup bataryaların üzerindeki yükü biraz olsun hafifletmekti. Kısacası, tarihi topları ve yedeklerden oluşan askerleriyle kuşatma bataryası tam anlamıyla bir fedailer birliğiydi. Önlerindeki koskoca 9.Tümenin, subayından askerine kadar şehit olması veya yaralanmasıyla, siperlerin boşalmış olduğunu fark ettikleri zaman, 12’lik kuşatma bataryasının komutanıyla, 7.5’lik sahra bataryalarının komutanı Binbaşı Naci arasında şu telefon konuşması geçti:

“Düşman birinci hattımızı aldı.Bataryanızın durumu nedir?”

Binbaşı Naci cevap verdi.“Bir şeyimiz yok sonuna kadar mevzide direneceğiz.”

“Biz de aynı karardayız.”

O sırada Güney Grubu topçu komutanı Alman Binbaşı Binhold’dan, 12’lik kuşatma bataryasına şöyle bir emir geldi:

“Düşman birinci hat siperlerimizi işgal etti, bataryanıza doğru yaklaşıyor, göreviniz bitmiştir.Cephaneniz de kalmamıştır. Topları tahrip ederek erleriniz ve koşumlarınızla Alçıtepe gerisinde toplanınız. Emrinize bir tahrip müfrezesi gönderilmiştir.”

Emir topçuluk düşüncesi olarak yerinde bir emirdi. Cephane bitmiş ve düşman da o yana ilerlediğine göre topların namlularını uçurup geriye çekilmekten başka çare kalmamış gibiydi.

Ama topçu teğmen Arif (Korgeneral Arif Tanyeri) böyle düşünmüyordu. Emri altında 150 er vardı. Bunlar 150 tüfek ve 150 süngü demekti.

Genç teğmen batarya eratını topladı ve onlara kısa bir konuşma yaptı:

“Arkadaşlarım, üç aydan beri bu mevzide düşmana bunca kayıp verdirdik. Burnumuz kanamadı. Şimdi, şu anda düşmanı karşınızda, gözlerinizle görüyorsunuz. Bataryamıza yaklaşıyor ve bize de, bataryanızı tahrip edip çekilin, deniyor. Şu anda düşmanı bizden başka durdurabilecek kuvvet yok. Burasını ve toplarımızı bırakır düşmana sırtımızı çevirirsek arkamızdan gelir ve bizi süngüler. İşte şimdiye kadar sakındığımız kanımızı vatan ve namus uğruna akıtacağımız an gelmiş bulunuyor. Eğer ben gözümü geriye çevirirsem kanım size helal olsun. Aranızda gözü arkaya kayan olursa benim kurşunumu alnında bulacaktır!”

Erler hep birlikte ant içti ve 150 kişi üç gruba ayrılarak 1.Grup Teğmen Ahmet emrinde Kirte deresi, 2.Grup Teğmen Mehmet komutasında Kanlıdere, üçüncüsü de batarya komutanı Arif’in emrinde merkezden düşman üzerine yürüdüler.

Sahra bataryalarının eratı ise top başında yakın mesafe ateşi için heyecanla bekliyorlardı. Onların süngüleri de yanı başlarındaydı. 400-500 metre mesafeden kalabalık bir düşman birliği hücuma kalktığında hep birlikte toplarını ateşleyerek bunları ekin biçer gibi biçtiler.O sırada bir başka hücum dalgası, kuşatma topu mürettebatının bulunduğu kısma hücum etmiş, fakat karşılarında, Abdülhamit devri artıklarını giyinmiş uzun boylu siyah üniformalı askerleri ve ellerinde parlayan süngüleri görünce hemen geri kaçmışlardı. Batarya eratı bunları takip ederek ikinci hat siperlerine kadar ilerledi ve oraya sağlam bir şekilde yerleşti. Düşman da birinci hat siperlerine sığındı.

Akşam saatlerinde bir piyade bölüğü geriden yetişerek siperlere dağıldı. Şimdi 9. Tümenin cephesi yine çok zayıf olmakla beraber, biraz daha pekişmiş oluyordu.

48 saat sonra 15.Tümen birlikleri cepheyi teslim aldığı vakit kuşatma bataryasının gözü pek subay ve erleri toplarının başına döndüler ve ellerinde hiç cephane kalmadığı için toplarını söküp Kilitbahir yolunu tuttular.

Kirte savaşlarının sonucu hakkında bir değerlendirme yaparken, önce 5.Ordu komutanı Liman Von Sanders’in 22 Haziran 1915’te Enver Paşa’ya gönderdiği uzun ve ayrıntılı raporunda sadece önemli kısımları içeren şu ilginç satırların üzerinde durmak gerekir.

“Düşman öteden beri ve özellikle son zamanlarda yaptığı taarruzlarda, anlatılamayacak derecede çok cephane ve az insan harcıyor. Merak nedeniyle düşmanın bir dakikada obüs ve gemi toplarıyla 150 mermi attığı sayılmıştır.

Biz ise pek çok insan ve az cephane feda ediyoruz. Feda edebildiğimiz cephane ise düşmanınki gibi donanma ve obüs cephanesi değildir.”

Bu çok kısa açıklama, Türk erinin ne büyük güçlük ve ağır koşular altında vatan toprağını savunduğunu ve bu uğurda gözünü kırpmadan ölüme atıldığını anlatmaya yetmektedir.

Bu kanlı boğuşmalarda, göze çarpan en büyük özellik, Türk komuta kademelerindeki serin kanlılık, alınan kararlardaki ustalık, karşılıklı işbirliği anlayışı, uygulamaların noksansız yapılışıyla, uygulayıcıların yarattığı yiğitlik, inanç ve içtenliktir.

Kısaca denebilir ki, 83 rakımlı tepe muharebeleri, Türk direnişi ve karşı taarruzları nedeniyle planda öngörülen hedeflere ulaşılamadan, Kemal bey tepesi dolayında birkaç yüz metrelik mevzi kesiminin ele geçirilmesiyle sonuçlanmıştır.

Özellikle Fransız kamu oyunu kandırmakta yararlanılmak istenen ve büyük bir zafer kazanılmış gibi gösterilen bu önemsiz toprak kazancı, Türk Güney Grubu birliklerine olduğu kadar Fransızlara da kısa sürede yerine koyamayacakları büyük kayıplara mal olmuştur.

Kirte Savaşlarında bozulan cepheyi düzeltmek amacıyla düşman, 21 Haziran’da tekrar hücuma başlar. Adına Kerevizdere savaşları denilen bu savaşlar sonunda her iki taraf da ellerindeki siperleri korumuşlardır.

28 Haziran’da Zığındere’nin her iki tarafındaki Türk siperlerini almak için, düşmanın 56-86-88.Tugayları ve 89 top, 2 kruvazör, 2 muhriple giriştikleri saldırıyı kahraman Türk askerleri, göğüslerini düşman zırhlı araçlarına ve mermilerine siper ederek durdurdu. Bu savaşlarda 3. ve 5.Tümenlerimiz Zığındere’nin her iki yanına baskın yapacak şekilde tertiplenmişti. 11. ve 16.Tümenler yerlerinde savunmaya geçmiş, 4.Tümenimiz de Sarafim çiftliğinde yedekte kalmıştı.

Seddülbahir cephesindeki Temmuz savaşları, çıkarmanın en şiddetli savaşlarındandır. En şiddetli savaşlar olmakla birlikte klasik siper savaşları şeklinde cereyan etmiştir. Önce hücuma kalkacak tarafın topçusu hazırlık ateşine başlıyor, bunu çoğu zaman piyade hücumu izliyor, makineli tüfekler bu askerleri ekin biçer gibi biçiyor, hücumun ilk hızı kesiliyor, diğer taraf karşı hücuma kalkıyor, en sonunda hangi siperler kimin elinde kalmışsa oraları elde tutmak için, son güçlerini harcıyorlardı.

Hücuma kalkan kim olursa olsun bir türlü kesin sonucu alamıyordu. Temmuz savaşları sonunda Alçıtepe hala uzak ve erişilmesi güç bir hayal gibi müttefiklerin karşısına dikilmeye devam ediyordu.

Sonuç: İngilizler, 28 Haziran 1915’ten 5 Temmuz 1915’e kadar süren Zığındere savaşlarında, tasarladıkları hedefe varamamış, çok önemsiz bir ilerleme sağlamışlar, gerek İngilizler gerekse Fransızlar, oldukça yorgun ve bitkin düşmüşlerdir. Bu yüzden kazandıkları mevzi başarılarını geliştirmeye yeltenememişlerdir.

Bu nedenle yeniden yapmayı düşündükleri bir taarruzu da, 12 Temmuz 1915 gününe kadar (İkinci Kerevizdere Muharebesi) geciktirmişlerdir.

Bu durum Türk Güney Grup Komutanlığı’na, bölgeye birçok yeni kuvvet getirmek ve mevzilerini pekiştirmek olanağını vermişti.

Türk tarafına gelince; bu savaşlarda bilinen bir gerçek, bir kez daha ortaya çıkmıştı.

Mevzi muharebeleri karakterine dönüşen cephelerde, yeterli hazırlık yapılmadan ve yeterli topçu desteği sağlanmadan girişilen taaruz ve karşı taarruzlarla başarıya ulaşılamamış, aksine ağır kayıplar verilmişti.

Nitekim hemen yukarıda sıralanan nedenlerden ötürü gerek sağ kanat komutanlarından önce 2. Kolordu, gerekse daha sonra 1. Kolordu komutanları, İngilizlerin sol kanadına yönelttikleri taarruzlarda, hiçbir başarı sağlayamamış ve İngilizleri söküp atamamışlardır.

Düşman 12 Temmuz’da 2.Kerevizdere savaşı denilen, Kerevizdere batısındaki siperleri almak için, tekrar taarruza kalkmıştı. Göğsü vatan sevgisiyle dolu Türk askerleri, işgalcileri geri püskürtmüştü. Türkler düşmanı denize dökmekten, onlar da ilerlemekten vazgeçmiş, savaş siper harbine dönüşmüş ve savaşın sonuna kadar da böyle sürüp gitmiştir.

Düşmanın yaptığı bombardımana bir örnek verecek olursak; yalnız Ertuğrul koyu sırtlarındaki 26. Alayın 10. bölüğünün savunma mevziine 4650 mermi atılmıştır.

Buna rağmen İngilizler daha fazla kayıp veriyordu. Hassa taburlarının kayıpları %70’leri bulmuştu. 1915 Temmuz ayı sonuna kadar, üç ay çok kanlı geçen göğüs göğüse süngü hücumları ve karşı hücumlarla devam eden Kirte-Kerevizdere ve Zığındere savaşları, özellikle Türk birliklerinin, donanmanın ateşinden korunmak için gece yaptıkları süngü hücumlarıyla devam etmiştir.

8 gün geceli gündüzlü süngü hücumlarıyla devam eden Zığındere savaşı kayıpların en fazla verildiği ve buradaki en kanlı savaştır.

83 Rakımlı Tepe Muharebeleri: (21-22 Haziran 1915)

Bölgedeki 8.İngiliz Kolordusu Komutanlığı ile Fransız Kolordusu komutanlığı, Alçıtepe’ye yapılacak genel taarruza hazırlık olmak üzere, cephelerinin iki kanadında Türkler elinde bulunan egemen arazi üzerindeki tahkimli mevzileri ele geçirmeyi öngören mahdut hedefli taarruzlar yapmayı kararlaştırdılar. Taarruzlar önce Türklerin iki kanadına yapılacak, sonra ortadan hücum edilecek ve iki kanatla bağlantı kurulacaktı. Yapılan anlaşmaya göre ilk taarruz Fransızlar tarafından yapılacaktı.

Türk Harp Tarihinde “83 Rakımlı Tepe Muharebesi” diye adlandırılan bu ilk taarruzun planlanmasını bizzat Fransız General Gouraud (Guro) yapmış ve General Hamilton tarafından beğenilerek onaylanmıştı.

20 Haziran 1915 sabahı açılan topçu ateşi aralıksız olarak devam etmiş, 21 Haziran sabahı saat 04.30’da en kuvvetli şeklini almış ve General Guro komutasında saldırı başlamıştır. Bu taarruzun ilk hamlesinde Fransızlar bu tepeyi ele geçirdiler .Bunun üzerine 12.Tümen takviyeli 2.Tümenimiz karşı taarruza geçerek tepeyi geri aldı. Çok çetin geçen mücadeleler ve yoğun topçu ateşi nedeniyle Türk Mevzileri barınılamaz hale gelmişti. Böylece Fransızlar, tahrip edilmiş ve içleri şehitlerle dolu siperleri tekrar işgal ettiler. Bundan sonra tepeyi ve 1.hat Türk mevzilerini tamamen ele geçirdiler. Böylece Fransızların 21 Haziran harekatı sona erdi.

Fransızlar 22 Haziran’da, soldaki 6.Türk Alayı’nın cephesine taarruza geçtilerse de başarılı olamayarak bu kesimde geçen Kerevizdere muharebeleri sona erdi.

Sonuç olarak kısaca denilebilir ki, iki gün süren çarpışmalarda, altı yüz metrelik taarruz cephesinde yalnız birinci Türk savunma hatlarıyla 83 Rakımlı tepeyi işgal eden Fransızlar, aslında plan gereği kendilerine verilen hedeflere ulaşamamışlardır.

Zığındere Muharebeleri:(28 Haziran-5 Temmuz 1915)

21-22 Haziran 1915’te yapılan 83 Rakımlı tepe muharebeleri nedeniyle 5.Ordu çerçevesinde ve buna paralel olarak Güney Grubu Komutanlığı kuruluşu ve muharebe düzeninde bazı değişiklikler yapıldı.

83 Rakımlı tepe çarpışmalarında ağır kayıplar veren 2.Piyade Tümeni, önce ihtiyata çekilmiş 25 Haziran’da da Anadolu’ya intikal emri almıştı. Bunun yerine 1.Tümen Gelibolu Yarımadası’na geçirilmiş, ayrıca Saros Grubu’na bağlı 6.Tümen de Güney Grubu emrine verilmişti. Bundan sonra Albay Kannengieser komutasına verilen cephedeki 9.Tümen de, Kuzey Grubu emrine verilmişti. 1. Tümen (70., 71., 124. Alaylar) 27/28 Haziran gecesi Alçıtepe kuzeydoğusundaki Kiremitlidere’de toplandı. Böylece Güney Grubu aldığı takviyelerle Zığındere Muharebeleri öncesinde 45 piyade taburu, üç süvari bölüğü ve çeşitli çapta top ve ağır makineli tüfeklerden oluşmaktaydı.

Bu arada nitelik ve yetenekleri oldukça sınırlı birkaç Türk uçağı da 26 haziran sabahı İngiliz ve Fransız ordugahlarını bombalamış ve aynı zamanda birlikler üzerine Hintçe, Arapça, İngilizce ve Fransızca olarak teslim olmalarını isteyen bildirgeler atmışlardı.

Bu arada Fransızların 83 Rakımlı tepeye karşı düzenledikleri 21 Haziran taarruzlarını kendine göre başarılı bulan Hamilton da onların başarısına eş değer bir başarı elde etmek için şiddetle saldırmayı istiyordu. Fransızlar, İngilizlerin istediği topçu desteğini 27 Haziran’dan önce veremeyeceklerini bildirmeleri üzerine Hamilton, saldırı tarihini 28 Haziran olarak belirledi.

İngiliz General Hunter Weston, taarruzun bundan önce olduğu gibi yalnız Zığındere Sırtı üzerinden değil,derenin doğusunda Keçideresi’nin Zığındere’ye kavuşma noktası boyunca da ilerlemeyi sağlamak için Çam Ağacı Sırtı üzerinde 650 m. kadar uzunluktaki mevziler kesimini de içermesini önermiş ve General Hamilton’un onayını almıştı.

28 Haziran’da saat 00.20’de başlayan bombardıman sabaha kadar aralıklı, saat 09.00’dan itibaren de İngiliz kara ve deniz topları gittikçe artan bir şiddetle cepheden ve yandan Türk mevzilerini vurmaya başladılar. Böylece Türk savunma mevzileri ve ilerisindeki tel örgü engelleri yerle bir olmuş, telefon hatları kopmuş, haberleşme olanağı kalmamıştı.

Saat 10.45’te 11.Tümen orta kesimine,saat 11.00’de de bütün 11.Tümen cephesine İngiliz taarruzları başladı. Bu hücuma katılmış olan 87. İngiliz ve Hint Tugayları, plan gereği Zığındere ile deniz arasından;156. Tugay’da Zığındere doğusundan ilerliyor, 86. ve 88.Tugaylar ise, bunları takip ediyordu. Bu taarruzlar sonunda içi yaralı ve şehit dolu Türk mevzileri İngilizler tarafından ele geçirildi. Solda taaruz eden ve Türk mevzilerini kuşatmaya çalışan Hint Tugayı 11.Tümen’den yetiştirilen kuvvetlerle durduruldu. Doğuda ilerleyen 56. Tugay ise başarılı olamadı, 88.Tugay’ın takviyesinden sonra da pek az bir ilerleme sağlayabildiler. İngilizlerin 7. ve 12.Türk Tümenlerine yaptığı taarruzlar etkili olamamış, karşı taarruzlarımızla zorluk çekilmeden geri atılmışlardı.

28 hazirandaki 11.Tümen cephesine Zığındere batısında yapılan İngiliz taarruzları Güney Grup Komutanı Weber Paşa’yı endişelendirmişti. Bir ara geri çekilmeyi bile düşünen Paşa sonra vazgeçti.

İngilizlerin bugünkü başarısı,yarımadaya ayak bastıklarından bu yana elde ettikleri başarıların en büyüğü ve önemlisidir. Bu taarruzlarda Türk birliklerinin kayıpları oldukça fazla olmuş (2.013) onların zaiyatı ise 1.750’dir.

29 Haziran’da 2.Kolordu Komutanı Faik Paşa Güney Grubu emrine verildi. Faik Paşa 29/30 Haziran gecesi 124. ve 126. Alaylar ile karşı taarruz yaptı ise de beklenen başarı elde edilemedi.

İngilizlerin 30 Haziran saat 05.00’ten itibaren Zığındere doğusundan yaptıkları hücumlar püskürtüldü. Ayrıca 30 Haziran’da Fransız ve İngilizlerin 12.Türk Tümeni cephesine yaptıkları hücum da geri atıldı.

Bu sırada yarımadada denetlemelerde bulunan Enver Paşa, 12. Tümen cephesine yapılan taarruzları ve karşı taarruzumuzu izlemiş, Tümenimize hayranlığını ve takdirlerini belirtmiştir.

2 Temmuz’da bomba ve süngüyle yapılan Türk taarruzlarından bir sonuç alınamadı. Bu saldırı 3 temmuz’da da sürdürüldü fakat verdiğimiz korkunç kayıplara rağmen bir sonuç elde edilemedi.

3 Temmuz’da 3. ve 5. Tümen Komutanları Sarafim Çiftliğinde bir toplantı yaptılar, yapılacak hücumlar konusunda yeni değerlendirmelerde bulundular.

Taarruza katılacak 3. ve 5.Tümenler 4/5 Temmuz gecesi hazırlıklarını tamamlamış, 5 Temmuz saat 03.30’da hücuma geçmek için 1. hat mevzileri gerisine yanaşmışlardı. Bunu sezen İngilizler yarım saat öncesinden şiddetli bir ateşe başladılar. Buna karşın görevli tümenlerimiz 03.45’te ateş açmadan süngü hücumuna başladılar. Karşılıklı korkunç çarpışmalar oldu. Kan gövdeyi götürdü.

Sonuç olarak 1. Kolordumuzun bu bir günlük taarruzu hiçbir başarı getirmediği gibi, 5.025 askerimiz şehit oldu. Bu sekiz günlük savaşlarda Güney Grubu’nun toplam zaiyatı 16.000 kişidir. Bunun 14. 000’e yakını Zığındere’nin iki yanında yapılan taarruzlarda verilmiştir.Yabancıların zaiyatı ise oldukça az sayıdadır. Bu muharebeler Weber Paşa’nın da sonunu hazırlamış, yerine Vehip Paşa atanmıştır.

İkinci Kerevizdere Muharebesi: (12-13 Temmuz 1915)

Türkler tarafından İkinci Kerevizdere muharebesi diye adlandırılan bu iki günlük muharebeye İngilizler, Alçıtepe Harekatı veya Kanlıdere Harekatı; Fransızlar ise, Beşinci Kerevizdere Harekatı adını vermişlerdir.

İngiliz ve Fransızlar sabah saat 04.30’dan itibaren Türk cephesini karadan, denizden ve 14 kadar uçakla havadan bombalamışlar, bu süre içinde çeşitli çapta 60.000’e yakın top mermisi harcamışlardır. Bu çarpışmalarda da çok kanlı hücumlar olmuş, karşılıklı geri atılmışlardır.

Her iki tarafa da oldukça ağır zaiyata mal olan bu muharebeler, İngiliz ve Fransız saldırılarını boşa çıkarmanın verdiği rahatlık ve kendine güven duygusu içinde Türk direnme ve moral gücünü kat be kat arttırmıştır. Bu durum Türk savunma bölgelerinde ve özellikle Güney Grubu bölgesinde yayılma olasılığı bulunan hareketlere karşı önlem alma ve soğukkanlılık içinde yeniden düzenlenme alışkanlığı sağlamıştır.

İngiliz ve Fransızlara gelince, onlar da, iyice hazırlanmadan yer yer yaptıkları taarruzlardan vazgeçerek, daha tedbirli hareket etmenin bilincine varmışlardır.

İngilizlerin Yeniden Çıkarma Hareketleri, Seddülbahir Taarruzları:

Seddülbahir Bölgesindeki Muharebeler:

A. Tarafların Durumu ve Harekat Planları,Türk Kuvvetlerinin Durumu :

Seddülbahir bölgesindeki duruma geçmeden,ikinci Kerevizdere muharebesinden(12-13 Temmuz 1915), İngilizlerin yeni çıkarma harekatına (6 Ağustos 1915) kadar geçen süre içinde yapılan etkinlikler sonunda, 5.Türk Ordusu'nun genel durumuna kısaca göz atmakta yarar vardır.

İkinci Kerevizdere muharebeleri sona erdiğinde, taraflar, bu muharebelerden edindikleri deneylere dayanarak, ilerideki girişimleri için, yeni düzen ve tedbirler alma çabası içine girmiş bulunuyorlardı.

İşte yapılan bu çalışmalar sonunda, Temmuz 1915 ortasıyla Ağustos 1915 başındaki 5. Türk Ordusu, Asya Grubu; Güney Grubu; Kuzey Grubu; Anafarta Bölgesi; Tayfur Bölgesi ile Saros Grubu'ndan oluşturulmuş bulunuyordu.

Bunlardan: Mirliva Mehmet Ali Paşa Komutası'ndaki Asya Grubu (2., 3. ve 11. Tümenler),karargahlarıyla Kalvert çiftliğinde; Mirliva Vehip Paşa Komutası'ndaki Güney Grubu (2., 5. ve 14.tümenler),karargahlarıyla Salim Bey çiftliğinde; Mirliva Esat Paşa Komutası’ndaki Kuzey Grubu (5., 9., 16. ve 19.Tümenler),karargahlarıyla Kemalyerinde; Yarbay Wilmer Komutası’ndaki Anafarta Bölge Komutanlığı (iki piyade ve iki jandarma taburu, bir topçu taburu), karargahıyla Çamlı Tekke'de; Yarbay Hamdi Komutas'ndaki Tayfur Bölge Komutanlığı (4.Süvari Alayı), karargahıyla Tayfur'da; Albay Fevzi komutasındaki Saros Grubu (6., 7. ve 12 .Tümenler ve Bağımsız Tugay), karargahlarıyla Gelibolu'da bulunuyordu.

Böylece 5 nci Ordu'nun 6 Ağustos 1915 durumuna kısaca bir göz attıktan sonra,asıl konuya girebiliriz.

Seddülbahir Kesimindeki Güney Grubu'nun Durumu :

Bu bölgede görevlendirilmiş olan Güney Grubu'nun oluşturuluşu 14.Kolordu (1., 10. Tümenler) sağda; 5. kolordu (13.ve 14.Tümenler) solda olmak üzere birinci hatta; İkinci Kolordu (4. ve 8.Tümenler), grup ihtiyatı olarak geride Yassıtepe kuzeybatısıyla Havuzlar Deresi kesiminde bulunmaktaydı.

Bu birliklerin savunma düzenleri de şöyleydi:

Bu birliklerin savunma düzenleri de şöyleydi:

14. Kolordu, Mirliva Trobber Paşa Komutası'nda, 1.Tümen'i sağda, 10.Tümen'i solda olmak üzere Ege Denizi ile Kirte Deresi arasında görevlendirilmişti. İki tümen arasındaki ara hattı Zığındere, 10.Tümen'e dahil idi.

Mirliva Fevzi (Mareşal) Çakmak Paşa Komutası'ndaki 5. Kolordu, 13.Tümen'i sağda, 14.Tümen'i solda Kirte Deresi doğu koluyla Çanakkale Boğazı arasında savunmada.

İki tümen arasındaki ara hattı, Ali Bey çiftliği-Seddülbahir yolunun 300-400 metre kuzeyinden geçen hattı.

Aldığı bu savunma düzeni ve tedbirleriyle Güney Grubu, İngiliz ve Fransızların her türlü taarruz olasılıklarını karşılayabilecek düzey ve biçimde ve kendine güvenen oldukça sağlam bir moral gücü ne sahipti.

İngiliz ve Fransızların Durumu:

6 Ağustos 1915'te Seddülbahir kesiminde, dördü İngiliz ve ikisi Fransız olmak üzere altı tümen bulunuyordu.

Bu kuvvetlerin doğudan batıya doğru almış olduğu düzenler, şöyleydi:

General Baillaud komutasındaki Fransız Kolordusu’nun 1.Tümen'i sağda, 2. Fransız Tümen'i solda olmak üzere, Çanakkale Boğazı ile Kanlıdere (hariç) arasındaki yaklaşık olarak 2.500 metrelik bir cephede yerleşmişti.

Fransız Kolordusu’nun batısında Kanlıdere (dahil) ile Ege kıyısına kadar uzanan 4 kilometre genişliğindeki bölgede General W.J. Davies Komutası'ndaki 8. İngiliz Kolordusu 42. ve 29. Tümenleriyle cephede yer almış, 52.Tümen'i ile İngiliz Deniz Tümeni, geride ihtiyat olarak görevlendirilmişti.

Böylece Seddülbahir kesiminde insan gücü mevcudu yaklaşık olarak 26.000 kişiye inen dört İngiliz Tümeniyle, yine mevcudu 13. 000 kişiyi aşan iki Fransız Tümeni, 6 Ağustos 1915 günü yapılması kararlaştırılan taarruz için, gereken tüm hazırlıklarını tamamlamış bulunuyorlardı.

B. İki tarafın Harekat Planı:

Türk Güney Grubu'nun Harekat Planı:

Bu güne kadar edinilen deneylere göre, bundan önceleri yapıldığı gibi, ele her taze kuvvet geçtiğinde taarruz etme alışkanlığına son vermiş olan Güney Grup Komutanı Vehip Paşa, Liman Von Sanders ile bu kez ters düşmüştü.

Sonunda, cepheyi ziyaret eden Başkomutan Vekili Enver Paşa, cephede gerçekleştirilen küçük bir tatbikat denemesiyle ikna edildi. Vehip Paşa'nın görüşü (uygulanması gereken en doğru planın savunma planı olacağı) benimsendi.

Böylece bugünkü durumda Güney Grubu'nun taktiği;önce savunmada kalmak, İngiliz veya Fransızların taarruzu halinde, bu taarruzları kırdıktan sonra karşı taarruza geçerek onları hem kuvvetçe güçsüzleştirmek ve hem de taarruz istek ve inadını kırarak, moral bakımından yıpratmayı amaçlayan planın uygulanması kararlaştırıldı.

İngiliz ve Fransız kuvvetlerinin Taarruz Planı:

General Hamilton'un çok gizli tuttuğu Genel Taarruz planının bir parçası olan 8. Kolordu'nun yapacağı mevzi taarruzunun amacı ve ana hatları özet olarak şöyleydi:

  1. Taarruzun asıl amacı Seddülbahir cephesindeki Türk kuvvetlerini tespit etmek; böylece bu kesimden asıl taarruzun yapılacağı kuzey bölgesine kuvvet yardımı yapılmasını önlemekti.
  2. Yapılacak bu gösteriş taarruzunun hedefi, Kirte Deresi kesiminde ileriye doğru iki çatal biçiminde çıkıntı yapan kesimdeki Türk mevzileriydi.
  3. Yaklaşık bir buçuk kilometrelik cephede tahkimli mevzilere yöneltilecek bu taarruz, üstün bir topçu desteği sağlayabilmek için, zaman ve yer bakımından ikiye bölünerek yapılmalıydı.
  4. İlk taarruz, 10.Türk Tümeni cephesindeki çıkıntıyı hedef alacak ve 29. Tümen'in 88. Tugayı tarafından 6 Ağustos günü yapılacaktı.
  5. Kirte deresi kesimindeki hedefe 7 Ağustos 1915'te 42. Tümen taarruz edecekti.
  6. Her iki taarruz, kolordu topçusuyla en güçlü bir şekilde desteklenecek, tümenlerin makineli tüfekleriyle de desteklenerek, pekiştirilecekti.
  7. Ayrıca Amiral Nicholson Komutasındaki Edgar kruvazörüyle beş monitör ve beş muhripten kurulu bir destek filosu da, toplam 21 ağır ve 24 hafif topuyla bu taarruzları destekleyecekti.
  8. Taarruzun başarıyla sonuçlanması halinde, 8.Kolordu, ertesi günü yapacağı hareketi genişleterek, genel harekat planını tamamlayacaktı.

İngilizlerin yukarıda açıklanan ve genel harekat planlarının sadece bir parçasını oluşturan Seddülbahir bölgesine ait olanına kısaca değinilmiştir.

Bu arada hiç kuşkusuz yeni aldığı takviyeler ve yarımadaya yönelik yeni çıkarmalar ışığı altında genel harekat planının ana hatlarına da kısaca değinmekte yarar görülmüştür.

Buna göre General Hamilton'un planı şöyle özetlenebilir:

Hamilton yeni gelen beş tümenin bir kısmını Arıburnu cephesi kuzeyinde kullanmak, büyük kısmını Suvla Limanına (Anafartalar Limanı) çıkararak Kocaçimen-Tekketepe hattını elde etmek ve buradan da Maydos istikametinde, Türk Ordusunun gerisine doğru ilerlemek.

Bu amaçla ANZAK cephesi (Arıburnu) gizlice takviye edilecek ve bu cephenin kuzeyindeki geçidin bir müfreze tarafından tutulmasından da yararlanarak Kocaçimen'e doğru bir baskın hareketin de bulunmak.

ANZAK cephesinde baskın hareketi yapılırken, 9. Kolordu 10. ve 11.Tümenleriyle Anafartalar Körfezi'ne çıkarılarak, 10. Tümen'le Büyük Anafarta üzerinden Kocaçimen batısına, 11.Tümen ile de, Küçük Anafarta üzerinden Tekke Tepe'ye ilerlemek, 53. Tümen ile de bunları takip etmek.

C. Muharebenin Yapılışı:

1.Gün: (6 Ağustos 1915)

Bu gün öğleden sonra yapılması kararlaştırılan taarruz için, 29.İngiliz Tümeni'nin 88. Tugayı görevlendirilmişti.

Tugay, üç taburuyla birinci hatta, bir taburuyla da ikinci hatta ihtiyatta olarak ilerleyecekti.

Plan gereği önce İngiliz gemi ve kara ağır topları, saat 14.20'de ateşe başlamış, bunu, bir saat sonra tüm sahra top ve makineli tüfeklerinin ateşleri izlemişti.

Sözü edilen bu ateş desteğinden sonra, saat 15.50'de İngiliz piyadelerinin, karşısında bulunan mevzilere hücumu başladı.

İlerleyen İngiliz taburları, ağır zayiata uğramalarına karşın, Türk savunma mevzilerinin yakınına kadar sokulabilmişlerdi.

Başlangıçta her şeyin yolunda gittiği sanılıyordu. O kadar ki, bunu geriden izleyenler, bütün hedeflerin ele geçirildiğine inanıyor ve sevinç içinde geriye olumlu raporlar yazıyorlardı.

Ne var ki, gerçek kısa zamanda anlaşıldı.

Türk savunma gücü yanlış değerlendirilmiş ve taarruzdan bir kaç dakika sonra 88. Tugay dağılmış ve adeta parçalanmıştı. Gerçekten, karşı taarruza geçen Türk birlikleri, İngilizleri geri atmayı başarmıştı.

Bu günkü taarruza 3.000 kişilik bir kuvvetle başlamış olan 88. İngiliz Tugayı, muharebe sonunda, 2.000 erini kaybetmişti.

Her ne kadar saat 22.30'da bir gece taarruzu yapılması düşünülmüş ve bunun için, 86. Tugay görevlendirilmişse de, Türk savunmasının gücü karşısında olacak bu taarruzun, 86. Tugay'ca iki kez ertelendiği görülmüştür.

Bu sıralarda, Türk siperlerinin arasındaki boşluklardan geri çekilen gizli keşif subayları da, muharebeye katılan Worcestershire Taburu'ndan ancak küçük bir grubun geri çekilebildiğini saptamışlar, durumu tümen komutanlığına bildirmişlerdi.

7 Ağustos 1915 saat 03.15'te bu haberi alan 29.Tümen Komutanı General de Lisle, iki kez ertelediği 86.Tugay'ın taarruzundan vazgeçme zorunluluğunda kaldı.

Bu karar yerinde bir karardı. Güçlü Türk mevzilerine yöneltilecek bir gece taarruzu, büyük olasılıkla 86.Tugay'ın dağılmasıyla sonuçlanabilirdi.

Öte yandan Fransız kolordusu da, 6-7 Ağustos günleri kara topçularıyla birlikte savaş gemilerinin ateş desteği altında küçük çapta mahdut hedefli taarruz ve karsı taarruzlarla yetinmek durumunda kalmıştır. Böylece Fransız birlikleri, daha çok açtığı topçu ve piyade ateşleriyle cephesindeki Türk birliklerini tespit etmeye çalışmıştır.

Muharebenin İkinci Günü (7 Ağustos 1915):

İngilizler, dünkü muharebelerde verdikleri çok sayıdaki kayıplarına karşılık umdukları başarıyı elde edememişlerdi. Bununla beraber, 8.İngiliz Kolordusu, ana plana göre, ikinci bir taarruzu 42.Tümen'i ile yapmayı kararlaştırdı.

Yapılacak bu taarruzda, 127.Tugay solda, 125.Tugay sağda olmak üzere iki tugayla birinci hatta ilerlenecek, 126.Tugay ise,ihtiyatta olacaktı.

Taarruza 7 Ağustos saat 09.40'ta başlanacaktı. Önce bir topçu bombardımanı yapılacak, birlikler, topçu ateşinin gerilere kaydırılmasından sonra, ilerlemeye başlayacaklardı.

Önceden saptanan plan gereği taarruza 7 Ağustos saat 09.40'ta başlandı. Solda 127. Tugay'ın taarruzu, bir başarı sağlayamadı. Ağır kayıplara uğrayan tugay, eski mevzilerine çekilmek zorunda kaldı. İnsan mevcudu 728'e düşen tugay, bir tabur gücüne indi.

Sağ kanattaki Türk mevzileri daha zayıf tutulduğundan, başlangıçta 125.Tugay'ın taarruzu bir gelişme gösterdi. İkinci savunma hattına kadar ilerlenmişse de, Türk birliklerinin karşı taarruzlarıyla bu tugayın taarruzları da geri atıldı.

İngilizlerin elinde, sadece Türk savunma hattının gerisinde bir bağlıktaki mevzi parçası kalmıştı.

125.Tugay'ın elden çıkardığı mevzilerin geri alınması için, öğleden sonra girişilen bütün taarruzlar, geri püskürtülerek sonuçsuz kaldı.

Böylece 24 saatten daha az bir süre içinde 8.İngiliz Kolordusu'nun 1,6 km. bir cephede giriştiği mahdut hedefli bu taarruzlarda, muharebeye katılan 4.000 subay ve erin 3.500'ü kaybedilmişti.

Yukarıda açıklanan harekattan sonra, Seddülbahir kesimindeki İngiliz ve Fransız birlikleri, Çanakkale Muharebelerinin sonuna kadar genelde ciddi bir harekatın içinde olmadılar.

Ancak, kısaca şu kadarı söylenebilir ki, 6-7 Ağustos günleri yapılan muharebelerden sonra, Seddülbahir bölgesindeki çarpışmalar, birkaç mevzi harekat dışında, 13 Ağustos akşamına kadar geçen süre de, sadece karşılıklı topçu bombardımanları, küçük çaplı gece baskınları ve bomba atışlarıyla, lağım patlatmalarından öteye geçmemiştir.

Bu arada, yalnız 52. İngiliz Tümeni'nce, evvelce Türk savunma hattı gerisinde bağlık kesimde ellerinde kalan bir mevzi parçasını, batıya doğru genişletme amacıyla, Kasım 1915'te girişilen harekat dışında, Çanakkale'nin boşaltılmasına kadar (8/9 Ocak 1915) tarafların durumunda bir değişiklik olmamıştır.

Arıburnu:

Düşman ikinci cepheyi Arıburuna açmıştı. General Birdwood komutasındaki Anzak Kolordusu buraya çıkacaktı. 25 Nisan 1915’te 3.Avustralya Tugayına ait 1.500 kişilik öncü kuvveti çıkacak, arka dan esas birlikler karaya çıkacaklardı. Harekat planları da şöyleydi. Anzak Kolordusunun iki kademe halinde bu bölgeden karaya çıkmasını sağlayacaklar, karaya çıkan birlikler önce Kocaçimen Tepeyi, Conkbayırını ve hakim sırtları ele geçirecekler daha sonra da Seddülbahir’den çıkıp Alçıtepe’yi ele geçiren birliklerle buluşup Türk savunma kuvvetlerini temizleyip tabyaları elde edecekler, donanmaya boğazı açacaklardı

Anzak askerleri çıkıyor.

Avustralya Tugayı, 25 Nisan 1915 günü saat 05.00’te sahile yaklaştı. Fakat düşündükleri gibi olmadı. Akıntı onları Kabatepe yerine Arıburuna sürüklemişti (bazı tarihçiler akşamdan Kabatepe’ye bırakılan işaret şamandıralarının akıntı ile Arıburuna sürüklendiğini, bazı tarihçiler bizim gözcülerimizin bu şamandıraları fark ederek Arıburuna çektiklerini, bir kısmı öndeki düşman gemisinin pusulasının bozulduğunu, bazıları da bilinçli olarak gerçekten çıkabilselerdi hakim tepeleri ele geçirip Arıburnu-Conkbayırı yönünden doğrudan Eceabat’a ve Kilitbahir platosuna inilebilecek tehlikeli fakat en kestirme yol olduğundan buraya çıktıklarını yazarlar.)

Çıkarma sırasında kıyı örtmesi yapan askerlerimiz çok şiddetli ateş açmıştı. Bu ateşe rağmen 1. Avustralya Tümeninin tamamı karaya çıkmıştı. Saat 07.00’de düşman, ileri unsurları ile Conkbayırı ve Kemalyeri yamaçlarına kadar ilerledi. Buradaki takımların askerleri birer birer şehit olmuşlardı. Gece tatbikat yapan 27. Alay Eceabat’a yeni dönmüş ve uykuya dalmıştı ki top sesleriyle uyandılar. Düşman çıkarmasının başladığını anlayan Alay komutanı orada bıraktıkları arkadaşlarını kurtarmak için çırpınmış, hareket emrinin geç verilmesi nedeniyle düşmanı ancak top sırtlarında karşılayabilmişlerdi.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Fiilen Savaşa Katılması:

Mustafa Kemal, 25 Nisan gününü raporunda şöyle anlatıyor.

“İşte o günlerden birinde, 12 Nisan 331 (25 Nisan 1915) sabahı idi ki Arıburnu’nda bir hadise cereyan etmekte olduğu işitilen gemi toplarının seslerinden anlaşılmıştı. Bütün fırka kıtaatının harekete hazırlık derecesi tezyid (arttırıldı) edildi. Bir taraftan Maydos mıntıkası kumandanlığından malumata intizar etmekte (bilgi beklemekte) idim. Diğer taraftan da ordunun emrine... Yalnız fırkanın süvari bölüğüne istihsali malumat (bilgi elde etmek) için Kocaçimen istikametinde hareket etmesi emrini verdim.

Bu sırada idi ki, 3. Kolordu Kumandanı Esat Paşa hazretleriyle Gelibolu’dan telefonla görüşülmüştür. Müşarünileyh (adı geçen,işaret olunan-Tanzimattan sonra resmi makamlar derecelendirilirken en yüksek makamda bulunanları anarken söylenirdi ) de henüz cereyan-ı ahval (olup bitenler) hakkında vazıh (açık) malumat edinememiş olduğunu bildirmiştir. Öğleden evvel saat altı buçukta idi, Halil Sami Bey’den vürut eden (gelen) bir raporla düşmanın Arıburnu sırtlarına çıktığı anlaşılıyor ve buna karşı benden bir taburun mezkur (adı geçen biraz önce kendisinden söz edilmiş) düşmana karşı sevki isteniyordu. Gerek bu rapordan gerekse Maltepe’de icra ettiğim hususi tarassudat (özel gözlemler) neticesinde bende hasıl olan kanaati katiyye (kesin kanı), öteden beri imali fikir ettiğim (düşündüğüm) gibi düşmanın Kabatepe civarında mühim kuvvetle karaya çıkmaya teşebbüsü, demek ki vuku buluyordu. Binaenaleyh bu işin içinden bir taburla çıkmak mümkün olamayacağını, her halde evvelce tahmin ettiğim gibi, bütün fırkamla düşmana incizabın (yönelmenin) gayrı kabili içtinap (çekilinmesi olanaksız) olduğunu takdir ediyorum. Artık hiçbir şeye intizar etmeyerek (hiçbir şey beklemeyerek) karargahımın bulunduğu Bigalı köyünde ikamet eden 57. Piyade Alayı ile cebel (dağ) bataryasının derhal harekete geçmek için amade (hazır) bulundurulmalarını, kumandanlarının da emir almak üzere yanıma gelmelerini bildirdim.

6 maddelik bir emir not ettirdim. Bundan başka 3. Kolordu kumandanlığına telefonla arz edilmek üzere bir rapor yazdırdım. Vaziyeti ve vaziyetimi ve teşebbüsümü anlattım. Bundan sonra fırkamı toplayarak basit bir tertiple, Bigalı Deresi boyunca giden yol üzerin de bizzat yürüyüşe geçirerek Kocaçimen tepesine yönelttim. Şimdi Kocaçimen Tepesini tasavvur buyurun. Kocaçimen Şibicezirenin (yarımadanın) en yüksek tepesidir. Fakat Arıburnu noktası zaviye-i meyyite (ölü nokta-ölü açı) içinde kaldığından buradan görülmüyor.

Orada denizde bulunan gemilerden ve zırhlılardan başka hiçbir şey görmedim. Düşmanın karaya çıkmış piyadesinin henüz oradan uzak olduğunu anladım. Erat o zorlu araziyi hiç durmadan yürümek yüzünden yorulmuş ve yürüyüş derinliği daha da derinleşmişti. Alay ve batarya kumandanına efradı (eratı) toplayıp küçük bir istirahat vermelerini söyledim. Denizden görünmeden on dakika kadar istirahat edecekler, sonra beni takip edeceklerdi. Ben de, orada bir Abdal geçidi vardır, o Abdal geçidinden Conkbayırına gidecektim. Yanımda yaverim, emir zabitim (subayım) ve sertabip (baş tabip) ile fırka topçu kumandanı olduğu halde evvela atlı olarak yürümeye teşebbüs ettik. Fakat arazi müsait değildi. Hayvanları bıraktık yaya olarak Conkbayırı’na vardık.

Şimdi burada karşılaştığımız sahne enteresan bir sahnedir ve vakanın en mühim anı bence budur.

Bu sırada Conkbayırı’nın güneyindeki 261 rakımlı tepeden sahilin gözetleme ve korunması ile görevli bulunan bir müfreze eratın Conkbayırı’na doğru koşmakta, kaçmakta olduklarını gördüm. Bizzat bu askerlerin önüne çıkarak;

-Niçin kaçıyorsunuz ? dedim.

-Efendim düşman! dediler.

-Nerede?

-İşte,diyerek 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.

Gerçekten düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye yaklaşmış ve tamamen serbest olarak ileriye doğru yürüyordu.

Şimdi vaziyeti düşünün. Ben kuvvetlerimi bırakmışım asker on dakika dinlensin diye, düşman da bu tepeye gelmiş. Bana benim askerlerimden daha yakın! Ve düşman, benim bulunduğum yere gelse kuvvetlerim çok kötü duruma düşecekti. O zaman artık bunu bilmiyorum bir mantık muhakemesi mi, yoksa içgüdü ile mi, bilmiyorum, kaçan askerlere;

-Düşmandan kaçılmaz, dedim.

-Cephanemiz kalmadı, dediler.

-Cephaneniz yoksa süngünüz var, dedim ve bağırarak bunlara süngü taktırdım, yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı’na doğru ilerlemekte olan piyade alayı ve cebel bataryasının yetişebilen erlerinin marş marşla bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir subayını geriye saldırdım. Bu askerler süngü takıp yere yatınca düşman askeri de yere yattı. Kazandığımız an bu andır.

Kolun başında bulunan bölük yetişti. Bu bölüğe cephanesiz bölüğü de takviye ederek ateş açmasını emrettim.Yanıma gelmiş olan 57. Alay 2.Tabur Kumandanı Yüzbaşı Ata Efendiye bütün taburu ile bu bölüğü takviye ederek 261 rakımlı tepe üzerinden düşmana taarruz etmesini emrettim. Cebel bataryasına su yatağında mevzi aldırarak düşman piyadesi üzerine ateş açtırdım. Dereye saptığından biraz geciken diğer bir tabur taarruza katıldı. Bundan sonra idi ki Alay kumandanına bütün alayı ile benim gösterdiğim yönde düşmana hücum etmesini emrettim.

Türk’ün kaderini değiştiren büyük insan, böylece savaşın sonuna kadar bir daha ayrılamayacağı savaşa fiilen katılmış oldu.

57. Alayın hücuma başlaması öğleden önce saat 10.00 sıralarında idi. O sırada 9. Fırkaya mensup süvari subaylarından mülazımı evvel (üsteğmen) Mehmet Salih efendi yanıma geldi ve 27. Alayın Kocadere batısındaki sırtlardan Kemalyeri üzerinde düşmanla çatışmaya başladığını haber verdi. O subayla sözü geçen alay kumandanına, düşmanın sol kanadına taarruz etmekte olduğumu, 27. Alayın da karşısındaki düşmana taarruz etmesini, henüz Bigalı civarında bulunan tümen kurmayına da emir atlısı ile bir emir gönderdim.

Dedim ki :

“İzzettin Bey, Alay 72 Maltepe’ye yaklaşsın, sıhhiye bölüğü Kocadereye gelsin, Alay 77, Kocadere doğusuna yaklaşsın, ve bu raporu 3. Kolordu kumandanına veriniz”.

Atatürk’ün 3. Kolordu komutanlığına sunulmak üzere 19.Tümen kurmayı Yzb.İzzettin (Çalışır)’e gönderdiği rapor şöyledir:

“Üçüncü Kolordu Komutanlığına

Arıburnu şimalindeki (kuzey) sırtlar

12 Nisan 1331 (25 Nisan 1915) saat 10.24 evvel

Düşmanın karaya çıkmış olan piyadesi, Arıburnu ile Kabatepe arasında bir buçuk km. kadar bir cephedeki sırtları işgal etmiştir. 27. Alay, düşmanı doğu cephesinde 800 metre işgal ediyor. Düşmanın tamamen sol kanadında 600 mt.den taarruza başladım.Yalnız piyadeden ibaret olan düşmanı, bir alay tahmin ediyorum”.

Atatürk, o günkü savaşın akışını anlatmaya devam ediyor :

“Bir saat kadar ateş muharebesinden sonra düşmanın sol kanadından 261 rakımlı tepeye kadar ilerlemiş olan birlikler geri çekilmeye mecbur edildi.

57. Alay verdiğim emir üzerine düşmanı şiddetle takip ediyordu. 27. Alay kumandanından emrimin alınıp alınmadığına dair bir haber gelmedi. Bununla beraber, gerek bizzat benim gerek yanımdaki subaylardan gözetleme için ileri gönderdiklerimin netice-i tarassudumuzdan (gözetleme sonuçlarımızdan) bu alayın da taarruz etmekte ve ilerlemekte olduğunu anladım.

Öğleden önce saat 11.15’te vaziyet bence şu idi:

Düşmanın karaya çıkmış olan kuvveti sekiz taburdan fazla idi. Şimdi bu 8 taburluk kuvvet, kendisiyle gücüne uygun olmayan çok geniş bir cephe üzerinde 261’e kadar kuzeyden ve Kemalyeri’nin bulunduğu sırtların batı yamaçlarına kadar doğudan ilerleyebilmişti. Fakat bu uzun cephe hattı çok engelli derelerle kesik bulunuyordu. Bu nedenle düşman kendi cephesinin hemen her cephesinde zayıftı. Conkbayırı kuzeyinde mevzi alan 19. Fırka’nın seri ateşli cebel bataryası Arıburnu çıkarma noktasını ateş altına aldığı için düşmanın henüz çıkarmaya devam ettiği birliklerin çıkması hem güç hem geç oldu. 57. Alayın Conkbayırı ve su yatağı hattından 261 rakımlı tepe istikametinde ve cephe ile kesif olarak düşmanın pek nazik ve önemli olan sol kanadına yüklenmesi, iki taburdan ibaret olan 27. Alayın da Merkez Tepe genel istikametinde geniş cephe ile düşmana atılması, düşmanı geri çekilmeye mecbur etmişti. Fakat, bence bundan daha önemli olan bir şey vardı ki, o da herkes öldürmek ve ölmek için düşmana atılmıştı.

Bu öyle alelade bir taarruz değil, herkesin başarmak ya da ölmek azmiyle harekete teşne (aşırı istekli) olduğu bir taarruzdur. Hatta ben, kumandanlara şifahen verdiğim emirlere şunu ilave etmişimdir.

-Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar kaim olabilir (geçebilir).

Fakat akşama kadar daha çok zaman vardır. Bu sıralarda idi ki, 9. Fırka kumandanından haber getiren bir subay, düşmanın Kumtepe’ye kuvvet çıkarmaya başladığını ve orada kuvvetimiz bulunmadığını, 19. fırkaca bu durumun dikkate alınmasını, 9. fırka kumandanının bütün kuvvetleriyle Kirte’ye gittiğini bildiriyordu.

Kumtepe, Kilidülbahir’e en yakın ve çok etkili bir noktadır. Burasını görmezlikten gelmek bütün amaçları kaybettirebilir. Bununla beraber derhal hatırıma gelen şey Arıburun’da savaşan birlikleri, taarruza devam ettirmek ve fırkanın kalan bölümünün tamamı ile bizzat Kumtepe’ye yetişmek oldu. Bunun için gereken emirler verildi. Hemen hareket ettim.

Atatürk, Maltepe’ye geldiğinde kolordu komutanı Esat paşa ile karşılaşır ve Kumtepe’ye çıkarma yapıldığına dair kendisine verilen bilginin doğru olmadığını öğrenir. Bunun üzerine bütün kuvvetiyle Arıburnu’ndaki düşmana hücum etmeye karar verir ve 77. Alayı, 27. Alayın solundan düşmanın sağ yanına hücum ettirir.

19.Tümenin bu taarruzu karşısında düşman kıyıya kadar çekilir, hatta bir kısmı sandallara binerek kaçmaya bile başlar. Ama karanlık basınca düşman yeniden karaya asker çıkarır. Bütün gece sürdürdüğü çıkarmayla karadaki kuvvetlerini takviye ediyor ve ertesi günü (26 Nisan) üstün kuvvetlerle taarruza geçiyor, fakat birliklerimizin direnişini kıramıyor.

Atatürk 27 Nisan günü iki piyade alayının daha emrine verileceğini öğrenince hemen taarruza karar verir.19 Mayıs 1915’e kadar sürdürdüğü taarruz ve savunma savaşlarıyla kendi kuvvetlerinden çok üstün çıkarma kuvvetlerini daracık bir bölgede kalmaya mahkum etti.

27 Nisandan sonra Seddülbahir cephesinde olduğu gibi Anzaclar üzerine de kısmi bir sessizlik çöktü. Çıkartmanın ilk bölümü tamamlanmıştı. Hamilton’un planı Türk komutanlarınca gayet güzel anlaşılmıştı. Bundan sonra karşı planlar hazırlanmaya başlanmıştı. Bu andan sonra Türkler düşmanı denize dökmek, müttefikler de tepeleri ele geçirmek amacıyla cephenin iki ağırlık noktasına durmadan asker ve mühimmat yığacak, biri diğerini avlayacak harekat planları hazırlamak ve uygulamak uğruna sonsuz bir güçle çalışacaklardı. Bundan sonraki hücumlar ve karşı hücumlar hep önceden hesaplanmış, çaresi düşünülmüş olaylar olacak ve mücadelenin kazanılması, taraflardan birinin dayanma gücünün sona ermesiyle mümkün olabilecekti.

19 Mayıs Savaşları:

5.Ordu komutanı Liman Von Sanders, çıkarmanın ilk günlerin de çok yavaş davranıp cepheye gelen her takviye birliğine “Derhal taarruz ediniz, düşmanı hemen denize dökünüz” gibi emirler vererek, sahile iyice yerleşip tahkimatını tamamlamış, güçlü donanma desteğini de arkasına almış düşmana hazırlıksız taarruzlarla birliklerimizin ağır zayiat vermelerine neden olmuş; ama sonunda savaşın artık mevzi savaşı karakterine dönüştüğünü görmüştü…

İstanbul’daki genel karargaha başından beri gerçekçi olmayan, iyimser raporlar gönderilip, bugün yarın düşmanın denize dökülebilecek bir durumda ve olanaklar içerisinde bulunduğu hissettirilmiş ve biraz da bu havanın etkisiyle Enver Paşa, son bir darbe vurularak düşmanın Arıburnu cephesinden sökülüp atılmasını istemeye başlamıştır. Buna en somut örnek, 4 Mayıs 1915 tarihli 5.Ordu komutanlığı’na yazdığı telgraf emridir.

Onun;“...Askeri ve siyasi sebeplerle Gelibolu Yarımadası’nda kesin sonucun bir an önce elde edilmesini olağanüstü önemde görüyorum…”gibi cümlelerle ordu komutanı’nı sıkıştırdığını görmekteyiz. Bu telgraf emri 5.Ordu’ya geldikten sonra, 5.Ordu Kurmay Başkanı Alb. Kazım (İnanç) , askeri teamülleri zorlayarak tamamen yurt sever bir duyguyla Enver Paşa’ya şu telgrafı çekmiştir:

“Baş komutan Vekil Enver Paşa Hazretlerine,

Bu gece yine her zamanki gibi Seddülbahir’e bir hücum yapıldı fakat bu bölgenin düşmandan tamamıyla temizlenmesi yine mümkün olamadı. Rica ederim, dokuz günden beri arka arkaya yapılan hücumlara artık bir son verilsin. Düşmanın bugün yine filo desteğin de asker çıkaracağı doğaldır. Çünkü filoya karşı koyacak kuvvetimiz yalnız övmeye değer niteliklerine güvendiğimiz askerimizdir ki o da günden güne eriyor; şehit yaralı sayısı 15.000’i aşmıştır. Düşmanın ilk çıkarmada elde ettiği küçük arazi parçalarından şimdiye dek ilerleyememiştir. Mahdut hedefli olarak yaptığı taarruzlar daima büyük zayiatla geriye püskürtülmüştür. Düşman daha çok bizi taarruza zorlayarak zayıf düşürmek istiyor. Biz sürekli hücumlarla onun istediği kadar zayıflayınca, o zaman büyük ve taze kuvvetlerle taarruza başlayacak ve normal olarak karşısında yorgun ve güçsüz bir ordu bulacaktır.

Ordunun bu aldatılmaya artık kapılmaması zamanı gelmiş ve geçmiştir.

Ordu, mesela muharebe bölgesinde yedi tümenlik kuvvetler bir birine taktik zorunluluklar sonucu öyle karışmıştır ki, böyle soluk almaksızın yapılagelen taarruzlarla, bunların düzenli bir şekle ve birlik haline getirilmeleri olanaksız ölçüye girmiştir.

Hakkındaki yüksek güvenlerine dayanarak, ordunun bir süre için savunmada kalmasını ve bu surette bulacağı fırsatlar içerisinde dinlenmesini ve kendisine çeki düzen vermesini onaylayıp emir buyurmaklığınızın uygun olacağını arz etmek istiyorum. Dileklerim yalnız özel ve kişisel düşüncelerimden ibarettir. Emir ve irade yine efendimizindir.

5. Ordu Kurmay Başkanı Albay Kazım
Doğal olarak muhatap kabul etmediği için Enver Paşa yukarıda verdiğimiz telgraf raporunu karşılıksız bırakmıştır. 5 Mayıs’ta da, bu tutumunu pekiştirir nitelikte bir emirle “taarruza geçilmesi”ni istemiştir. Daha sonra, 5.Ordu Komutanı da Enver Paşa’ya hemfikir oluğunu hissettirecek cevaplar vermiş; bunun üzerine başkomutan vekili cepheyi ziyarete gelmiştir. 11 Mayıs 1915’te cephede, başkomutan vekili ile ordu komutanı Liman Von Sanders arasında gizli bir görüşme sırasında taarruza karar verilmiş; Arıburnu’na yapılması düşünülen bu taarruzun, cephedeki üç tümene (5., 16. ve 19. tümenler) İstanbul’dan taze ve zinde güç olarak gönderilecek 2. Piyade Tümeni’nin katılmasıyla birlikte dört tümenle icra edilmesi planlanmıştır.

2.Tümen’in ilk kademesi 13 Mayıs’ta Akbaş Limanına ulaşmış, 16 Mayıs’ta birliklerin sonu alınmış olup, tümen, Sarafim çiftliğinde “ordu ihtiyatı” olarak toplanmıştır. Bilahare tümen, Kuzey Grubu emrine verilecektir. Bu günlerde, Kuzey Grubu Komutanı Esat Paşa’nın 5.Ordu Komutanlığı’na Maltepe’den 14 Mayıs’ta yazdığı rapordan aşağıya aldığımız kısımlar çok düşündürücü ve önemlidir.

“Piyademizin bu kadar yaklaşması eldeki toplarımızın düşman piyadesine atışlarını ziyadesiyle etkilemektedir. Düşman, geceli gündüzlü çalışarak zaten savunmaya elverişli olan mevzilerini sığınaklar ve kum torbalı mazgallarla esaslı bir şekilde tahkim etmiştir. Topçularımızın bu tahkimata karşı yapmakta oldukları atışlar bile etki göstermemektedir. Buna ilaveten, bu bölgede kullanılması gereken dağ toplarımızın mermisini tasarruf etmek zorunluluğu da vardır. Fakat bugünkü durum topçu etkisinden çok piyadenin süngü kuvveti ne bağlı bulunmaktadır.

Burada yapılacak iki şey vardır.

Birincisi: Düşmanın asıl amacı Boğaz’ı düşürmektir. Bunun için önce Kocaçimen Yaylası’nı elde etmek isteyecektir. Bugün bulunduğu sıkışık durumda kalmakla bu amaca ulaşamayacağına göre, kendisinin bize taarruz etmesi gerekir. Bizim de düşmanın bu taarruzlarını beklemek, sonra da karşı taarruzlarla onları atmak amacımızdır.

İkincisi: Birçok zayiatı göze alarak düşman mevzilerine bir hücum yapmakla onu denize dökmektir…

Kuzey Grubu Komutanı Esat

Yukarıdaki yorumların yapıldığı raporlardan anlaşılmaktadır ki, ordu üst kademeleri, bütün sakıncalarına rağmen taarruzu benimsemişlerdir.

19 Mayıs Taarruzunun yapılış şekli…

Dört tümenle bir baskın taarruzu olarak, 3,5 km.bir dar şerit üzerinde yapılması planlanan taarruzlar şöyle başlayacaktır.

A- Kuzey (Sağ) Kanat:

19.Tümen cephesinde sağ kanatta 64. Piyade Alayı, Cesarettepe üzerinden Yükseksırt doğrultusunda, sol kanatta 57. Piyade Alayı, Boyun noktası Bombasırtı arasından önündeki yakın düşman mevzilerini hedef alarak düşmanı hemen arkasındaki Korku Deresi’ne dökmek üzere ve 5.Tümen taarruzlarını kolaylaştıracak şekilde taarruz edeceklerdi. (72. ve 27.Piyade alayları ile 45. Piyade Alayı’nın 3.Taburu ihtiyat olarak geride tertiplenmişlerdi.)

B- Merkez Kuzeyi (5.Tümen Cephesi):

Düşman mevzilerinin en kuvvetli yerlerinden olan Merkeztepe tahkimatına taarruz edilecekti. 13. ve 14. Piyade Alayları birinci hatta, 15. Piyade Alayı ikinci hatta olarak tertiplenmişlerdi…

C- Merkez Güneyi (2. Tümen Cephesi):

Tümenin taarruz yönü Merkeztepe-Kırmızısırt ekseninde olarak; ön hatta sağda 5. Piyade Alayı, solda 1. Piyade Alayı yer alacak; 6. Piyade Alayı ise ikinci hatta ihtiyat olarak tertiplenecekti.

D- Güney Kanat (16.Tümen Cephesi):

Kırmızısırt-Kanlısırt ve Süngübayırı ekseninde, ön hatta 47. Piyade Alayı sağda, 48.Piyade Alayı sol kanatta, geride sağdan itibaren 125. Piyade Alayı ve Kabatepe Grubu’ndan destekleyen 77. Piyade Alayı’ndan bir tabur ikinci hatta ihtiyatta taarruza kalkılacaktı. (33.Piyade Alayı Kolordu ihtiyatı olarak kaldı.) Saat 03.30’da başlayan genel taarruzlarla tüm cephede kanlı bir savaş başladı. İlk önceleri, sağda 64. Piyade Alay birliklerinden bir bölük, merkezde 14. Piyade Alayı’nın bazı birlikleri ve solda ise 48. Piyade Alayı’nın bazı birlikleri bir kısım düşman siperlerine girebilmişlerse de, daha sonra çapraz makineli tüfek atışları ve bu birliklerin yan ve gerilerinin temin edilemeyişi üzerine gün ağarınca bu birlikler tekrar asıl mevzilerine dönmeye çalıştılar. Ama saldırılar adeta bir katliama dönüşmüş, ara bölge genelde şehit ve yaralılarla dolmuştu.

Cephenin her iki yanı donanma ateşine açık olduğu için ağır ve ezici bir ateş silindiri ihtiyatları da ezmeye başladı. Hem de gün ağarması ile zayiatımız dayanılmaz bir hal aldı.

Tüm saldırı cephesi, önü ve irtibat hendekleri şehit ve yaralılarla dolmuş olduğundan, bir müddet sonra ihtiyatlar da harcanmış olarak tüm cephede taarruz durduruldu.

Şehit subay sayısı 51, şehit er sayısı 3.369 olup toplamı 3.420’dir. Yaralı subay sayısı 97, yaralı er sayısı 5.967 olup, toplam 6.064 yaralı vardır. Ayrıca, 16. Tümen’den 486 kişi de kayıptır.

19 Mayıs taarruzunun ardından, ölüleri gömmek için 24 Mayıs' ta bir ateşkes yapıldı.

19 Mayıs 1915 Arıburnu Türk Taarruzunun Başarısızlık Nedenleri:

Taarruz ettiğimiz cephede yaklaşık 6 düşman tugayında toplam 13.000 savaşçı vardı ve dört Türk tümeninde ise (lojistik birlikleri ve topçu birlikleri hariç olmak üzere) yaklaşık ihtiyatlar dahil 42.000 savaşçı vardı. Sevk ve idaredeki hatalarla bu sayısal üstünlük avantaja çevrilememiştir.

Başlıca hatalar:

  1. Bu taarruzun yegane başarı şansı ani baskın tarzında ve merkezin veya sağ kanadın seçilmiş bir kısımda ağırlık merkezi oluşturacak derinliğine bir taarruz kademesiyle hücuma kalkılmasıydı. Halbuki 4 tümen, 3,5 km. bir cephe hattına yayılmıştır.
  2. 3.Kolordu karargahından ısrarla yapılan uyarılara rağmen gece yarısından itibaren özellikle 2.Tümen cephesinde hafızların yüksek sesle ezanlar ve dualar okumaları; bilahare 2.Tümen’in taarruzunun tümen bandosuyla marşlar çalınarak yönlendirilmesi, düşmanı erkenden uyarmış, karşı koymaya hazır hale getirmiştir.
  3. Merkez bölgesinde taarruz öncesi ön hatların aşırı gürültüyle ve çok yoğun doldurulması (metre başına 14 insan düşmekteydi) istenilen yönlere baskın çıkışlarını önlemiştir.
  4. Asıl darbeyi vuracak 2.Tümen’in ilgili subayları, gündüzden cephede gerekli ön keşif yapma olanağı bulamamışlardır.

Ayrıca, teknik yetersizlikler de şunlardır:

  1. Ağır topçu desteğinin olmayışı,
  2. Eldeki topçunun cephanesinin çok kısıtlı olması, düşman ihtiyatları üzerinde etkili olma olanağı vermemiştir.

Yukarıda ana hatlarıyla değindiğimiz hatalar ve yetersizlikler nedeniyle 19 Mayıs 1915 günü Çanakkale Savaşları’nın en kanlı günlerinden biri yaşanmıştır. Bu günü Türk gençliği iyi bilmelidir. Türk askerindeki eşsiz yiğitlik ve itaat ruhu ile yapılan bu taarruzlar da hayatını feda edenleri ve o günden gazi olarak çıkanları, tüm şehitlerimizi saygı ve rahmetle anıyoruz.

Atatürk’ün Arıburnu komutanlığı sırasında savaşları nasıl sarsılmaz bir azim ve iradeyle yönettiğini göstermesi bakımından şu emri çok ilginçtir.

“Benimle beraber burada muharebe eden bilcümle askerler kesinlikle bilmelidirler ki, uhdemize tevdi edilmiş (üzerimize verilmiş) namus vazifesini tamamen ifa etmek için bir adım geri gitmek yoktur. Hab-u istirahat (rahat uyku) aramanın, bu istirahattan yalnız bizim değil, bütün milletimizin ebediyen mahrum kalmasına sebebiyet verebileceğine cümlenize hatırlatırım. Bütün arkadaşlarımın hemfikir olduklarına, düşmanı tamamen denize dökmedikçe yorgunluk asarı göstermeyeceklerine şüphe yoktur”. Türk birliklerinin inatlı savunması karşısında üç aya yakın bir sürede ilerleme kaydedemeyen müttefik komutanlığı, Limni Adası’na topladığı 50-60 bin kişilik bir kuvvetle yeni bir çıkarma yapmaya, asıl kuvvetleriyle Anafarta Limanı (Suvla Limanı) bölgesine çıkıp Tekke Tepe-Büyük Anafarta çizgisini ele geçirmeye ve buradan Eceabat yönüne ilerleyerek boğaz savunmasını düşürmeye karar verdi.

Bu planın başarıya ulaşabilmesi için Arıburnu ve Seddülbahir Bölgesindeki Türk kuvvetlerinin belirlenmesi gerekirdi. Anzak Kolordusunun kuzey kanadındaki 2. Avustralya tümeni bu amaçla Türk savunma cephesinin kuzey kesiminde bulunan 19.Tümen bölgesin de 6-7 Ağustos 1915 günleri harekata girişti. Fakat Mustafa Kemal’in aldığı önlemler ve bilinçli savunma nedeniyle ağır kayıplar vererek Cesaret Tepe önünde savunmaya geçmek zorunda kaldı.

Arıburnu ve Seddülbahir cephelerinde şiddetli çarpışmalar devam ederken, 06 Ağustos 1915 akşamı saat 22.00’de 10. ve 11. İngiliz Tümenleri Büyük ve Küçük Kemikli Burunlarının güney kıyılarına çıktılar. Bu tümenler 7 Ağustos 1915 günü saat üçe kadar Karakol dağı-Softa tepe, Lala baba, Tuzla gölü güneyi hattına kadar ilerlediler. Kıyıdaki Türk birliklerinin çok zayıf olmasına rağmen İngilizler bu çıkarma sırasında 1.700 kişi kaybetmişlerdir.(Eceabat Yerel Tarih Grubu, Şahin Aldoğan- Selim Meriç araştırması).

İngilizlerin Yeniden Çıkarma Hareketleri (Kuzey Bölgesi):

Buna göre General Hamilton’un planı şöyle özetlenebilir:

“Hamilton yeni gelen beş tümenin bir kısmını Arıburnu cephesi kuzeyinde kullanmak, büyük kısmını Suvla Limanına (Anafartalar Limanı) çıkararak Kocaçimen-Tekketepe hattını elde etmek ve buradan da Maydos istikametinde, Türk ordusunun gerisine doğru ilerlemek.

Bu amaçla ANZAK cephesi (Arıburnu) gizlice takviye edilecek ve bu cephenin kuzeyindeki gediğin bir müfreze tarafından tutulmasından da yararlanarak Kocaçimen’e doğru bir baskın hareketinde bulunmak.

ANZAK cephesinde baskın hareketi yapılırken, 9. Kolordu 10. ve 11.Tümenleriyle Anafartalar Körfezi’ne çıkarılarak, 10.Tümen’e Büyük Anafarta üzerinden Kocaçimen batısına, 11.Tümen ile de, Küçük Anafarta üzerinden Tekketepe’ye ilerlemek, 53.Tümen ile de bunları takip etmek.”

Arıburnu Bölgesindeki Muharebeler (Kanlısırt ve Conkbayırı Muharebeleri)

--Kanlısırt Muharebeleri Tarafların Durumu:--

Kuzey Grubu’nun Durumu:

Sazlıdere-Azmakdere arasındaki cephenin sağında (kuzeyde) 19.Tümen (72., 18., 27. ve 57. Alaylar); solunda 16.Tümen (125., 47., 48. ve 77. Alaylar) olmak üzere, mevzide bulunuyorlardı.

19.Tümen muharebe idare yeri, Düztepe güneyinde; 16.Tümen muharebe idare yeri de Adana bayırındaydı.

5.Tümen, Kurucadere koyu kuzeyiyle güneybatısı bölgesinde grup ihtiyatındaydı.

Sazlıdere kuzeyinde Binbaşı Wilmer komutasında Anafartalar Müfrezesi; güney kesimde Azmakdere, güneyindeyse Albay Kannengiesser Komutası’ndaki 9.Tümen bulunuyordu. Kuzey Grubu muharebe idare yeri, Kemalyeri’ndeydi.

ANZAK Kolordusunun Durumu :

Önceleri 1. Avustralya Tümeni ile 2. Avustralya ve Yeni Zelanda Tümenlerinden oluşan kolordusu, 3 Ağustos 1915'ten itibaren takviye edilmeye başlanmıştı.

General Birdwood komutasındaki ANZAK Kolordusu: 6 Ağustos 1915'te 1. Avustralya Tümeni (1., 2. ve 3.Tugaylar) ile 2. Avustralya -Yeni Zelanda Tümeni (4. Avustralya, 6.Yenizelanda, 1. Avustralya Tugayları); 13.İngiliz Tümeni (38., 39. ve 40. Tugaylar) ile 10.Tümen’in 29.Tugay’ı ve bir Hint Tugayından oluşuyordu.

Bu birlikler, kuzeyden itibaren şöyle düzenlenmişlerdi:

Kuvvet çoğunluğuyla Yükseksırt-Merkeztepe kesiminde olmak üzere, Çatlakdere ile Merkeztepe (dahil) arasındaki bölgede 2. Avustralya ve Yeni Zelanda Tümeni; bu tümenin güneyinde de, 1.Avustralya Tümeni mevzilenmişti.

13. İngiliz Tümeni, 29. İngiliz Tugayı ile Hint Tugayı da,geride Haintepe ve güneyinde bulunuyordu.

Takviye kuvveti olarak verilen 13. Tümen, 10. Tümen’den 29. Tugay ve 29.Hint Piyade Tugayı, 6 Ağustos sabahına kadar Arıburnu bölgesine büyük bir gizlilik içinde çıkarılmış bulunuyordu.

Böylece bu daracık alanda, 37.000 kişiyi bulan İngiliz kuvvetleri oldukça başarılı bir biçimde yerleştirilmişti.

ANZAK Kolordusunun Taarruz Planı:

6/7 Ağustos gecesi 2.Avustralya ve Yeni Zelanda Tümeni ve kolorduyu takviye eden diğer kuvvetlerle Conkbayrı’na ağırlık merkeziyle taarruz edilecekti. Bu taarruz sırasında, 1. Avustralya Tümeni, Türk Kuzey Grubu kuvvetlerinin güney kesiminden kuzeye kuvvet yardımını önlemek ve Kuzey Grubu’nun dikkatini güney kanada çekmek amacıyla Kanlısırt’a 6 Ağustos 1915 akşam üzeri bir gösteriş taarruzu yapacak, gece 2. Avustralya Tugayı’nın 6.Tabur’u da Kırmızısırt’taki Türk mevzilerine taarruz edecekti.

Kanlısırt taarruzu başarıya ulaşırsa, sabaha karşı bu iki tepe arasındaki Türk mevzilerine taarruz edilecek ve ele geçirilecekti. Bu takdirde, bütün tümen taarruza geçecek; taarruz, Karayörük deresi doğusu sırtlarına kadar sürdürülecek, başarı, Kabatepe’ye kadar uzanan kesime yayılacaktı.

Kanlısırt Muharebesi (6 Ağustos 1915):

16.Tümen’in 48. Alayı’ndan iki bölüklük bir kuvvetle 6 Ağustos 1915 saat 04.30’da İngilizlerin elindeki Süngübayırının doğusundaki mevzinin geri alınması amacıyla bir karşı taarruz düzenlenmişti. Bu karşı taarruzda, sözü edilen mevzi kesimi geri alındıysa da, İngilizlerin yoğun topçu bombardımanı ve piyade ateşleri yüzünden, barınılamayacak hale gelen mevziler boşaltıldı.

İki bölükle daha takviye edilen bir kuvvetle buraya ikinci bir taarruz yapıldıysa da sonuçsuz kaldı ve bu harekat, 450 kişiyi bulan bir kayba neden oldu.

İngilizler, saat 15.00'te başlayarak saat 16.30’a kadar şimdiye kadar görülmemiş ve gittikçe artan bir şiddetle süren kara ve gemi toplarının yoğun ve etkili ateşleri özellikle Kanlısırt’a yöneltilmişti.

Bu topçu bombardımanıyla 16.Tümen cephesine ciddi bir harekatın başlamak üzere olduğunu anlayan Kuzey Grup Komutanı, bu tümeni 5.Tümen’in 13. Alay’ı ile takviye etti.

Nitekim, 1. Avustralya Tugayı, saat 17.30’da topçu ateşlerinin geriye kaymasıyla birlikte, üç taburuyla birinci hatta, bir taburu da ihtiyatta olmak üzere, dört dalga halinde taarruza başladı.

47. Türk Alayı’na yönelik bu taarruz, Türk topçularının, tam zamanında başlattığı etkin ateşleri karşısında duraklar ve hatta geriler gibi oldu. Arkadan gelen hücum dalgalarıyla desteklenen İngiliz piyadeleri, tekrar ileriye atıldılar. Avustralyalıların bu hücumları, gerçekten yiğitçe olmuş ve Kanlısırt’ın tepeler hattı ellerine geçmişti.

Kısa süren bu kanlı ve korkunç boğuşmadan sonra arazi İngiliz ölü ve Türk şehit ve yaralılarıyla dolmuştu. Ayakta kalabilen birkaç Türk eri de, mevziler içinde boğaz boğaza boğuşup süngüleşerek, İngilizlerin ilerleme hızını kesmeye çalışmışlardır.

Nitekim, Kuzey Grup Komutanlığı Harekat Şube Müdürü Yarbay Kemal, İngilizlerin 6 Ağustos 1915’te Kanlısırt’a yönelttiği taarruz hakkında verdiği raporda, özetle şöyle demektedir.

“Saat 16.30’da İngilizler, Yükseksırtın kuzeyinde olan ve o zamana kadar Kızılhaç bayrağı altında yerleştirip gizlediği obüs toplarıyla Kanlısırt’ı gayet müthiş bir ateş altına aldı.”

İngilizler, yaklaşık 40 dakika sonra ateşi, birdenbire kesti ve piyadeleri, birbiri peşinde birkaç hat halinde hücuma geçtiler. Kanlısırt’ta yeteri kadar karşılık görmediler. Emir ve komuta bozulmuştu.

Aynı konuda 16.Tümen Komutanı Albay Rüştü de, bu taarruzla ilgili raporunda:

“Kanlısırt’a İngilizlerin yaptığı hücum hazırlığı,o ana kadar gördüğümüz bombardımanların en şiddetlisiydi. Pek mükemmel şekilde hücum cephesine toplanmış ve çok iyi idare edilmiş olan bu topçu ateşini müteakip birçok kademe ve kısımlarla hücum etti. Kanlısırt’taki Türk siperleri, tüm siperlerimiz arasında en mükemmel olanlarından biriydi. Siperlerin çoğunun üzeri kuvvetlice örtülmüştü. Ne var ki bunlar, İngilizlerin attığı yüzlerce ağır obüslerin vuruşlarına doğal olarak dayanamayarak çökmüş, erlerimizin bir çoğu diri, yaralı ve şehit olarak bu yıkıntılar altında kalmıştı.”

Böylece bunca büyük çabalarla tahkim edilen bu mevziler, diri Türk askerine bile mezar olmaktan başka bir işe yaramamıştı.

Ertesi günler İngilizlerden geri alınan bu mevzilerde, birbirlerinin boğazına sarılmış veya süngüleri birbirinin göğsüne saplanmış Türk şehitleriyle Avustralyalı ölüler bulunmuştur.

Savaştan sonra, Çanakkale mevzilerini dolaşan Alman Tarih Yazarlarından Rudolph Stratz, rastladığı görüntüleri, şöyle anlatmaktadır:

“Gelibolu Yarımadasının tamamen boşaltılmasından sonra bir siperde bulunan iki iskeletin üzerindeki üniformalarından birinin Türk askerine, diğerinin de, bir İngiliz askerine ait olduğunu gördüm. Bunlar, süngülerini birbirinin kalbine saplamış olarak siper duvarlarının dibinde bulunuyorlardı”.

İngilizlerin Kanlısırt’taki başarılarını, deniz ve kara topçusunun yoğun ve etkili ateşleri sağlamıştı.Türk karşı hücumlarını da, yine bu topçuların ateş perdesi önlüyordu.

Bununla beraber, yine de karşı hücuma kalkmada zaman kaybedilmemişti.

Önce 13. Alay’ın 3. Tabur’u ile cephe takviye edildi.

Kanlısırt’a ilerleme emri alan 13.Alay’ın diğer iki taburu, 57. Alay’ın 1.Tabur’u ile takviye edilerek, 16.Tümen Komutanı Albay Rüştü tarafından ve 13.Alay Komutanı’nın yönetiminde olarak, saat 19.00’da taarruza geçirildi.

47. Alay’ın 3.Tabur’u ile, 48.Alay’ın bazı bölükleri de bu taarruza katıldıysa da, tek bir siper dışında, İngilizler siperlerinden atılamadılar.

Kanlısırt Kuzey Grubu sol kanadının en önemli dayanak noktasıydı. İngilizlerin biraz daha ilerleyip Karayörük deresine egemen olması halinde, Kuzey Grubu cephesi yarılabilir, Kanlısırt’tan Süngü bayırı’na kadar uzanan sol kanat, geri çekilmek zorunda kalabilirdi.

Bu nedenle Kuzey Grubu Komutanı, harekete hazır durumda olan 15. Alay’a saat 18.00’de yürüyüşünü çabuklaştırarak, Kanlısırt’a ulaşmasını emretti.

Kayal(ı)tepe’deki 9.Tümen Komutanı Albay Kannengiesser’e de, Kabatepe-Kumtepe kıyılarını korumakta olan 26. Piyade Alay’ını yerinde bırakarak, 25. ve 64. Alayları ve getirebileceği topçusuyla hemen Kanlısırt doğrultusunda harekete geçmesini emretti. Ayrıca 5. Ordu’dan takviye isteğinde bulundu.

Bu öneri üzerine, ordu komutanlığı, 4.Tümen’in iki alayının Kuzey Grubu emrine gönderilmesini emretti.

Bu arada 19.Tümen’e İngilizlerin dikkatini kendi üzerine çekmesi için, Merkeztepe doğrultusunda taarruzla burayı ele geçirmesi emri verildi.

Ayrıca Kanlısırt’ı bu gece kesinlikle ele geçirmeyi isteyen Kuzey Grup Komutanı, bu amaçla 15. Piyade Alayı’nı 16.Tümen emrine verdi.

Tümen komutanının, kendisinin başına geçerek yönettiği karşı taarruz, saat 23.00’te başladı ve sabaha kadar sürdü fakat sonuçsuz kaldı. İngilizler, bir kısım siperler dışında mevzilerinden sökülüp atılamadı. Başarısızlığın en önemli nedeni, el bombası azlığıydı. İngilizler ise, hesapsız ölçüde el bombası kullanıyorlardı.

Kanlısırt’taki muharebelerde,Türk birlikleri, ağır kayıp verdiler. 47. ve 15. Alay Komutanları Binbaşı Tevfik ile Yarbay İbrahim Şükrü de bu günkü muharebeler sırasında bomba isabetiyle şehit düştüler. Bu muharebelerde, 1. Avustralya Tugayı da ağır kayıplara uğradı.

7-8 Ağustos 1915 Günü Muharebeleri:

7 Ağustos Kuzey Grubu bölgesinde kayda değer her hangi bir çarpışma olmadı.

8 Ağustos’ta İngilizlerin Conkbayırı’na yönelttiği harekat gelişme göstermeye başlamıştı. Bu durum karşısında 16.Türk Tümeni’ne bulunduğu hattı tahkim ederek, İngilizlerin ilerlemesine engel olma sı emri verildi. Tümen, 77. Alay’ı ve bölgedeki diğer kuvvetlerle birlikte Kanlısırt orta kesimine gündüz ve gece bir hücum yaptırdıysa da, bir mevzi kesiminin ele geçirilmesi dışında, önemli bir sonuca ulaşamadı. Keza İngilizlerin de, Kanlısırt’a arka arkaya yönelttikleri hücumlar, buradaki Türk birliklerince püskürtüldü.

9-10 Ağustos 1915 Muharebeleri:

16. Tümen, 12. Alay ile 9 Ağustos saat 05.00’te Kanlısırt’a cephe ve iki kanadından taarruza geçmiş ve ikinci hat siperlerini ele geçirmişti.

Tümen, 10 Ağustos'a kadar dört gece ve üç gün aralıksız taarruz etmiş ve oldukça yıpranmış ve ağır zayiat vermişti. Sürdürdüğü bu taarruzlardan vazgeçti ve bulunduğu hattı güçlendirdi.

16.Tümen, aslında kendi cephesinde giriştiği muharebelerde gösterdiği yiğitliklerle Kuzey Grubu genel cephesinin yükünü oldukça hafifletmiş, çok kritik bir doğrultuyu İngilizlere kapatmıştı.

Kanlısırt muharebelerinin en önemli özelliği, el bombalarının büyük rol almasıydı. İngilizler, bu silahı daha fazla sayıda kullandığından, hem mevzilerini korumasını, hem de Türk karşı taarruzlarını durdurmayı başarmışlardır.

Bu yüzden 6-10 Ağustos arasında Türk kayıpları 1.530’u şehit, 4.750’si yaralı olmak üzere 7.164’ü bulmuştu. Avustralyalıların kayıplarıysa, 1.700’den biraz fazlaydı.

Bu muharebelerde İngilizler, Türk birliklerini tespit ve üzerleri ne çekmeyi sağlamışlar ve 16.Tümen’i hayli yıpratmışlardır.

Kanlısırt muharebelerine İngilizlerin Tekçam (Lone Pine) Harekatı adını verdikleri bilinmektedir. İngiliz Yazar General Oglander, Tek Çam Harekatı’nı anlatırken, yazısının bir paragrafında, yaptığı özet değerlendirmede, şöyle demektedir:

“8 Ağustos 1915 sabahı muharebenin tehlikeli dönemi atlatılmıştı.Türk karşı taarruzları, birkaç gün daha sürdü. 12 Ağustos’ta muharebenin sonu açık olarak belirlenmiş, Avustralyalılar, kesin üstünlüğü elde etmişlerdi”.

Gerçekten 6 Ağustos akşamı ve gecesi Tekçam dolaylarında yapılan şiddetli çarpışmalar, ANZAK Kolordusu’nu, amacına yaklaştırmıştı.

Nitekim, Kuzey Grup Komutanı Esat Paşa, 6 Ağustos akşamı güney kanadının güvenliği için, 5.ihtiyat Tümeni’ni Tekçam’a gönderdikten başka, 9.Tümen’den iki alayı da, buraya yöneltmişti. İkinci bir emirle de bu iki alay kuzey kanada kaydırılmıştı.

Böylece bu kuvvetin, 7 Ağustos sabahı erkenden Conkbayırına yetişmesi sağlanmış oluyordu.

Conkbayırı Muharebeleri (İngiliz Kuşatma Taarruzu) Tarafların Durumları:

Yukarıda açıklandığı gibi, 16.Tümen cephesinde taarruz ve karşı taarruzlar yapılırken, 19.Tümen cephesinde de, İngilizlerin taarruza geçmesi, tüm gece boyunca 19.Tümen mevzilerine şiddetli topçu bombardımanının sürdürülmesi ve bu arada 19.Tümen’in sağ kanadındaki Ağıldere bölgesinden gelen sürekli piyade ateşleri, bu yönden de büyük çaptaki bir taarruzun başlangıcı kanısını uyandırmakta idi. Bu bakımdan 19.Tümen’in tüm kıtaları ve komutanlıkları uyarılmıştı. Ayrıca bölük, tabur ve alay ihtiyatları, harekete hazır duruma getirilmiş, cepheye yanaştırılmak suretiyle, savunma hazırlıkları arttırılmıştı.

İngiliz güçleri, yukarıda açıklandığı gibi, 4-6 Ağustos geceleri Arıburnu cephesinin kuzey kesiminde bulunan 2. Avustralya-Yeni Zelanda Tümeni, 13.Tümen’den 29.Tugay ve bir Hint Tugayı ile takviye edilmiş bulunuyordu. Kanlısırt’a karşı taarruz görevi alan 1. Avustralya Tümeni ile birlikte bu bölgedeki kuvvetlerin toplamı, 37.000 kişiyi bulmuştu.

Bunun 20.000 kişilik bölümü General Gudley emrinde olarak tasarlanan asıl taarruz için görevlendirilmiş bulunuyordu.

Conkbayırı Taarruzunun Planı ve Düzeni:

Türklerin dikkatini Kanlısırt’a çektikten sonra, General Hamilton planının ilk evresi uygulamaya konulacak ve gün doğmadan Conkbayırı güneyi-Kocaçimen bloğuna egemen olan İngilizler, Çanakkale Boğazı’na ulaşarak, boğazı kontrol eder duruma girecekti.

Bu amacı gerçekleştirmekle görevli General Godley'in, Arıburnu cephesinin kuzeyindeki Avustralya-Yeni Zelanda Tümeni, daha yukarıda açıklandığı gibi, büyük ölçüde takviye edilerek, personel sayısı 20.000'e çıkarılmıştı.

Taarruz grubu şu kuvvetlerden oluşturulmuştu: 3.Avustralya Hafif Atlı Tugayı.

39. Piyade Tugayı, 40.Piyade Tugayı, 38.Piyade Tugayı’nın 9. South Lancashire Alayı, 8.Welch Alayı, 29.Hint Piyade Tugayı.

General Godley'in planı şöyleydi: Taarruzu yapacak kuvvetler, Conkbayırı (sağ kol) ve Kocaçimen (sol kol) taarruz kolu olarak ikiye ayrılmıştı.

Tali taarruz için ayrılan General Walker Komutası’ndaki 1. Avustralya Tümeni, 1.ve 3. Avustralya hafif Atlı Tugayları ile 40. Tugay’dan iki taburdan oluşturulan kuvvetler de, Arıburnu bölgesinde cephe taarruzları yapacak, asıl kuşatma harekatına yardımcı olacaklardı.

General Godley'in emrindeki kuvvetler, aşağıdaki şekilde hareket edeceklerdi. Başlangıçta öncü kuvvetleri iki koldan ilerleyerek kıyı yakınlarındaki Türk muharebe ileri karakollarını baskınla ele geçireceklerdi. Bundan sonra, asıl taarruz kolları, ileri harekete geçeceklerdi.

Sağ taarruz kolu, Keskintepe-Şahinsırt üzerinden Conkbayırı’na, sol taarruz kolu da, Ağıldere’nin sol çatalına ulaştıktan sonra, burada iki doğrultuya ayrılacaktı. Bir kol, Damakçılık Bayırı güneyi Kayacıktepe ve Asmalıdere’yi geçerek Abdurrahman bayırına, oradan da, Kocaçimentepe’ye taarruz edecekti. Diğer kolsa, Ağıldere’nin sağ kolunu izleyerek, Çamcıkpınarı üzerinden ilerleyecek, Besimtepe’yi ele geçirecekti.

Conkbayırı Muharebelerinin Yapılışı:

Biraz yukarıda açıklanan plan gereği İngiliz hücum kuvvetlerinin öncü birlikleri, 6 Ağustos saat 22.00 sıralarında, ileri harekete başladılar.

Sağ kol öncüsü, Sazlıdere’yi geçerek, Halit ve Rıza tepesi ile Keskintepe-Pilavtepe ve Yaylatepe’deki Türk muharebe ileri kara kollarına taarruza geçti.

Sol kol yancısı durumundaki İngiliz kuvveti de, Çatlakdere’yi geçerek Damakçılık bayırına taarruza başladı.

Gece yarısından sonra alınan raporlar; İngilizlerin Ağıldere kesiminde ilerleme kaydettiğini; Pilavtepe ile Keskintepe’yi ele geçirdiğini; Halit ve Rıza tepesinin de kuşatıldığını gösteriyordu. Bundan da İngilizlerin, Sazlıdere ile Ağıldere arasından Conkbayırı’na yöneldiği anlaşılıyordu.

Ağıldere yönlerinden gelen silah seslerini değerlendiren 19.Tümen Komutanı Albay Mustafa Kemal, 7 Ağustos saat 01.00’de tüm alayların uyanık bulunmalarıyla ilgili verdiği emirde:

“Genel durum, pek önemlidir. Komutan ve subaylardan her zamandan çok uyanık ve özverili çalışma istediğini” bildirmişti.

7 Ağustos 1915 Günü Harekatı:

İngilizlerin dün akşam üzeri Kanlısırt’a yönelttiği taarruz üzerine Kuzey Grup Komutanı, saat 18.00 sıralarında 9.Tümen’e verdiği emirde, her ne kadar 25. ve 64. Alayların önce Kanlısırt’a gönderilmesini istemişse de, sonradan bu emrini değiştirmiş ve 9.Tümen’in bu alaylarını Conkbayırı’na yönelterek, Tümen Komutanı Kannengiesser’den İngilizlerin bulundukları mevzilerden geri atılmasını istemiştir.

Emir üzerine, tümen komutanı, Kemalyeri’nden 25. Alay’ı ile birlikte saat 05.00'te Kocaçimen doğrultusunda harekete geçti.

Gece yarısına kadar Sazlıdere ile Ağıldere arasındaki Türk muharebe ileri karakollarını geri atan İngilizler, sağ kol taarruz kuvvetleriyle Sazlıdere ve Çatlakdere arasından Şahinsırt’a ilerlemeye başladı. Sol kol taarruz kuvvetleriyse, Çatlakdere’den Ağıldere kesimine geçmişti.

Burada iki kola ayrılan bu kuvvetin bir kolu, Besimtepe’ye, diğer koluysa, Asmalıdere üzerinden Kocaçimen doğrultusunda taarruzunu sürdürmekteydi.

İngilizler, aynı gün sabah saat 04.00 sıralarında başlattıkları tüm topçu gücünün ateş desteğini takiben saat 04.30’da 19.Tümen’e taarruza geçti. Böyle bir taarruzu beklemekte olan tümen, İngilizlerin iki kez yinelediği bu taarruzlarını, onlara ağır kayıplar verdirerek, sonuçsuz bıraktı.

Bu sıralarda, Sazlıdere ile Çatlakdere arasından ve Ağıldere kesiminden ilerleyen İngilizler, sabaha kadar fazla bir gelişme sağlayamamıştı. Ancak saat 06.00 sıralarında, Yeni Zelanda Tugayı, bir kısım kuvvetleriyle Şahinsırt’ı ele geçirmiş, büyük kısmıyla da sırtın kuzeyindeki vadiye varabilmişti.

Bu arada 29. Hint Tugayı, Conkbayırı batısına ve kuzeyine; 4. Avustralya Tugayı da, Asmalıdere’nin güney sırtlarına ulaşmıştı. Bu sıralarda, Kocaçimen-Conkbayırı hattı boştu.

19.Tümen Komutanı, bir kısım İngiliz kuvvetinin 7 Ağustos sabahı Şahinsırt’ı ele geçirdiğini ve diğer kuvvetleriyle de, Conkbayırı’na ilerlediğini haber alınca, elindeki ihtiyat taburunu (14. Alay 1. Taburu) Kocaçimentepe'ye ve son ihtiyatı olan 72. Alay’ın iki bölüğünü de, Conkbayırı’na yöneltmişti. Düztepe dolaylarına varan bu kuvvetler, Şahinsırtı'na ulaşan İngiliz birlikleriyle çarpışmaya başladı. 14. Alay 1.Tabur Komutanı'nın durumu tümen komutanına bildirmesi üzerine, 19.Tümen Komutanı Mustafa Kemal (ATATÜRK), tabur komutanını iki bölüğüyle ne pahasına olursa olsun Conkbayırı’nı tutmasını emretti ve bu emir uygulanarak, bu iki bölük, Conkbayırı-Kurtgeçidi hattını İngilizlerden önce tutmayı başardı. 72. Alay’ın iki bölüğü de bu hattın solundaki mevzilere yerleşti.

Böylece İngilizlerin hedeflediği taarruz doğrultularını (Conkbayırı ve Kocaçimen tepeyi) ilk kapayan bu kuvvetler oldu. Bunlar, ilerlemekte olan İngiliz birlikleriyle yiğitçe muharebeye tutuştular. Bu sırada 14. Alay, bir kısmıyla Asmalıdere dolayında İngilizlere karşı direniyor, bir kısım kuvvetleriyle de üstün kuvvetler karşısında çekiliyordu. Bu arada, bu kesimdeki İngiliz birlikleri de, Conkbayırı’na tırmanıyordu. Bu durum karşısında 9. Tümen Komutanı, Conkbayırı’na ilerlemekte olan 64. ve 25. Alaylardan 25. Alayı’na, hızla Conkbayırı’na yetişmesini emrederken, 64. Alayı’na, Asmalıdere’de direnen 14. Alay’ı takviye ederek, karşı taarruza geçmesi emrini verdi. Saat 08.00 olmuştu ki, Tümen Komutanı Albay Kannengiesser yaralanmış, komutayı kurmay başkanı binbaşıya bırakmıştı. Saat 09.00’da İngilizlerin sol kanadındaki 4. Avusturalya Tugayı, karşısındaki 14. Alay’a taarruza geçtiyse de, bu alayın karşı koyması üzerine bu taarruz durduruldu.

Bu direniş karşısında İngilizler, Kocaçimen tepeye taarruzdan vazgeçmiş, Yeni Zelanda ve Hint Tugayları ile Conkbayırı’na taarruza karar vermişti. Gerçekten kara ve gemi toplarıyla 19.Tümen’in sağ kanadını Conkbayırı ve gerilerini şiddetle bombardımana başlayan İngilizler, bu topçu ateşini müteakip Conkbayırı’na taarruza geçtiler.Taarruza hedef olan buradaki 14. Alay’ın 1.Tabur’u, üstün kuvvet karşısında sarsıldı. Bu sırada Besimtepe’ye yetişerek mevziye giren Üsteğmen Besim'in dağ bataryasının etkili ateşleri ve yetişen 25. Alay’ın muharebeye katılmasıyla İngiliz birliklerinin taarruzu tümüyle durduruldu. Bu muharebede çok kayıp veren İngilizler, taarruzlarını yineleyememişler, Conkbayırı sırtlarıyla Şahinsırt’ta kalarak tahkimata başlamışlardır.

9.Tümen Komutanı Albay Kannengiesser'in yaralanmasını öğrenen 5.Ordu Komutanı, Kocaçimen kesimindeki kuvvetlerin komutasını 4.Tümen Komutanı Yarbay Cemil’e verilmesini ve Anafarta Bölgesi Komutanı Binbaşı Wilmer’in de, bu komutanlık emrine girmesini emretti. Yarbay Cemil, komutayı ele aldı. Aksama doğru 4.Tümen’in 11.Alay’ı, Kocaçimen’e geldi. 10. Alay’ı ise Kuzey Grubu ihtiyatı olarak alıkonuldu.

6/7 Ağustos gecesi Ağıldere’de baskına uğrayan 14. Alay’ın 2. Tabur’u, oldukça zayiat vererek, Asmalıdere batı sırtlarına çekilmiş ve Anafarta Müfrezesi’nden gelen 32. Alay’ın 1.Tabur’u ile takviye edilerek İngilizleri durdurmuştu. Bu sabah Abdurrahman bayırına ihtiyat olarak gönderilen 64. Alay’ın sol kanada alınarak, 25.Alay’ı takviye etmek suretiyle İngilizleri Şahinsırt’tan atması emredilmiştir.

Bu arada şu noktayı belirtmek yerinde olur ki, 9.Tümen’in iki yiğit alayı (64. ve 25. Alaylar), İngiliz taarruz planının can alıcı hedefini oluşturan Kocaçimen-Conkbayırı hattını ele geçirme amacını önleyen birlikler olmuşlardır. Nitekim, 4.Tümen’in Komutanı Yarbay Cemil, “Conkbayırı Savaşları" adlı kitabında, bu gerçek durumu şöyle yansıtmaktadır.

“Conkbayırı’nın en çetin ve kanlı boğuşmalarını 9.Tümen’in 25. Alay’ı ile 64. Alay’ı yapmıştır. Bu sırada, kıymetli iki sınıf arkadaşım 25. Alay Komutanı Yarbay Nail ile Binbaşı Mehmet Ali şehit olmuştu. 64. Alay Komutanı Yarbay Servet, daima büyük gayret ve cesaretle karşı taarruzlar yaparak İngiliz saldırılarını durdurmuştur”.

7 Ağustos’ta İngiliz General Cox'un, kendi kıtalarının dağınıklığı ve solundaki kolun da Conkbayırı'nı alamadığını görmesi üzerine, Tümen Komutanı General Godley’den emrindeki 39.Tugay’ı kullanma iznini aldı. Amacı daha büyük Türk birlikleri yetişmeden Kocaçimen-Conkbayırı hattını ele geçirmekti. Fakat o, birliklerinin muharebe alanında yaptığı bazı yanlış hareketler nedeniyle bu amacına ulaşamadı. Gerçekten bu sırada, 9.Türk Tümeni’nin alayları karşı taarruz halindeydiler. 39. İngiliz Tugayı'nın taburları 9.Tümen’in bu taarruzunu gördükleri halde, yolu şaşırdık diye dağılıp gerilere gitmişlerdi. Keza 4. Avustralya Tugayı, bugün yerinden bile kıpırdamadı. Hint Tugayı ise, geniş bir alana dağılmış ve elden çıkmıştı.

Bölgedeki olaylar bu gelişmeyi gösterirken, bu arada 7/8 Ağustos gece yarısından önce Anafarta’ya gelmiş olan Saros Grubu Komutanı Albay Fevzi telefonla 4.Tümen Komutanı’na verdiği emirde; “Yarbay Cemil'in, Kocaçimen Bölgesi Komutanı adıyla kendi emrine verilmiş olduğunu; yarın 7. ve 12.Tümenlerle (Gelibolu’dan yola çıkan) Anafartalardan İngilizlere taarruz edileceğini, Yarbay Cemil emrine 33. Piyade Alayı ile 11.Topçu Alayı’nın 5. Bataryası'nın gönderildiğini, bu bataryanın Sarıyer'e veya Dağçeşme yönüne mevzilendirileceğini” bildirdi. 4.Tümen Komutanı, Kuzey Grup Komutanlığı’ndan böyle bir emir almadığını bildirince, buna karşılık, gerekli emrin oradan da alınacağı yanıtını aldı, gerçekten 5.Ordu Komutanlığı’nın Kuzey Grubu’na gönderilen 7 Ağustos 1915 tarihli aşağıdaki emri, 8 Ağustos saat 09.00’da 4.Tümen Komutanlığı’na ulaşmıştı.

"Kocaçimen dağı dolayında Yarbay Cemil komutası’nda toplanan 9.Tümen ile diğer birlikleri ve Anafartalar Müfrezesi, Saros Grubu Komutanlığı'nda bulunan Albay Fevzi emrine verilmiş ve Conkbayırı’na hareketi için, kendisine gerekli emir ve talimat gönderilmiştir. Albay Fevzi komutasındaki bu birlikler, Anafartalar Grubu adını taşıyacaktır”. Böylece Anafartalar Grubu, Kuzey Grubu emrinden alınmış, bağımsız ve doğrudan 5.Ordu'ya bağlı bir grup komutanlığı durumuna getirilmişti.

8 Ağustos 1915 Günü Harekatı:

Bu gün saat 06.00’ya doğru bütün cephede İngiliz taarruzları ve Türk karşı taarruzları başlamış, boğuşmalar gittikçe şiddetini arttırmıştı. Bu sırada, 14. Alay’ın sağ kanadında da İngiliz taarruzlarının başlaması üzerine, 14. Alay, ihtiyattaki iki bölüklük bir kuvvetle takviye edildi. Alay, sağ kanadına yapılan hücumlarla elinden çıkan mevzileri, yaptığı karşı taarruzlarla geri aldı. İngilizlerin, 8 Ağustos sabahı 64. Alay cephesine yaptığı taarruz geri püskürtüldü. 25. Alay’ın sol kanadına yöneltilen taarruzlar da, kanlı boğuşmalar sonunda geri atılmış, ancak bir kısım İngiliz birlikleri, mevzilerini korumaktaydı.Tuttukları mevzilerden atılamayan birliklerin Conkbayırı kuzeyine doğru ilerlediği görülüyordu. Bunun üzerine, 4.Tümen Komutanı Yarbay Cemil, cepheye yetişen 33. Alay’ın 1.Tabur’u ile komutanı yaralanan 25. Alay’ı ve diğerlerini 64. Alay Komutanı emrine vererek, durumun düzeltilmesini ve İngilizlerin geri atılmasını emretti.

Biraz yukarıda açıklanmış olan 5.Ordu emriyle Anafartalar Grup Komutanlığı’na atanmış olan Albay Fevzi’ye hemen Conkbayırı’na hareketi emredilmişti. Bu sırada, Conkbayırı'ndaki taraf kuvvetleri, tepeler hattı üzerinde 25-30 metre mesafeyle birbiri karşısında bulunuyorlardı. 4.Tümen Komutanı, saat 13.00’e doğru Anafartalar Grup Komutanı Albay Fevzi'den aldığı telefon emrinde:

“Anafartalar bölgesine yaklaşmakta olan 7. ve 12.Tümenlerin, Damakçılık bayırı ve Mestantepe’ye taarruz edeceklerini, Kocaçimen bölgesinin bu taarruzları kolaylaştırması için, İngilizleri cepheden tespit etmeleri gerektiğini” bildirdi. Bu arada 33. Alay’ın 2. Tabur’u, Conkbayırı’na gönderilmiş ve İngilizlere bir karşı taarruz düzenlenmiş fakat başarılı olmamıştı. 4.Tümen Komutanı Yarbay Cemil, Conkbayırı’ndaki cephenin sol kanadını Kurtgeçidi’ne kadar çoğu 9.Tümen birliklerince tutulmuş olarak, buradaki muharebelerin en kritik döneminde, 24 saat durup dinlenmeden üstün bir yetenekle bütün İngiliz taarruzlarını durdurup geri atmayı başarmıştı.

Akşam üzeri Abdurrahman bayırına dönen 4.Tümen Komutanı, Anafartalar Grubu Komutanlığı’nın 9 Ağustos günü için verdiği emre göre düzenini almış, yorgun ve bitkin bir halde dinlenmeye çekilmişti. Kocaçimen ve Conkbayırı bölgelerindeki birliklerin Anafartalar Grubu Komutanlığı’nın emrine verilmesinden ötürü Kuzey Grup Komutanlığı, bu bölgelerde olup biten olaylardan gereğince bilgi alamaz olmuştu. Bununla beraber, bölgenin taşıdığı önemi dikkate alan Kuzey Grup Komutanı Esat Paşa, İngilizlerin Conkbayırı’na taarruzunu haber alınca, ilk önlem olarak, elindeki ihtiyat 10. Alayı, 19. Tümen emrine gönderdi. Ayrıca Güney Grup Komutanı Vehip Paşa’ dan kuvvet istedi.

Vehip Paşa, derhal Albay Ali Rıza Komutası’ndaki 8.Tümen’i (23. ve 24. Alaylar), Kuzey Grup Komutanı emrine göndermişti. 24. Alay’ı ile Conkbayırı’na yöneltilen Albay Ali Rıza’ya, buradaki birlikleri de emrine alarak, İngilizlerin bu kesimden atılması görevi verildi. Albay Ali Rıza, 8/9 Ağustos gecesi Conkbayırı’na taarruza geçtiyse de, İngilizleri buradan atamadı. 8.Tümen bölgesinde (Conkbayırı’nda), 25., 24., 64. Alaylarla 11. ve 33. Alayların bazı taburları da dahil yaklaşık toplam 12 tabur, birbirine karışmış ve ağır zayiata uğramış durumdaydılar. İste 8 Ağustos’ta bu durum yaşanırken, 19.Tümen Komutanı Albay Mustafa Kemal, Conkbayırı’ndaki bu kritik durumu belirterek Kuzey Grup Komutanlığı aracılığıyla 5.Ordu Komutanlığı’nın uyarılmasıyla ilgili Kuzey Grup Komutanlığı’na telefonla yaptığı ilginç önerisi aynen şöyledir.

8 AGUSTOS 1915

(Gizli Telefon) Kuzey Grup Komutanlığı’na;

“Conkbayırı’ndaki durumun henüz şayanı dikkat ve nazik olduğu anlaşılıyor. Bu hususta ordu komutanının ciddi surette nazarı dikkatini çekmeye aracı olmanızı, memleketin selameti adına istirham ederim”.

Bu uyarı üzerinedir ki, 19.Tümen Komutanı Kurmay Albay Mustafa Kemal aynı gün Anafartalar Grup Komutanlığı’na atanmıştır.

Emir üzerine 19.Tümen Komutanlığı Vekaletini 27. Alay Komutanı Yarbay Şefik’e bırakarak yeni görev yerine hareket eden Mustafa Kemal, 9 Ağustos’ta 4.Tümen Komutanlığı’na şu emri gönderdi.


1. Anafartalar Grup Komutanlığı’na atandım. Şimdi komutayı ele aldım.

2. 12.Tümen’in Mestantepe ve 7.Tümen’in Damakçılık bayırı doğrultusunda taarruzuna ilişkin 8 Ağustos’ta eski grup komutanlığınca taarruz emri verilmiş olduğuna göre, Kocaçimen-Conkbayırı hattında bulunan tümenler, ilkin bu taarruzu temin ve tespit edeceklerdir”.

Türk tarafında biraz yukarıda açıklanan düzenlemeler yapılırken, İngiliz birliklerinin harekatı da şöyle gelişmişti.

7/8 Ağustos gecesi Kocaçimen tepesi-Conkbayırı hattına genel taarruza geçilmesi emrini alan General Cox, taarruz kademesini dört kola (gruba) ayırdı. Onlara saat 04.15’e kadar hedeflerinin hücum mesafesine kadar yaklaşmalarını istedi. Bunlardan 4.Taarruz Kolu’nu (Grubunu) oluşturan kuzey kanattaki Tuğgeneral J. Monash’ın Tugayı, bu taarruzu Kings Own Taburu’yla 13.Tabur’un örtüsü altında 14., 15. ve 16.Taburlarıyla yapacaktı. Taburlar, saat 04.30’da hedef olarak verilen Kocaçimen tepesini ele geçireceklerdi. Gün ağarmaya başlarken, Bombatepe’ye tırmanan Avustralya Tugayına bağlı birlikler, sollarından Türk makineli tüfeklerinin ateşleriyle karşılaştılar. Böylece gelişen Türk taarruzlarıyla ağır kayıplara uğrayan 14. ve 15. Avustralya Taburları gerideki sırtlara çekildiler. Buradan bazı münferit grupların ve 16.Tabur’un koruması altında taarruz çıkış mevzinde tutunabildiler. Bu çarpışmalarda 15.Tabur hemen hemen bütün subaylarıyla 400 erini, 14.Tabur ise, sekiz subay ve 250 erini kaybetti.

Besimtepe ve kuzey kesimine taarruz eden General Cox'un 1. ve 3. Gruplarının taarruzları, yapılan takviyelere karşın gelişmemiş, sadece tepeler hattına yaklaşılabilmişti.

Sonunda, General Birdwood, taarruzun durdurularak, ertesi güne bırakılmasını emretti. Öte yandan Conkbayırı kesimindeki General Johnson'un, üç taburuyla cepheden, silah atışı ve bazı kıtalarıyla ikinci hatta olmak üzere, saat 03.30’da Conkbayırı’na yöneltilen taarruzda, İngiliz birlikleri, gün ağarırken hiç bir direnişle karşılaşmadan tepeyi ele geçirdiler. Buradan boğazın suları görülüyordu. Artık Türklerin kanadı kuşatılmaya başlamıştı. Conkbayırı’nın sağ ve solundaki Besimtepe ile Düztepe, Türklerdeydi. Bu tepelerden yapılan ateşlerle soldaki ağır zayiat veren İngiliz erleri, Sazlıdere’nin yamaçlarına sığınmışlardı.

Öteki İngiliz taburlarından birisi, 2 subay ile 47 ere düşmüş, diğeri 17 subayla 400 erini kaybetmişti. Bir diğer taburunun, bütün subay, er ve erbaşları ölmüş veya yaralanmış, 350 er de kaybedilmişti.

Bu arada Besimtepe ile Kocaçimen tepeye taarruz eden General Cox Grubu, hedeflerine ulaşamamıştı. Abdurrahman bayırında sayısı 5.000 olduğu sanılan Türk kuvvetleri, bu taarruzu durdurmayı başarmıştı.

9 Ağustos 1915 Günü Conkbayırı Muharebeleri:

Bu gün (9 Ağustos) saat 04.30’da İngiliz harp gemileri ve Arıburnu cephesi kuzeyindeki tüm kara topçusu, Kurtgeçidi-Conkbayırı hattını ve gerisini şiddetli bir bombardımana başladı. Bunu İngiliz birliklerinin saldırısı izledi. İlk saldırıda bir kısım İngiliz birlikleri, Conkbayırı kuzeyindeki doruk çizgisinde bulunan bazı Türk siperlerine kadar yanaşmayı başarmıştı. Ancak buradaki Türk birliklerinin kendi ihtiyatlarıyla yaptığı karşı taarruz sonunda İngiliz taarruzu durduruldu ve hatta geri atıldı. İngilizlerin, 19.Türk Tümeni’nin sağ kanadına yönelttiği taarruz da, başladığı yerde sinip kaldı. Bu arada evvelce Kuzey Grup ihtiyatında bırakılmış olan 23. Alay ile takviye edilen 8.Tümen’e, karşısındaki İngiliz birliklerine taarruzla onları Conkbayırı’ndan uzaklaştırması emredildi. Tümen, yeniden taarruza geçtiyse de, bir gelişme sağlayamadı.

Durumu yakından izleyen Kuzey Grup Komutanı, İngilizlerin Arıburnu’na çıkaracağı kuvvetlerle 8.Tümen cephe kesiminde girişeceği bir taarruzla durumu çok kötüye çevirebileceğini sezmekteydi. Bundan ötürü Güney Grup Komutanı kardeşi Mirliva Vehip Paşa’dan bir kez daha kuvvet isteğinde bulundu.

Vehip Paşa, son iki ihtiyat alayını (28. ve 41. Alaylar) hemen Kocadere’ye harekete geçirdi. Kuzey Grup Komutanı, tehlikeleri önleyici tedbirler almaya çalıştığı sıralarda, saat 11.30 olmuş, 8.Tümen’den hala sevindirici bir haber alamamıştı. Buna karşın, 7.Tümen Damakçılık bayırına kadar ilerlediği 12. Tümen’in, Mestan ve Pınar tepelerini İngilizlerden geri aldığı öğrenilmişti. Gerçekten, yeni Anafartalar Grup Komutanı Kurmay Albay Mustafa Kemal, bugün (9 Ağustos) Anafartalar cephe kesiminde yönettiği taarruzla Suvla’ya çıkarak doğuya doğru ilerlemekte olan İngilizleri düş kırıklığına uğratmış ve önüne katıp kıyıya doğru geri atmıştı. Bu sırada, Kuzey Grup Komutanlığı’nca 8.Tümen’e, vakit geçirmeden taarruza geçmesi emri yinelenmişse de, tümen taarruza hazırlanmakta fakat bir türlü taarruza geçmemekteydi.

Sonuçta, 5.Ordu’dan alınan bir emir gereği, Kuzey Grup Komutanlığı’nca ivedi kaydıyla 8.Tümen’e verilen bir emirle, bu tümenin, emrindeki tüm birliklerle saat 15.14’ten itibaren Anafartalar Grup Komutanlığı emrine verildiği bildirilmiştir. Böylece Kuzey Grup Komutanlığı'nın, Conkbayırı taarruzu ve 8.Tümen ile her hangi bir ilişkisi kalmamış oluyordu.

Bundan ötürü 8.Tümen’in, hazırlıklarına başladığı taarruzu ertelenmiş, Conkbayırı’na doğru yola çıkmış bulunan Anafartalar Grup Komutanı Kurmay Albay Mustafa Kemal’in vereceği yeni emirleri beklemeye başlamıştı.

9 Ağustos’ta Türk tarafındaki harekatın, yukarıda açıklandığı şekilde geliştiği bir sırada, İngilizlerin bölgedeki taarruzları şöyle düzenlenmişti.

Yukarıda değinildiği gibi, 8 Ağustos’ta Conkbayırı'nın alındığını belirten ilk haberler üzerine, General Godley, durumdan hayli umutlanmıştı. Öğleye doğru durum aydınlanmış ve cephenin hiçbir yerinde önemli sayılabilecek başarının sağlanamadığı ve hatta Johnston Tugayı’nın bile Conkbayırı sırtlarının karşı yamaçlarında, sakıncalı mevzilerde bulunduğu anlaşılmıştı.

7 Ağustos’ta geç vakit General Stopford Kolordusu’nun Mestantepe’yi ele geçirdiği ve fakat büyük kısmıyla kıyı kesiminde bulunduğu birliklerinin plajda banyo yaptıkları öğrenilmişti. Bu yüzden Kocaçimen’e yönelecek bir taarruzda, bu kolordudan bir yardım söz konusu olamazdı. General Godley, 8/9 Ağustos gecesi yapılacak topçu bombardımanından sonra, Conkbayırı’ndan kuzeye, Besimtepe’ye kadar uzanan sırtların ele geçirilmesine karar verdi. Godley’in planına göre: General Johnston birlikleri sağda, Conkbayırı güneyine; General Baldwin birlikleri ortada, 38.Tugay’la Conkbayırı’na; General Cox birlikleri solda 39. İngiliz ve 29. Hint Tugayları ile Conkbayırı kuzeyindeki Sarıtarla ile Besimtepe’ye taarruz edeceklerdi.

Kıyıya çıkan tüm topçularla donanma, saat 04.30’da hazırlık ateşine başlayacak, bütün taarruz grupları, topçu ateşinin gerilere kaydırılmasıyla saat 05.11’de taarruza geçecekti.

Bu gruplardan General Cox, iki taburla Besimtepe’ye diğer iki taburuyla Besimtepe ile Conkbayırı tepesi arasına taarruz etmeyi ve bu taarruzun cephede bulunan 39.Tugay’ın iki taburunca himaye edilmesini planladı. General Johnston da, sol kanadında bulunan General Baldwin Komutası'ndaki 38.Tugay’ın taarruzu gelişince kendi birliklerinin taarruza geçmelerini emretmiştir.

En sağdaki Otogo Taburu’yla Wellington birlikleri, gün ağarır ağarmaz taarruza geçtiyse de, Türklerin top ve makineli tüfek ateşleriyle karşılaştı. Baldwin kıtaları, hala yerlerini alamamış, Yeni Zelanda birlikleri de taarruza geçememişlerdi. En sol kanattaki kıtalar, belirlenen saatte taarruza geçmiş ve Besimtepe’yi ele geçirmişlerse de, Türk birliklerinin karşı taarruzları sonucu eski mevzilerine çekilmek zorunda kaldılar. Bu zamana kadar Türkler,Conkbayırı’nın hemen kuzeyindeki sırtları takviyeye başlamışlar ve Damakçılık bayırı üzerinden karşı taarruza geçmişlerdi. Bu çarpışmalarda, 4. Avustralya Tugayı, 126 kayıp verdi. Bu sıra da 4. Avustralya Tugayı’nın kuzey kanadındaki İngiliz birlikleri, Türk ilerleyişini durdurdu.

General Birdwood, General Godley'in, Conkbayırı-Kocaçimen hattına yönelttiği bu taarruzların başarıya ulaşamayacağını anladı ve General Johnston Tugay cephesinin yarılmaması için takviye etti. Kolordunun elinde yalnız bir ihtiyat taburu kalmıştı. Sonunda ANZAK taarruzundan vazgeçildi ve saat 09.00’da, birliklerin bulundukları yerlerde kalması,geceleyin yorgun birliklerin geri alınarak, cephenin yeniden düzenlenmesi ve General Chaw’ın buradaki birliklerin komutanlığına atandığı bildirildi.

10 Ağustos Günü Conkbayırı Muharebeleri:

Yukarda kısmen değinildiği üzere,Kurmay Albay Mustafa Kemal Komutası’nda oluşturulan Anafartalar Grubu’na Kocaçimen ve Conkbayırı kesimindeki kuvvetler de katılmış bulunuyordu. Böylece Suvla limanından doğuya uzanan geniş alana egemen olan Kocaçimen-Conkbayırı bloğunun sorumluluğu Mustafa Kemal’in omuzlarına yüklenmişti.

Her ne kadar dünkü (9 Ağustos) Anafartalar taarruzu başarıyla sonuçlanmışsa da, bununla yarımadanın güvencesi henüz sağlanmış sayılmazdı.Mustafa Kemal’in 9 Ağustos akşamı Conkbayırı’ndaki 8.Tümen karargahına geldiği zaman buradaki birliklerin durumu şöyleydi . 8.Tümen’in sol kanadında 10.Alay bulunuyor,grup emrine verilmiş olan iki alaydan 28.Alay’ın gece yarısına doğru cepheye ulaşacağı sanılıyor,41.Alay’ın ise,ne zaman katılacağı kestirilememekte idi.

Yarbay Potrich Komutası’ndaki 9.Tümen’in 64.Alay’ı,iki tabur,33.Alay’ı bir tabur halinde olup 25.Alay’ı ise dağınık,emir ve komutadan çıkmış,alay komutanı,tek başına kalmıştı.Tümen karargahı da,İngiliz topçusunun ateşleriyle darmadağınık olmuştu.

Yarbay Cemil komutasındaki 4.Tümen,ikişer taburlu iki zayıf alay (14. ve 11.Alaylar) ve 32.Alay’dan iki taburdan az bir kuvveti ile Kocaçimen kuzeyinden 7.Tümen sol kanadına kadar uzanan böl gede Abdurrahman bayırı Asmalıdere güneyindeki sırtlarda bulunuyordu.Kısaca Conkbayırı kesimindeki cepheyi koruyan 8.Tümen (23. ve 24.) Alaylar) idi.

Kurmay Albay Mustafa Kemal,10 Ağustos saat 04.30’da baskın tarzında bir taarruza karar vermişti.Diğer komutanlar ise, gelmekte olan kuvvetlerin beklenmesini öneriyorlardı.

Bu konuda Mustafa Kemal,şöyle demekteydi:

“Vakıa hakları vardı.Fakat bu başarıyı fazla kuvvete sahip olmaktan çok,elimizde bulunan kuvvete azim ve şiddet vermekle ve onları benim tasarladığım gibi kullanabilmekte görüyordum.Geçirilecek zaman,bizden çok İngilizlere yararlı olacaktı. Onun için tüm önerilere karşın,kesin olarak taarruz edecektim”.

Mustafa Kemal,yukarıdaki karar çerçevesinde 10 Ağustos’ta yapılacak taarruz için,8.Tümen Komutanı’na aldıracağı düzen hakkında gereken direktifi vermişti.

Bu direktife göre kısaca;Tüm kıtalar süngü takmış olarak, Conkbayırı güneyindeki 260 Rakımlı tepeyle Conkbayırı kuzeyini görmeye elverişli olan boyun noktasındaki birlikten saat 04.30’da havaya kaldırılacak (kamçı) kürek işaretiyle başlayacaktı.Gece gelecek 28. Alay,261 Rakımlı tepeyle Düztepe arasından taarruz edecek, 41.Alay ihtiyatta kalacaktı.

Mustafa Kemal’in bu direktifini taarruz için birliklere verdiği şu emri izledi: (kısaltılmıştır)

“1. 8.Tümen,kendine katılan taze kuvvetlerle yarın fecirle beraber Conkbayırı-Şahin sırtındaki İngilizleri geri atacak ve takip edecektir.

Diğer tümenler,hücumdan sonraki taarruzu kolaylaştıracaklardır.

2. 7. ve 12.Tümenler,bu gün ilerledikleri hatları tahkim ve elde bulunduracaklardır.”

10 Ağustos'ta yapılan Türk Taarruzu:

Hücum, planlandığı biçimde her hangi bir topçu hazırlık ateşine dayanmadan, baskın tarzında başladı. Mehmetçikler, süngülerini takmış oldukları halde, hepsi birden ok gibi siperlerinden fırladılar ve İngiliz siperlerine daldılar. Boğuşma kısa sürdü. Conkbayırı’ndaki iki İngiliz taburundan kurtulabilenler, düzensiz bir şekilde geriye çekildiler.

Sağ kanattaki 23. Alay, kaçan İngilizlerin peşine takıldı. Ağıl kesimine hücum eden Türklerle General Baldwin birlikleri arasında saatlerce süren kanlı boğuşmalar oldu. Bu boğuşmalar, buradaki süngü muharebeleri, yarımadada bu güne kadar geçen süngü muharebelerinin en korkuncu olmuştu. General Baldwin ve kurmay başkanı, bu muharebe alanında ölenler arasındaydı. Bu kanlı çarpışmalar sonunda, Ağıl kesimi ele geçirilmişti.

Soldaki 28. Alay, Şahinsırt yamaçlarına kadar ilerlediyse de, İngiliz kara ve donanma topçularının korkunç ateşleri karşısında daha fazla bir gelişme göstermedi. Şahinsırtı’nın tamamı alınamamışsa da, doğu kesimi ele geçirilmişti. 9.Tümen kıtaları da, karşısındaki İngiliz birliklerine taarruzla onları yamaçtan aşağı atmış, Çakmakpınar sırtlarını ele geçirmişti.

Kısaca, Kurmay Albay Mustafa Kemal’in yönettiği bu taarruza katılan Türk birlikleri, İngiliz donanma ve kara topçularının yoğun ve etkili ateşlerine karşın, yılgınlık göstermeksizin ilerlemiş, Besim tepe-Conkbayırı-261 Rakımlı tepe hattının 500-800 metre batısındaki sırtları ele geçirmiş ve bu hattı tahkime başlamışlardı. Öte yandan 9/10 Ağustos gecesi Kuzey Grubu emrindeki 16. Tümen tarafından Kanlısırt’a ardı ardına hücumlar yapılmış, bir kısım Türk mevzileri geri alınmıştı.

Bu muharebede, 47.Alay Komutanı Binbaşı Tevfik ile 15. Alay Komutanı Yarbay İbrahim Şükrü, en ileri hatlarda çarpışırken, şehit olmuşlardır.

Bu arada İngilizlerin 10/11 Ağustos gecesi Şahinsırt’tan yaptıkları taarruz denemesi geri atılmıştır.

Bugünkü muharebelerin en önemli anısı, İngilizlerin, şiddetle ateş altına aldığı gözetleme yerinden bir an ayrılmayan Anafartalar Grubu Komutanı Kurmay Albay Mustafa Kemal’in, İngiliz mermilerinden saçılan misketlerden birinin sağ göğsüne isabetidir. Tanrıya şükür olsun ki Türk milletinin talihine ve tarihine yön veren büyük komutanın göğsüne saplanan bu misket, sadece saatini parçalamış, bir zarar vermemişti. Mustafa Kemal bu olayı, çevresindekilere duyurmadan, harekatın gidişini gözetlemeyi yerinden sürdürmüştür.

6-10 Ağustos’ta Conkbayırı dolaylarında, aralıksız muharebelerin, olağanüstü kanlılığını kanıtlamak için iki tarafın verdiği zayiatla ilgili aşağıdaki sayılara göz atmak sanırım yeterli olacaktır.

Uyruğu Kanlısırt Conkbayırı Anafartalar 19.Tümen cephesi Ortalama toplam
Türk 6.000 9.200 3.000 1.800 20.000
İngiliz 2.000 12.000 8.400 2.600 25.000

Kısaca ve sonuç olarak denebilir ki, Anafartalar Grubu Komutanlığına atanan Kurmay Albay Mustafa Kemal, yorgun ve ağır zayiata uğrayarak, yıpranmış Türk birliklerine yeni bir ruh ve dinamizm vermiş ve onları 10 Ağustos’ta sadece süngülerini kullanarak, baskın tarzında yeniden taarruza geçirmiştir.

Çanakkale Muharebelerinin en kanlı çarpışmalarını oluşturan bu taarruz sonucu, İngiliz birlikleri geri atılmış, ağır kayıplara uğratılarak, taarruz güçlerini yitirmişler ve taraflar savunma hatlarında yerleşmişlerdir. (Birinci Dünya Harbi’nde Türk Harbi V.Cilt, Çanakkale Cephesi Harekatı, S.179-208)

Anafartalar Bölgesindeki Muharebeler:

06 Ağustos günü Alman subay Willmer, Lale Babadaki ileri postasını teftişe gitmişti. Öğleden sonra Arıburnu cephesinde başlayan müthiş topçu baraj ateşini orada işitti. Kısa zaman sonra Liman paşadan, emrindeki taburlardan birini Arıburnu’na göndermesini isteyen bir emir geldi. Ordu komutanının emrini yerine getirdikten sonra da yerinden ayrılmadı. Dürbünü ile denizi taramaya başladı. Her nedense düşman gemilerinin karşıda belirivereceği gibi bir his vardı içinde. Güneş battıktan sonra sahildeki gözcülere o gece çok dikkatli olmalarını emretti ve atına atlayarak tepedeki karargahına gitti.

Oraya henüz varmıştı ki Lale Babadan, düşmanın karaya çıkmakta olduğu haberini verdiler. Willmer hemen ordu karargahına, Arıburnu’na giden taburun geri yollanması için haber gönderdi. Ne yazık ki, Liman paşa bu isteğe zamanında cevap vermediğinden, çıkarma anında Tuzla körfezi civarındaki geniş alanı savunmak için bütün kuvvet 1.500 askerimiz ile bir Alman subaydı. Gece çok karanlık olduğundan Lale Babadaki Türkler, sahilde olup bitenleri pek anlayamadılar. Görüş imkanına sahip olsalar mutlaka daha telaşlanırlardı. Çünkü çok sayıda gemiden oluşan İngiliz filosu sahile kum gibi asker döküyordu.

Çıkartma üç bölüm halinde planlanmıştı. İlk dalgayı oluşturan ve İmroz’dan (Gökçeada) üç tugay halinde gemilere bindirilen on bin kişi, ikisi körfezin içinde, diğeri de Küçük Kemikli Burnu’nun hemen güneyine düşen göz alabildiğine düz kumsalda olmak üzere üç ayrı noktadan çıkarılıyorlardı. İkinci dalgayı oluşturan 6.000 kişi Midilli’den, 4.000 kişi de son kademeyi oluşturmak üzere Mondros’tan gelecekti.

Kemikli civarına yapılacak gerçek çıkartmayı maskelemek ve yarımadanın kuzey bölgelerindeki Türk kuvvetlerini bulundukları yerlere bağlamak amacıyla yukarı Saros’a yapılacak göstermelik çıkarmaya, başlarında Teğmen Giriparis’in bulunduğu 300 Yunan gönüllüsünden kurulu bölük görevlendirilmişti. İki İngiliz destroyeri tarafından nakledilen birlikten 160 kişi 6-7 Ağustos gece yarısına doğru karaya çıkarıldı. Yok denecek kadar bir direnişle karşılaştıkları halde Yunanlıların ateş hattındaki hareketleri istendiği gibi değildi. Korkak tutumları yüzünden, Türkler üzerinde, buraya ciddi bir çıkarma yapıldığı kanısını uyandırmakta aciz kalmışlardı. Birkaç saat sonra tekrar gemilere bindirilen birlik bir daha cepheye sevk edilmedi. 24 Ağustos’ta bu birlik görüşmeler sonunda dağıtıldı.

Gerçek çıkartmanın yapılacağı Küçük Kemikli kumsalında deniz, büyük gemilerin kıyıya çok yakın mesafeye kadar girmelerine uygun olduğundan çıkarma teknelerini çeken destroyerler kıyıya bir kaç yüz metreye kadar sokulmuş ve oralarda demirlemişti. Askerler ayakları bile ıslanmadan sahile atlayıvermişlerdi.

Lale Baba’daki Türkler karanlıkta bir şey göremedikleri için ateş edemiyorlar, böylece çıkartma müttefiklerin istediği gibi yürüyordu. Sadece uzaktan atılan bir kurşun, çıkarma yapan denizcilerden birini vurmuştu. Organize edilip dümdüz arazide içerilere doğru yola çıkarılan kollar üzerine tek tük ateş edildiyse de, az sayıdaki bu birlikler, kalabalık düşmanla baş edemeyeceklerini anlayıp geri çekilmişlerdi. İngilizler kısa zamanda geniş bir arazi parçası elde ettiler. Bundan cesaret alıp ilerlemeye başladılar.

Kitchener’in tamamen sivillerden kurulu yeni ordusuna ait askerlerin ilk kez ateş altında kalması işte bu sıralara rastladı. Karşılarında Türk’lerin bulunduğundan haberleri olmayan İngilizler Lala Baba’ya iyice yaklaşmışlardı ki, tepenin üzerinden bir işaret fişeği yükseldi ve aynı anda Yorkshire alayının iki taburu üzerine kesif bir kurşun yağmuru inmeye başladı. Yeni ordunun durumu gerçekten çok kötüydü. Tam on yedi saattir ayakları üzerindeydiler. Karanlıkta birkaç metre önlerini bile göremiyorlardı. Onlar düşmanı göremiyorlar ama birliklerinin işareti olan beyaz bandı kollarına taktıkları için mevziye yaklaştıkça Türkler onları görmeye başlamışlardı. Hemen hemen birliklerinin üçte birini kaybetmişler bazı subayları vurulmuştu. Bütün bunlara rağmen sayıca çok az olan Türkleri yerinden oynatmayı başarmışlardı. Türkler son ana kadar görevlerini yapmışlar, sonunda komutanlarının verdiği emre uyarak, arkaları çevrilmeden önce tepelere çekilmek üzere, yerlerinden ayrılıp Tuz Gölü’nün dümdüz yüzeyi üzerinden çekilmeye başlamışlardı. İngilizler ise gölün kıyısına gelince duraklamışlardı. Saatler gece yarısını gösteriyordu. Hesaplarına göre burada, körfezin iç kısmından karaya çıkmış olan birliklerle buluşmaları gerekiyordu. Sağa sola baktılar,arkadaşlarını göremeyince oldukları yere çöküp beklemeye başladılar.

Denizciler hiç bilmedikleri sularda gece yarısı manevra yapacak olmaktan doğan korkularının son derece yerinde olduğunu çok acı bir şekilde anlamışlardı. Körfezin içindeki akıntıların, tahmin ettiklerinden çok fazla oluşu bir yana, karanlık sularda hiç anlaşılamayan sivri kayalardan çok çekmişlerdi. Suların sürüklemesi yüzünden, çıkmak istedikleri yerlerden başka yerlere düştüklerinden başka, karaya oturanlar da harekatı engellemişlerdi. Saat 02.00 sularında ortaya çıkan ay donuk bir parıltıyla ortalığı aydınlatmaya başladığında uzaklarda bir karaltı görenler, buranın kendilerine bahsedilen tepe olduğunu sanarak oraya saldırıyorlardı. O anlarda, daha kuzeydeki bir başka kol Kireçtepe’ye yollanırken, bir üçüncü birlik ise kıyıda, olduğu yerde istirahata çekilmiş bulunuyordu.

Saat 04.30’da şafak atmaya başladığında ileri harekat bütün kesimlerde hızını kaybetmiş ve yürüyüş kolları duraklamış vaziyetteydi. 10 rakımlı tepenin alınmış olması bir yana, hangi yönde olduğu bile kestirilememişti. Yani rasgele alınmıştı. Bir takım başıboş birlikler, düşman zannettikleri hedeflere disiplinsiz bir şekilde ateş edip duruyor, plajlarda müthiş bir kargaşa hüküm sürüyordu. Kıyıya çıkmış olan kuvvetlerin üzerine daha o erken saatlerde bir mağlubiyet havası çökmüştü. Ancak onları yenilgiye uğratan şey yoğun Türk ateşi değil, kendi yorgunlukları, ellerindeki haritanın araziye uymayışı ve en önemlisi, karada kendilerine yön göstermesi gereken yüksek rütbeli subayların kesin bir emir vermeyişi, basiretsizliğiydi.

Saat 07.00 sularında 10 rakımlı tepeye bir hücum yapılmış ve burayı savunmakta olan yüz kadar Türk askeri mevzilerinden sökülerek geriye doğru gönderilmişti. Bunun ardından yapılması gereken şey Mestantepe’yi işgal etmek olmalıydı. Böyle yapılacak yerde, kuzeye yöneldiler.Yöneldiler ama kimse nereye gittiklerini bilmiyordu.

Saatler ilerledikçe güneşin sıcaklığı dayanılmaz bir hal alıyordu. Hemen hiç kimsenin matarasında su kalmamıştı. Kıyıya yakın yerlerde bulunanlar, subaylarını dinlemiyor, biraz serinlemek için kendini denize atıyordu.

1.500 kişilik kahraman Türk askeri, ellerindeki birkaç hovitzer sayesinde 20.000 kişilik düşman kuvvetini, zaman zaman yaptıkları taciz ateşiyle, koskoca ovanın bir yanından diğer yanına kovaladı. Bu sırada takviye kuvvetleri yola çıkmıştı, bu kuvvetler daha çabuk gelemez miydi acaba?

İngilizlerin ileri harekatı başladığında karanlık basmak üzereydi. Havanın biraz serinlemesiyle Mestantepe’ye yürüdüler. Burayı kolaylıkla işgal ettiler. Bundan sonra kendi birlikleriyle olan haberleşme ve kumanda zinciri koptu.

Willmer elindeki kuvveti Küçük Anafarta Köyü civarında toplamış, İngiliz hücumunu orada karşılamaya hazırlanmaktaydı. Ama kararsız ve koordinesiz İngilizler buna cesaret edemedi.

Liman Von Sanders, savaşların ilk üç gününde çok zor anlar yaşamıştı. 6 Ağustos akşamı, Arıburnu cephesinde Anzac’ların hücuma geçtiği ve Tuzla Körfezi’ne yeni bir çıkartma yapıldığını öğrendiğinde Gelibolu’daki karargahında bulunuyordu. Bu haber onun, önceki tahminlerinde tamamen yanılmış olduğunu ortaya koyuyordu. Derhal önlem almak gerekiyordu. Bolayır’daki ihtiyat birliği, Albay Ahmet Fevzi bey komutasındaki 7. ve 12. Tümenlerden oluşmuş XVI. Kolorduydu. Liman paşa kolorduya hazır olma emrini bildirdikten sonra, Anadolu’daki iki tümenin yarımadaya geçirilmesi emrini verdi. Bir başka birliğe de derhal Arıburnu’ndan kuzeye hareket emrini verdi.

Fevzi bey hareket emrini aldığında rahatsız ve uykudaydı. Sabahın 02.00’sinde uyandırılıp emir bildirildiğinde derhal gerekli emirleri verdi. Sabahın ilk ışıklarında yaklaşık 40-50 km.lik yürüyüş başladı. Öğleden sonra 14.00 sıralarında Fevzi Bey, Yalova Köyü’ndeki jandarma karakolunda Liman Paşa ile buluştu. Harita üzerinde durumu gözden geçirdiler. Fevzi Bey burada büyük bir hata işledi. Kuvvetlerinin Tuzla’ya yetişmesi için geçecek gerçek zamanı söyleyeceği yerde, Liman Paşa’nın hoşuna gidecek şekilde konuştu ve yürüyerek gelmekte olan askerinin o gün akşam olmadan cepheye yetişeceğini söyledi.

Fevzi Bey durumu kontrol ettikten sonra askerinin zamanında yetişemeyeceğini anladı. Çok yorgun ve perişan olan askeri cepheye sürmeyi uygun görmedi ve bütün sorumluluğu üzerine alarak ertesi gün hücuma karar verdi. Durumu karargaha bildirdi. Ertesi günü hücum kararı için Liman Paşa ile görüşmesi söylendi.

Liman Paşa bu izni vermedi. Cevabı çok kesindi. “Ne olursa olsun, verdiğim emir bugün yerine getirilecektir.” diyordu.

Her şeye rağmen Fevzi Bey, bu şartlarda hücumu tehlikeli görüyordu ve emri uygulamadı. Biraz sonra bir şifre emri geldi. Yaverin çözdüğü şifrede şöyle deniyordu.

XVI. Kolordu Kumandanı Ahmet Fevzi bey,

Anafartalar Grubu Kumandanlığına tayin edilen Mustafa Kemal Bey karargahınıza geldikten sonra emir ve kumandayı kendilerine bırakarak İstanbul’a hareketiniz rica olunur.

5. Ordu Kumandanı

Liman Von Sanders

8 Ağustos 1915 gün ve 21.45 işaretli emriyle askeri niteliklerini çok takdir ettiği ve her bakımdan güvendiği Mustafa Kemal’i Anafartalar Grup Kumandanlığına atadı. Mustafa Kemal 9 Ağustos 1915 günü saat 4.10’da Anafartalar Grup Komutanlığını ele aldı. 9 Ağustos günü yaptığı taarruzla (1. Anafartalar Muharebesi) İngiliz birliklerini kıyıya kadar attı. Ancak güney kanadında beliren tehlike üzerine 9 Ağustos akşamı 7. ve 12.Tümenlerin taarruzla ele geçirdikleri en ileri hatta savunmaya geçmelerini emrederek, 8.Tümen karargahının bulunduğu Conkbayırı bölgesine gitti ve 10 Ağustos sabahı 8.Tümeni taarruza geçirerek bu bölgedeki tehlikeli durumu da düzeltti. Böylece Anafartalar bölgesine hakim arazinin Türk birliklerinin elinde kalmasını sağlamış oldu. Bu durumda Akdeniz Seferi Kuvvetleri Komutanı General Hamilton, 10 Ağustos günü akşamı artık taarruza devam etmenin bir yararı olmayacağını düşünerek İngiliz birliklerinin savunmaya geçmelerini emretmek zorunda kaldı.

Kireçtepe Muharebeleri:(15 Ağustos 1915)

7 Ağustos’tan beri Kireçtepe’de yerleşen Gelibolu Jandarma Taburu’nun iki bölüğü, tepeyi günlerce savundular.7Ağustos’ta Karakol dağını ele geçiren İngilizler, 8 Ağustos’ta donanma ateşi desteği altında üstün kuvvetlerle taarruza geçerek Sivritepe’yi de almıştı.

Bu durum üzerine, birkaç bölükle takviye edilen Gelibolu Jandarma Taburu, İngilizlerin daha fazla ilerlemesini önleyerek, Küçüktepe-Kanlıtepe-Arslantepe-Projektörtepe çizgisine çekilip savunma için burada düzenlenmişti.

9. İngiliz Kolordu Komutanı, 14 Ağustos’ta Kireçtepe’yi ele geçirmeye karar verdi. Çünkü, Kireçtepe’nin alınmasıyla doğuya doğru ilerleyip, kuzeyden itibaren yukarı Kapanca 241 Rakımlı tepe - Kavaktepe çizgisini almak suretiyle, 12.Tümen’in kuzey kanadından kuşatılarak, Tekketepe’nin doğusuna çekilmeye zorlanması mümkün olacaktı.

7 Ağustos’tan bu yana Kireçtepe’yi yiğitçe savunan Gelibolu Jandarma Taburu, üstün İngiliz kuvvetlerinin taarruzu karşısında, çok kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kaldı ve İngilizler, Arslantepe ile Projektörtepe’yi ele geçirdi. Çekilen Türk birlikleri de, Kanlıtepe-Havantepe’de tutundular.

Kireçtepe’ye yöneltilen takviye kuvvetlerinden 39. Alay’ın bir taburu, bu sırada bölgeye yetişerek, Kanlıtepe’deki Jandarma kuvvetlerini takviye etti. İngilizler, akşam karanlığı başladığında, Arslantepe ile Kanlıtepe arasında kalmış, daha fazla ilerleyememişlerdi.

16 Ağustos 1915 Günü Muharebeleri :

5.Tümen’in, üç alayından oluşturulan bir taarruz kuvveti, 16 Ağustos saat 02.00’de İngilizlere karşı düzenlediği bir gece taarruzuyla Arslantepe’yi ele geçirdi.

Cephedeki kuvvetlerini takviye eden İngilizler de, aynı gece yaptıkları karşı taarruzda, Türk birliklerinin Kanlıtepe’ye çekilmesiyle Arslantepe'yi geri aldılar.

Bunun üzerine, 17. Alay’dan bir taburla takviye edilen 5.Tümen taarruz kuvvetinin mevzilerdeki birlikleriyle gerçekleştirdiği karşı taarruzda, Arslantepe yeniden ele geçirilmiş ve durum öğleden sonra tamamıyle Türklerin lehine dönüşmüştür. Ağır kayıplar veren İngilizler, eski mevzilerine çekilmek zorunda kaldılar.

5.Tümen muharebe idare yerine gelen Anafartalar Grup Komutanı Kurmay Albay Mustafa Kemal, durumu yakından izlemişti.

Bu sırada, Asya Grubu’ndan gelerek, 5.Tümen emrine giren iki tabur Kireçtepe’ye yöneltildi.

Böylece Kireçtepe kesiminin öneminin artması üzerine, yeni bir düzenlemeye gidildi. Ece Limanıyla ilgisi kesilen 5.Tümen, Masırlıklarla Küçük Anafarta ovası azmağı arasındaki bölgenin savunmasıyla görevlendirildi.

5.Tümen’in bu düzenlemelerine paralel olarak 5.Ordu Komutanı Liman Von Sanders de, Kireçtepe taarruzundan sonra, bir dizi tedbirlere girişti.

17 Ağustos sabahı iki taburluk bir kuvvetle girişilen bir taarruzla Kireçtepe’nin 500 m. kadar ilerisinde evvelce İngilizlerde kalan bir mevzi kesimi ele geçirildi.

Aynı gün İngilizler, saat 14.00’te bir bölük kadar kuvvetle 12.Tümen’in sol kanadına bir taarruza yeltendilerse de, geri atıldılar.

İki gün süren Kireçtepe muharebelerindeki İngilizlerin zayiatı 2.000’i, Türklerin ki ise 1.564’ü bulmuştu.

17 Ağustos’tan 21 Ağustos’a kadar İngilizlerin Anafartalar bölgesinde 12.Tümen cephesine yönelik küçük hareketler dışında, önemsenecek bir harekatı görülmedi. Bu süre içerisinde Türklerin de her hangi bir harekat etkinliğine rastlanmadı.

Özetle, 17-20 Ağustos 1915’e kadar hareketsiz geçen günlerde (birkaç küçük çapta çarpışmalar dışında), cephelerdeki birliklere çeki düzen verilmiş, Saros bölgesi, 1.Ordu Komutanlığı sorumluluğuna bırakılarak, 5.Ordu’nun kuzey yanı güvenceye alınmış, Anafartalar Grubu birliklerinin sağ kanadı Kireçtepe’den başlayarak, İsmailoğlu Tepesi-Kayacıkderesi doğu sırtları-Abdurrahman bayırı-Conkbayırı batı sırtları-Şahintepe güneyi çizgisinde savunma için düzenlenmişlerdir.

İkinci Anafartalar Muharebesi: (21 Ağustos 1915)

Sağ kanattaki İngiliz 34.Tugay’ı, 18 Ağustos’ta cepheyi ileriye almak ve arazi kazanmak için, mahdut hedefli taarruza geçti.

34.Tugay’dan bir taburla gerçekleştirilen bu taarruzda tabur 350 erini ve hemen hemen tüm subaylarını yitirdi.Taarruz sırasında 53.Tümen bu tugayın solundaki boşluğu doldurdu. Bu arada 54.Tümen de cephesini düzeltme olanağını buldu.

Bundan sonra taarruz planını hazırlamaya başladılar.

Hazırlanan bu taarruz planının ana hatları şunlardı.

  1. Taarruz, yarım saatlik topçu ateşinden sonra saat 15.00’te başlayacak,
  2. 9.Kolordu, 11.Tümen’iyle İsmailoğlu tepesi ve güneyine,
  3. 29.Tümen, Yusufçuk tepesi ve güneyine taarruz edecekti,
  4. 53. ve 54.Tümenler Sülecik’ten Kireçtepe’ye kadar olan cephede taarruzla Türkleri tespit edecekler; fırsatlardan yararlanarak arazi elde etmeye çalışacaklardı.
  5. 5. 2. Atlı Süvari Tümeni, Lalebaba kesiminde; 10.Tümen ise softatepe kesiminde ihtiyatta kalacaktı.
  6. Anzak kolordusundan Damakçılık bayırındaki dokuz taburluk bir kuvvet (3.000 kişi), Kayacıkağılı-Susak kuyusu çizgisine taarruz edecekti.
  7. 7. Bu taarruz, çeşitli cins ve çapta 85 top ve ayrıca bir zırhlı, üç kruvazör ve muhriple desteklenecekti.
  8. 10.Tümen’den takviyeli bir tugay, 11. ve 29.Tümenler hedeflerini ele geçirdikten sonra, ilerdeki birliklerin üzerinden aşarak İbrikçe dolayına kadar ilerleyip bir ileri mevzi tutacaktı.

Taarruz hazırlıklarını tamamlamış olan 9.İngiliz Kolordusu’nun karşısındaki Türk birliklerinin düzeni şöyleydi.

Kireçtepe-Kükürtlüpınar (dahil) arasında 5.Tümen; Kükürtlüpınar (hariç)-Eğrikulak (hariç) arasında 12.Tümen, Eğrikulak (dahil) Yayvantepe (dahil) arasında 7.Tümen, Yayvantepe’den Çamcak pınara kadar Abdurrahman bayırı bölgesinde 4.Tümen, Çamcak pınarından Şahintepe (dahil) ye kadar olan Conkbayırı kesiminde 8.Tümen mevzilenmişti.

Anafartalar Grubu ihtiyatı olarak 9.Tümen (iki alaylı), Turşun köy kuzeybatısı bölgesinde; 6.Tümen (iki alaylı) de, Sivli köyü bölgesinde bulunuyordu.

Çeşitli cins ve çapta olmak üzere 32 toptan oluşan Anafartalar Grubu topçu gücüyse, Kireçtepe bölgesinde mevzilenmişti.

21 Ağustos saat 14.30’da 9. İngiliz Kolordusu’nun 85 topu ve Anzak kolordusu toplarıyla karadan; Suvla Limanındaki bir zırhlı, üç kruvazör ve iki muhribin de denizden katılmalarıyla 12. ve 7.Tümen mevzilerine yoğun bir bombardıman başladı.

Türk mevzilerinin pek çoğunun, bu etkili bombardımanlar sonucu tahrip edilmesini takiben İngiliz piyadesi, saat 15.30’da önce 12. Tümen, biraz sonra da 7.Tümen cephesine taarruza geçti.

12. Tümen Cephesinde :

Yusufçuk tepesi güneyi doğrultusunda sağ kanat mevzilerini ele geçirdilerse de, etkili yan ateşimiz karşısında geri çekildiler.

86.Tugay’ları, 34.Türk Alayı'nın sol kanadındaki bir kısım Türk mevzilerini ele geçirip tutmayı başardı.

2.Süvari Tümeni’nden Mestantepe’ye ilerleyen bir tugay da, Türk direnişi karşısında geri çekilmek zorunda kaldı.

İngiliz taarruzlarının başlaması üzerine, Anafartalar Grup Komutanı tarafından ileriye sürülen 11.Süvari Alayı, saat 17.30’da 34. Türk Alayı’nın sol kanadını takviye ederek İngilizlerin bu kesimde daha fazla ilerlemesini önledi.

>İngilizler, saat 18.00’de yeniden başlattıkları çok şiddetli bir topçu ateşi desteği altında Yusufçuk tepesi doğrultusunda yeni bir taarruz başlattılar. Bu taarruzda, 34.Türk Alayı'nın sağ kanadında mevzinin bir kanadını ele geçirdilerse de, birkaç Türk ihtiyat bölüğünün karşı hücumu ile İngilizler geriye atıldılar.

7.Tümen Cephesinde;

İngiliz topçusu’nun saat 14.30’da başlattığı ateş desteği altında Anzak kolordusundan derlenen dokuz taburluk General Cox'un karma kuvveti saat 15.30’da üç kol halinde taarruza başladı.

Bu taarruzda sağ kol, Kayacıkağılı’na; diğer iki kol da, 20.Türk Alayı’nın orta ve sağ kanadına yönelmişti.

20. Alay’ın sağ kanadına taarruz eden İngilizler,Türk birliklerinin direnişi karşısında geri çekilmek zorunda kaldılar. Orta kesime taarruz eden kol da, ilerleyemeyerek durdu. Kayacıkağılı’na ilerleyen kol ise, buradaki Türk mevzilerini ele geçirdi.

Elinde hiç ihtiyat kalmayan 7.Tümen Komutanı, grup komutanlığından ivedi takviye istedi.

Bunun üzerine, grup komutan, 11.Süvari Alayı’nı dört nalla Tümen sağ kanadına gönderdi. Ayrıca Conkbayırı’ndaki 8.Tümen'den tertip edilen iki tabur da, saat 19.40'ta 7.Tümen emrine girdi.

34.Alay’ın sol kanadında İngilizlerin gündüz ele geçirmiş olduğu mevziye yöneltilen gece taarruzu, başlangıçta başarılı olmadıysa da, Türk birliklerinin sabaha karşı saat 04.30’da gerçekleştirdiği bir hücumla mevzi geri alındı, ancak bir süre sonra, İngiliz karşı hücumu ile mevzi İngilizlerin eline geçti.

Sonunda, 34.Alay’ın giriştiği karşı taarruzla bu mevzi bir daha İngilizlere verilmemek üzere geri alındı.

7.Tümen de, emrine verilen 8.Tümen taburlarından birini Kayacıkağılı bölgesinde Türk mevzilerine girmiş olan İngilizlere taarruz için ileriye yanaştırdı.

İngilizlerin bir kısmı, yaklaşan Türk erlerini görünce kendiliğinden teslim olmaya başladı. Fakat kalanların teslim olmayıp direnmeleri üzerine Türk Taburunun iki kez yaptığı taarruz sonuçsuz kaldı.

İngilizlerin 22 Ağustos sabahı Kayacıkağılı dolayındaki Türk mevzilerine karşı yönelttikleri topçu ateşi altında akşama kadar bir çok kez tekrarladıkları taarruzlar, her defasında püskürtüldüyse de, sonunda İngilizlerin eline geçen mevziler geriye alınamadı.

Kısaca 22 Ağustos’ta yapılan İkinci Anafarta taarruzlarında, 9. İngiliz Kolordusu’nun tek kazancı, Yusufçuk tepesinin batı yamaçlarında bir mevzi parçasıyla, kolordu sağ kanadında Azmakdere kuzeyine doğru küçük bir mevzi parçasından ibaretti. Böylece küçük bir kazanç için, İngilizler 6.558 kayıp vermişti.

Öte yandan 9.İngiliz Kolordu’suna yardım için, Damakçılık bayırında taarruza katılan General Cox'un taarruz kuvveti de, sadece Kayacıkağılı’nda 1.300 zayiat vermişti. Bu sayının, (Oglander’e göre 5.300 İngiliz tahkik komisyonunun raporundaysa, 8.500) olduğu anlaşılmaktadır. Türklerin zayiatıysa; 12. ve 7. Tümenlerin toplamı olarak, 2598’di.

Kayacıkağılı (Bombatepe) Muharebesi : (27 Ağustos 1915)

Türk birlikleri, İkinci Anafartalar muharebesindeki durgunluktan yararlanarak, 7.Tümen cephesinde taktik yönden önemli görülen Bombatepe’yi tahkim ederek güçlü bir direnç noktası haline getirmişti.

General Cox, Anzak Kolordusuyla 9. Kolordu’nun bağlantısını kurmada önemli bir yeri olan Bombatepe’yi bir taarruzla ele geçirmeye karar verdi. Bu taarruz için, General Cox'un emrine çeşitli birliklerden oluşturulan mürettep bir kuvvet verildi.

27 Ağustos saat 16.00’da 7.Türk Tümen cephesinde Kayacık ağılı kesimindeki Türk mevzileri, İngiliz kara ve donanma topları tarafından bir saat süreyle yoğun ateş altına alındı. Bundan sonra, Kayacıkağılı'nın kuzey ve güneyinden saat 17. 00’den itibaren üç hat halinde taarruza geçen İngiliz piyadeleri, geri püskürtüldü. Kayacıkağılı doğrultusunda taarruza geçen İngiliz birlikleriyse, Bombatepe’nin güneybatısındaki 21.Türk Alayı’nın bir kısım mevzilerini ele geçirdi. İngiliz topçusunun yoğun ateşi karşısında karşı taarruza geçilemedi. Gece yapılan karşılıklı taarruzlarda Bomba tepe’deki bazı mevziler elden ele geçti.

Bu çarpışmalarda Türk zayiatı 679, İngilizlerin 1.100’dür.

Anafartalar ve Conkbayırı savaşlarından sonra Çanakkale Cephesinde önceki günlere göre bir durgunluk olur. Bu arada Başkomutan Vekili Enver paşa Çanakkale Cephesini dolaşır. Diğer grupları ziyaret ettiği halde, Mustafa Kemal’in komuta ettiği Anafartalar grubuna uğramaz. Bunu bir onur konusu yapan Atatürk, ordu komutanı Liman Von Sanders’e istifasını sunar. Bu olay Atatürk’ün kişisel onuruna verdiği önemi göstermesi bakımından ilginçtir. Bu istifa dilekçesini alan ordu komutanının Enver paşaya yazdığı mektup ise Liman Von Sanders’in Atatürk’e verdiği değeri göstermesi bakımın dan çok daha ilginçtir.

Liman Von Sanders’in mektubu aynen şöyledir.

Ekselans Enver Paşa 17-7-1331 (30 Ekim 1915)

Osmanlı İmparatorluğu Ordusu ve Donanması Başkumandan Vekili, Zat-ı Şahanenin Yaver-i Ekremi. Ekselansınıza, Albay Mustafa Kemal Bey’in yazılı bir dilekçe ile hizmetten ayrılmasını dilemiş olduğunu bildirmekle şeref duyarım. Bu dilekçeyi destekleyemem. Çünkü Mustafa Kemal Bey’i, vatanının bu büyük savaşta hizmetlerine muhakkak surette muhtaç olduğu, çok müstesna kabiliyetli, becerikli ve cesur bir subay olarak tanıdım ve takdir ettim.

Albay Mustafa Kemal, beş ay önceki ilk karaya çıkış hareketinden beri 19. tümenin başında parlak şekilde savaşmış ve İngilizlerin Anafarta kanadında son çıkarma hareketleri esnasında müşkül bir anda kumandayı eline almak zorunda kalmıştır. Çünkü bu hususta görevlendirilmiş olan 16. Kolordu Komutanı, 17. ve 12.Tümenlerle hücuma geçmesi için verilen mükerrer emirleri yerine getirmemiştir. Albay Mustafa Kemal Bey, burada da görevini o kadar büyük bir cesaret ve iyi-açık bir tertibat ile ifa etti ki, kendisine vazifem icabı takdirimi ve şükranımı tekrar tekrar ifade ettim.

Albay Mustafa Kemal Bey ayrılmak istiyor; çünkü ekselanslarının, İmparatorluk Ordusu Baş Kumandan Vekili ve en yüksek üstünün güvenine sahip olamadığı kanısındadır. O bilhassa Ekselanslarınızın son defa burada bulundukları sırada, diğer üç grup komutanını ziyaretinizle şereflendirirken o zaman ve halen hasta olmasına rağmen kendisini aramamış olmanızdan bunun çıktığına inanıyor. Ben Albay Mustafa Kemal Bey’e ziyaretin sırf zamanın darlığı yüzünden yapılamadığını ve ekselansınızın kendisinin hizmetlerini her halde takdir ettiklerini ifade ettim.

Şimdilik ilişikte sunmadığım ayrılma dilekçesini, ekselanslarınızın güvenini belirtmek suretiyle reddetmek lütfunda bulunmalarını rica ediyorum.

Ekselanslarınızın en derin hürmetkarı

Liman Von Sanders

Bunun üzerine Enver paşa, Atatürk’e şu telgrafı çeker.

Anafartalar Grubu Kumandanı

Miralay Mustafa Kemal Bey’e

Zata Mahsustur.

Rahatsızlığınızı işittim, müteessir oldum. Son defaki Çanakkale’ yi ziyaretimde muhtelif mevazii (mevzileri) görmek istediğimden sizi ziyarete vakit kalmamıştı. İnşallah yakında tamamen kesb-i afiyet eyler ve bugüne kadar olduğu gibi kumanda ettiğiniz kıtaatın başın da muaffakiyetle ifayı vazife eylersiniz.

Enver

Ayrıca Liman Paşa’ya da şu telgrafı gönderir.

“Liman Paşa Hazretlerine Mahrem. Zata Mahsustur.

Tahrirat-ı Samilerini (yüce yazılarınızı) aldım. Arzu-i devletleri vechile Mustafa Kemal Bey’e yazdım.

Enver

Enver Paşanın telgrafına Atatürk şu cevabı verir.

Başkumandan Vekili Enver Paşa Hazretlerine

Zata Mahsustur.

Rahatsızlığımdan dolayı iltifat ve teveccühatı samilerine arz-ı teşekküratı mahsusa eylerim. Bendenizi an-karip (yakında) hudusu (çıkması) memul vekayi için izhar olunan kuvvetin başında da bulundurarak zat-ı devletlerine daha büyük hidemat (hizmetler) ifasına mazhariyete taltif buyuracağınızdan eminim.

Anafartalar Grubu Kumandanı 21 Eylül 331

Miralay Kemal (4 Kasım 1915)

(Kazım Orbay’ın T.T. Kurumunca satın alınan evrakı)

Atatürk’ün yakında çıkması beklenen olaylar sözüyle neyi kast etmiş olduğunu bilmiyoruz.Yalnız o günlerde ilgili Türk karargahlarında müttefiklerin kış gelmeden Gelibolu’dan çekilecekleri kanısı ağır basıyordu. Çünkü yedi aydır bir ilerleme kaydedemeyen birliklerin, kış aylarında taarruza devamın daha güç olacağı gibi, bu birliklerin kışın kötü havalarda denizden ikmalinin de çok zor olacağı düşünülmektedir. Nitekim öyle olmuş, Ocak 1916 başında müttefikler Gelibolu Yarımadası’nı tamamen boşaltmışlardır.

İşte Atatürk o günlerde devamlı olarak karşı taarruz yapılmasını, düşmanın elini kolunu sallayarak çekilmesine fırsat verilmemesini önermekte ve savunmaktadır. Fakat ordu komutanı düşman gemilerinin açacağı yoğun topçu ateşi karşısında ağır kayıplar verilebileceğini ileri sürerek kabul etmemektedir.

Gerek bu karşı taarruz önerisinin reddi, gerekse yapılan bir emir komuta değişikliği ile kendisinin vekalet etmekte olduğu 16. Kolordu Komutanlığına bir Alman subayının atanması ve bu Alman subayı emrinde, kolordu komutanlığı yetkisiyle de olsa, bir grup komutanı seviyesine düşürülmesi Atatürk’ü çok üzmüş ve ikinci kez istifa dilekçesini vermiştir.

Mustafa Kemal’i çok takdir eden ordu komutanı Liman Von Sanders, bu kez de araya girdi, dilekçeyi geri aldırdı ve Atatürk’ün bir ay hava değişimi ile İstanbul’a gitmesini sağladı.

Atatürk, anılarında bu ayrılış olayını, nedenlerine hiç değinmeden kısaca;

“10 Aralık 1915’te sağlık durumum dolayısıyla grubun emir ve komutasını 5.Kolordu Kumandanı Mirliva Fevzi Paşa’ya (Mareşal Fevzi Çakmak) bırakarak ayrıldım”. Şeklinde ifade eder.[14]

Atatürk’ün 19.Tümen ve Anafartalar Grup Komutanı olarak Çanakkale Savaşlarında kazanmış olduğu başarılar, sadece Osmanlı başkentini işgalden kurtarmakla kalmamış, harbin akışını değiştirmiştir. Rusya, müttefikleri tarafından desteklenemediğinden Çarlık çökmüş, yerine kısa bir aradan sonra komünist rejim kurulmuştur. Savaş uzamış, dört yıl süren savaşta ağır kayıplar veren galip devletler de çok yorgun ve perişan duruma düşmüşlerdir. Çarlığın çökmesi, galip devletlerin yorgunluğu, güçsüzlüğü savaşın başında Osmanlı İmparatorluğunun geleceği hakkında düşündüklerini gerçekleştirmelerine engel olmuştur.

Atatürk’ün bu başarısını İngiliz Resmi Harp Tarihi şöyle dile getirmektedir.

“Liman Von Sanders’in, bugün Türkiye’yi idare etmekte olan ve o zaman bir tümen komutanlığında bulunan geleceğin adamından aldığı kuvvet ve ilhamın yüksek kıymetine paha biçmek imkansızdır.

Anzak kolordusunun 25 Nisanda ilk çıkarma gününde hedefine ulaşamayışının en birinci nedeni bu subayın bizzat varlığı ve duruma hakim olmasıdır. Onun burada gösterdiği yüksek cesaretli hareketlerdir ki, 9. Kolordunun ilerlemesine engel olmuş ve durdurmuştur. 24 saat sonra bizzat yaptığı keşiften sonra Conkbayırı’nda çok parlak şekilde yaptığı karşı taarruz sonunda, Türkler Sarıbayır Sırtları üzerinde zapt edilmesi olanaksız bir mevziiye yerleştiler. Tarihte bir tümen komutanının üç değişik yerde duruma hakim olarak yalnız bir savaşın gidişine değil, aynı zamanda bir seferin sonucuna, belki bir milletin geleceğine etki edecek işler yapmasına nadiren rastlanır”.

Müttefiklerin geri çekilmesi :

Havaların serinlemesiyle askerlerin sağlığı da düzelmişti. Su sıkıntısı giderilmiş, herkese yetecek kadar yiyecek temin edilmeye başlanmıştı. Bu olayda gittikçe daha iyi organize olmanın rolü olduğu kadar, asker sayısının azalmasının da rolü vardır. Kasım sonuna kadar tahliye konusu hemen hemen kimseyi düşündürmemiş, arada sırada çıkan söylentiler ciddiye alınmamıştı. Ancak Aralık başından itibaren Arıburnu ve Tuzla cephelerindeki askerler bazı durumların farkına varmağa başladılar. Örneğin en basit rahatsızlıklarla viziteye çıkanlar tedavi görecekleri yerde hemen adalara gönderiliyor ve bir daha kendilerinden haber alınamıyordu. Bazen bütün bir bölük veya tabur, dinlenmek için alınıp götürülüyor, yerine ne kendisi, nede yenisi geliyordu. Bu olaylar genel bir çekilmenin yaklaştığını düşündürüyordu.

Tahliye konusu aslında çok büyük bir problemdi. Artık birleşmeye yüz tutan Tuzla-Arıburnu köprübaşında tam 83.000 asker, 5.000 baş hayvan, çeşitli olmak üzere 2.000 kadar araç, 200 top, çok miktarda cephane ve ikmal malzemesi vardı. Bütün bu kuvvet ve malzemeyi bir gecede çekip almağa ne zaman yeterdi, ne de donanmanın araçları. Dolayısıyla boşaltma işleminin gizli gizli bir kaç gecede yapılması gerekiyordu.

En sonunda kabul edilen plan, General Birdwood’un kurmay heyetinde çalışmakta olan Albay Aspinall ile Avustralyalı Yarbay White’ın ortak planıydı. Her gece belli bir miktar asker çekmek yoluyla gerçekleştirilecek olan planın tek zayıf tarafı, son anlarda çok az kişinin kalacak olmasıydı. Havanın aniden bozması veya Türklerin son dakikada işi fark etmeleri çekilme harekatının korkunç bir şekilde sonuçlanmasına neden olabilirdi. Ancak bu plan kabul edilmişti.

Önce adalarda küçük teknelerden oluşan bir filo toplandı. Mısır’da yaralılar için 12.000 yataklı bir hastane ve 56 tekne de hastane gemisi olarak kullanılmak üzere hazırlandı. Bunlardan küçük olanları yaralıları Mısır’a götürecek, Mauretanio, Acquitania ve Britannic gibi transatlantikler ise doğrudan doğruya İngiltere’ye gideceklerdi.

12 Aralık günü Anzak ve Tuzla’daki müttefik askerlerine, çok kısa bir zamanda yarımadadan ayrılacakları haberi ilk kez resmen verildi. Aralığın ikinci haftasında çekilmenin ilk bölümü başladı. Her gece karanlıkla birlikte birçok tekne yanaşıyor, askeri birliklerle bunların ağırlıkları sabaha kadar yükleniyor, erkenden ayrılıyorlardı. Böylece kimse fark etmiyordu.

Türk gözcülerinin fark etmemesi için her sabah boş cephane sandıklarını katırların sırtında tepelere doğru götürüyorlardı. Bir başka tedbir de geceleri tüm ateş kesiliyor, bir tek mermi bile yakılmıyordu. Böylece Türk askerini duruma alıştırıyorlardı. 15 Aralık akşamından itibaren tahliye harekatı iyice hızlandırıldı, küçük gemiler yetmediğinden savaş gemileri bile bu amaçla kullanılmağa başlandı. Diğer yandan ağırlıklar imha edilmek üzere hazır durumda bekletiliyordu.

18 Aralık sabahına kadar 40.000 asker, silahlarıyla birlikte Yarımadadan ayrılmış bulunuyordu. Anzak ve Tuzla’da kalan diğer 40.000 kişinin yarısı 19 Aralık Cumartesi, son yarısı da Pazar gecesi götürülecekti. Burada bütün bunlar olup biterken, 20 km. güneyde, Seddülbahir cephesindeki askerlerin hiçbir şeyden haberi yoktu. Son hazırlıklar gözden geçirildi. Conkbayırı’ndaki Türk siperlerinin altına doğru önceden kazılmış olan lağımın içine bir ton kadar dinamit yerleştirilerek, zamanı geldiğinde patlamaya hazır hale getirildi. Siperlerden aşağı inen yollara ve civarına mayınlar yerleştirildi.

Çok yakın olan Türk siperlerinden, Anzak mevzilerinin boşaltılmış olduğu hemen anlaşılmasın diye İngilizlere has sinsice tedbirler arasında, sonradan kendi kendine ateş edecek olan tüfekler de bulunuyordu. Bu tüfekler şöyle düzenlenmişti. Önce tüfek sıkı sıkıya bir yere konuşlandırılıyor ve tetiğine bir ip bağlanıyordu. Bu ipin ucunda boş bir konserve tenekesi vardı. Bu tenekenin tam üzerine, altında küçük bir delik bulunan su dolu başka bir teneke yerleştirilmekteydi. Damlaya damlaya aşağıdaki tenekeyi dolduran su, alttakini yeteri kadar ağırlaştırdığında tetik düşüyor ve silah ateşleniyordu. Bunun mum aleviyle çalışan başka bir versiyonu da vardı. Böylece siperler tamamen boşaltıldıktan yarım saat sonra yer yer silah sesleri duyulacaktı. Cumartesi günü bu gibi çalışmalarla geçti ve o gece 20. 000 kişi daha hiç olaysız gemilere binip Yarımada’dan ayrıldı.

Pazar sabahı Türkler yoğun bir topçu ateşine başladılar. Bu kez kullanılan mermiler daha değişikti. Almanya’dan yeni mermiler gelmişti. Boşaltma galiba tam zamanında yapılmaktaydı. Bu ateşe savaş gemilerinden ve karada kalmış olan birkaç bataryadan karşılık verildi. Günün kalan kısmı sinir savaşı içinde geçti.

Tuzla ve Anzak köprübaşlarında kalmış olan 20.000 asker, şu anda Türklere karşı çok savunmasızdı. Öğleden sonra görevliler götüremeyecekleri hayvanları öldürdüler. Beş milyon atımlık mermiyi yiyecek ve içkileri denize attılar. Akşam saat 17.00’de hava kararmaya başladı. Akşamla birlikte sis bastırdı. Bu çok işlerine yarayacaktı. Az sonra incecik bir yağmur da çiselemeye başladı. Ortalığa mutlak bir sessizlik çökmüştü. Tekneler gizlice sahile yanaştı.Kimse çıt çıkarmıyor, sigara içmiyor, bir an önce bu cehennemden kurtulmaya çalışıyordu. Anzak hatlarında saat 20.00’de 1.500 kişi kalmıştı. Saat 03.00’te son kalanlar çekilmeğe başlamış ve lağımın fitilini de ateşlemişti. Saat tam 04.10’da bazı malzemeleri ateşe vererek gemiler ayrılmaya başladı.Tam bu sırada Conkbayırı’ndaki lağımın büyük bir sarsıntıyla infilak ettiği duyuldu. Sabahın ilk ışıklarıyla tepeler kızıla boyandı, kapkara bir duman sütunu göğe yükseldi. En son tekne Komodor Unwin komutasında 05.10’da ayrıldı.Teknelerdeki asker ve subaylar gururu kırık, yenik ve perişan bir şekilde çekilmenin verdiği eziklikle Çanakkale’den ayrıldılar.

Şimdi sıra Seddülbahirdeki boşaltmaya gelmişti. 01 Ocak 1915’ ten itibaren burasının da tahliyesine başlandı. Mevzilerinden ilk alınanlar Fransızlardı. Çekilme büyük gizlilik içinde yapılıyordu. İngilizlerin en korktuğu şey esir düşmekti. Çünkü ortalıkta "Türkler esirleri sünnet ediyor" rivayeti dolaşıyordu ki, İngilizlerin de bundan ödü kopuyordu.

08 Ocak günü karada sadece 17.000 müttefik askeri kalmış bulunuyordu.Tuzla ve Arıburnundaki çekilme hileleri burada da uygulandı. Saat 03.45’te General Maude’nin de içinde bulunduğu son tekne de hareket etti. Savaş bir daha Gelibolu Yarımadası’na dönmedi.Türk tümenleri de yavaş yavaş diğer cephelere gönderildiler.

ÇANAKKALE SAVAŞLARININ SONUÇLARI

Bu savaşların bizim açımızdan önemini şöyle özetleyebiliriz.

Boğazlar geçilemeyince, başkent İstanbul’un ele geçirilip Osmanlı Devleti’nin savaş dışı bırakılması ve I.Dünya Savaşının bitişi en az iki yıl daha gecikmiştir. Savaşa fiilen katılan devletlerin, bir yıl boyunca Gelibolu Yarımadası bölgesinde çok sayıda asker ve deniz kuvveti bulundurmak zorunda kalışları ve verilen büyük kayıplar savaşın genel seyrini etkilemiştir. Belgelerden öğrendiğimize göre savaşın devam ettiği bir yılı aşkın süre içinde yaklaşık bir milyon asker bu cephede tutulmak zorunda kalmıştır.

Daha çok kısa bir süre önce, Balkan Savaşlarında yenilgiye uğrayan Türk Orduları, Çanakkale’de gösterdikleri başarıyla sadece cesaret ve kahramanlık bakımından değil, askeri sevk ve idare yeteneğinin de en seçkin örneklerini vermiş ve kanıtlamıştır. Türk askeri ve komutanlarının yok olmaya yüz tutan prestiji, ünü ve moral gücü bu savaşlar sırasında yeniden ve hızla yükselmiştir. Bu husus I. Dünya Savaşı’nın bitiminden hemen sonra başlatacağımız Bağımsızlık Savaşımızın başarıyla sonuçlanmasında önemli bir unsur olacaktır.

Çanakkale’de kazanılan zaferler, İstanbul’daki hükümetlerin, o sıralar iyice sarsılıp zayıflamaya yüz tutan prestijini de düzeltip, güçlendirerek iktidarda kalış sürelerini uzatmıştır. İngiltere ve Fransa’nın savaşın başından beri bekledikleri hükümet değişikliği olmamıştır.Almanya’nın Osmanlı İmparatorluğunda var olan nüfuzu, bu zaferler sonunda daha da artmıştır.

Bu savaşlar boyunca verdiğimiz insan kaybı, diğer cephelerde verdiklerimize kıyasla çok daha fazla olmuştur. İnsan gücü açısından yaratılan bu boşluk sadece I. Dünya savaşı sırasında değil, Milli Mücadele sonuna kadar dahi doldurulamayacaktır

Çanakkale Savaşlarına sahne olan Gelibolu Yarımadası gibi daracık bir toprak parçasında Türk Ulusu, binlerce aydınını-okumuşunu yitirmiştir. Çanakkale cephesi başta olmak üzere, I. Dünya savaşı boyunca tüm cephelerde verdiğimiz yetişkin insan gücümüz ve beyin kaybımızın olumsuz etkileri bu savaşların bitiminden çok sonra bile hissedilecektir. Özellikle 1923’te Cumhuriyetin kurulmasından sonra başlatılan reformlar süresince, yetişmiş eleman ve kadro eksikliği (ve iki kuşak arasındaki boşluk) kendisini çok güçlü bir şekilde hissettirmiştir.Yakın tarihimizin henüz yeterince araştırılıp, dökümü yapılmamış olan bu bir yıllık döneminde 100.000’den fazla öğretmen, mülkiyeli, tıbbiyeli ve Türk ocaklarında yetişmiş okur-yazar yitirdiğimiz tahmin edilmektedir. Tek başına bu rakam bile bize konunun önemini açıkça göstermektedir.

Öte yandan Çanakkale Savaşları, dünyaya Türk’ün tükendiği sanılan gücünün henüz tükenmediğini, koşullar ne kadar zor olursa olsun bu ulusun daha çok şeyler başarabilecek güç ve inanca sahip olduğunu göstermesi bakımından çok önemlidir.

Karşımızdakiler, bir devletin çöküşü ile milletin inanç gücü çöküşünün farklı şeyler olduğunu burada anlamışlardır. Ulusal Bağımsızlık Ruhunun ilk meşalelerinin burada yakıldığını, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk temel taşlarının burada konduğunu söylemek abartma sayılmamalıdır.

Bu savaşların belki de en önemli sonucu Türk Ulusuna Mustafa Kemal’i kazandırmış olmasıdır. Onun cesaret, azim, kararlılık ve komuta yeteneği, ileri görüşü gibi üstün özellikleri, ilk kez Anafartalarda, Conkbayırı’nda ve Kocaçimen Tepede herkesin ve milletin dikkatini çekecektir. Çanakkale Savaşlarından çok sonra, Milli Mücadele yıllarının başlangıcında Mustafa Kemal, saray tarafından azledilip, hakkında ölüm fermanı çıkartıldığında, üniformalarını çıkarttığı zaman bile, karşısında kendine bağlı, inanmış bir lider olarak benimsemiş bir ordu ve millet bulduysa, bunda kuşkusuz Çanakkale Savaşlarındaki üstün başarılarının payı olmuştur. Yukarıda da belirttiğim gibi, Çanakkale Savaşlarının bulunduğumuz bölge ve genelde dünya uluslararası politikası ve diplomasi tarihi açısından da çok önemli sonuçları olmuştur.

Bunları da şöyle özetleyebiliriz.

Çanakkale Boğazı 1915’te geçilemeyip, Osmanlı İmparatorluğu ilk elde savaş dışı bırakılamayınca, Almanya’nın güneydoğudan kuşatılıp yeni bir cephede daha savaşmak zorunda bırakılarak, kısa sürede teslim olması mümkün olmamıştır. Dünya savaşının en az iki yıl daha uzaması kaçınılmaz olmuştur. Çünkü bir yıl gibi uzun bir süre, İngiltere ve Fransa burada büyük bir donanma ve asker gücü bulundurmak ve ağır kayıplar vermek zorunda kalınca, Almanya’nın batı cephesindeki yükü çok hafiflemiş ve direnme gücü çok artmıştır.

Boğazlar geçilemeyince İngiltere ve Fransa askeri, siyasi ve iktisadi bakımlardan zor şartlarda savaşı sürdüren müttefikleri Rusya’nın yardımına koşamayacak, zincirin son halkası olan bağ, I. Dünya Savaşı sonuna kadar kurulamayacaktır. Bu durum ise, bir yandan Rusya’nın Avrupa’ya satmak zorunda olduğu en önemli gelir kaynağı olan buğdayın elinde kalmasına ve ülkenin mali sıkıntılarının iyice artmasına; diğer yandan bu ülkeye müttefiklerinin silah ve cephane yardımı yapmalarını da engelleyip, Rusya’nın karşı karşıya kaldığı askeri sorunlarının daha da güçleşmesine yol açacaktır. İşte 1917 Ekiminde patlak veren devrim, Çarlık yönetimini böyle güç bir ortamda yakalayarak, kolayca devrilmesine yol açacaktır.

Boğazların kapatılıp, I. Dünya savaşı sonuna kadar da açılmayışı, dünya ticaretini de olumsuz yönde etkilemiştir. Boğazların kapatılmasıyla Karadeniz’de mahsur kalan çeşitli devletlere ait ticaret gemilerinin sayısı 129, toplam tonajı ise 350.000’dir.

Çanakkale Savaşları sırasında, İngiltere ve Fransa’nın kısa süre de başarıya ulaşamamaları, I. Dünya Savaşına henüz katılmamış Balkan Devletlerinin tutumlarını farklı şekilde etkilemiştir. Bu devletlerden Bulgaristan Almanya yanında yer alırken Romanya, İtalya ve Yunanistan bir süre daha savaş dışı kalma siyasetini yürütebileceklerdir. Kuşkusuz bu durum savaşın Avrupa’daki genel seyri üzerinde etki yapacaktır. Diğer taraftan boğaz kolay geçilemeyince İngiltere hükümeti savaşın başından beri yaptığı, Japonya’dan Çanakkale’ye asker ve donanma yollama taleplerini de arttıracaktır. Ancak Japonya, İngiltere’nin bu isteğini çeşitli nedenler ileri sürerek kabul etmeyecektir. Çanakkale Boğazı’nın güçlü İngiliz ve Fransız donanmaları tarafından geçilemeyişi, bu ülkelerin askeri ve siyasi prestijini olumsuz olarak etkileyecek, özellikle İngiltere’nin denizlerdeki üs tünlüğünün “tartışılmaz” olmadığını kanıtlayacaktır. Bunun önemli bir etkisi ise, Afrika’dan Asya’nın en ücra köşelerine kadar yayılan çok geniş bir alanda ve çoğu da İngiltere ve Fransa’nın sömürgeleri olan ülkelerde yaşayan müslüman uluslar üzerinde bağımsızlık akımlarının ilk tohumları böylece ekilmiştir. Bu da bilindiği gibi dünya siyasi haritasının şeklini değiştirecek bir gelişmeye neden olacaktır. Resmi belgelerden anlaşılacağı gibi İngiliz hükümeti, Türk’lerin Çanakkale’de gösterdikleri başarıların etkilerinden daha o sıralar da endişe edecek ve İskenderiye’ye yapılacak ayrı bir çıkarma ile prestijini kurtarma yolunu düşünecektir.

Çanakkale Savaşları’nın bir diğer ilginç etkisi de, İsrail’in kuruluşuna varacak gelişmelerde olmuştur. Dünya Siyonist hareketi liderlerinden olan Vladimir Eugeuenic JABOTINSKI “Gelibolu’daki gönüllü Yahudi Birliğinin Hikayesi” adlı belgesel eserinde bu hususu açık bir şekilde belirtmektedir: “Gelibolu’ya yolladığımız 600 kadar gönüllü Yahudi askerinin savaşlar sırasında gösterdiği üstün gayret ve başarı, davamızın dünyaya tanıtılması ve dikkate alınması bakımından çok yararlı olmuştur. Eğer ben, Siyonizmi ve Yahudilere bir yurt verilmesi konusunu İngiliz yöneticilerine anlatıp, desteklerini kazanabildiysem, bunda birliklerimizin gösterdiği başarı ve verdiğimiz insan kaybının rolü çoktur”. Nitekim, Çanakkale Savaşlarından kısa bir süre sonra 02 Kasım 1917’de kabul edilen “Belfour Bildirisi”, bugünkü İsrail Devleti’nin kurulmasına varan gelişmeler içinde önemli bir dönüm noktası olmuştur.[15]

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI "TÜRK HAVA HAREKATI" ÇANAKKALE CEPHESİ

1)Tarafların kuvvetleri

a)Türk Kuvvetleri:

Çanakkale Boğazını savunacak olan 5.Türk Ordusu, düşmanın yapacağı hareketlere karşı koyacak şekilde büyük kısmı ile Gelibolu ve Çanakkale bölgelerinde konuşlanmış bulunuyordu. Almanya'dan gelen dört uçaktan üçü Başkomutanlık Vekaleti'nin emri ile Çanakkale Boğazı'na gönderildi. Bu uçaklar Çanakkale'deki alana inerek Müstahkem Mevki Komutanı'nın emrine girdiler.

b) İtilaf Devletleri Kuvvetleri:

16 muharebe, bir uçak ana gemisi, iki kruvazör, muhrip, mayın arama ve tarama gemilerinden ibaretti. Ayrıca, Limni adasında İngiliz ve Fransızlardan karma büyük bir kara kuvveti toplanmıştı. Bozcaada'da bulunan Ark Royal uçak ana gemisinde iki kara Sopwith ile üçü Short olmak üzere toplam beş uçak vardı.

2)Çanakkale'ye Gönderilen Türk Uçaklarının Harekat ve Faaliyetleri:

25 Ağustos 1914'de Üsteğmen Fazıl'ın uçtuğu bir deniz uçağı Nara'daki alana indi. Uçağın gelmesi ile boğaz dışında, Bozcaada ve Limni adasındaki İngiliz deniz ve diğer kuvvetleri ile tesislerinin havadan keşfedilmesi için gerekli hazırlıklara başlanmıştı.

5 Eylül 1914'de Bozcaada ve Limni doğrultusunda yapılan hava keşfinde, boğazın 10 mil açığında Tavşan adalarının kuzey-batısında Basiliks sınıfından iki İngiliz muhribinin boğazdan çıkan iki nakliye gemisini durdurmuş olduğu, Gökçeada istikametinde bulunan Veymouth kruvazörünün uçağı görür görmez seyre başladığı ve Limni yönünde Defence tipinden bir kruvazörün daha bulunduğu tespit edilmişti. Yapılan bu ilk hava keşfi ile İngiliz deniz kuvvetlerinin boğaz dışında devriye gezdiği ve boğaza giren-çıkan gemileri kontrol ettikleri anlaşılmıştı.

10 Eylül 1914'de yapılan hava keşfinde, bundan önceki keşifte tespit edilen İngiliz gemilerinin boğazın ortalama 25 mil açığında dolaşmakta olduğu ve Defence kruvazörünün grandy direğinde amiral forsunun çekildiği görülmüş, sert bir havada Mondros limanına giden uçak, iç limana varamadan dış limandan geri dönmek zorunda kalmıştı. Dış limanda hiç bir deniz kuvveti göremeyen uçak dönüşte önden aldığı şiddetli rüzgar yüzünden sürati azalarak boğaz girişine beş mil kala benzini bittiğinden denize inmek zorunda kalmış ve o civarda bekleyen Draç torpitosu tarafından yedeğe alınarak üsse getirilmişti.

2 Ekim 1914'de yapılan hava keşfinde, Bozcaada'nın batı ve güneyin de İngiliz ve Fransızlara ait dört muhrip, iki kruvazör, iki muharebe gemisi, iki denizaltı, iki kömür gemisi ve bir yatın demirli olarak bulunduğu; Bozcaada'nın doğusunda ve Mermer burnu dolaylarında iki İngiliz muhribinin dolaşmakta olduğu görülmüştü.

14-19 Ekim 1914 günleri yapılan hava keşifleri ile İngiliz deniz kuvvetlerinde azalma olmadığı ve bu kuvvetlere bazı şilep ve nakliye Gemilerinin katıldığı görülmüş ve bu keşiflerden elde edilen bilgilere göre: İngiliz ve Fransızların Bozcaada ve dolaylarında çok sayıda harp gemisi topladığı ve yakın bir gelecekte Çanakkale Boğazına karşı harekata geçeceği tahmin edilmişti.

Tek uçakla devamlı keşif yapılmasına imkan olmadığından İstanbul'dan Çanakkale'ye Yüzbaşı Sami komutasında iki kişilik bir nieport deniz uçağının daha gönderilmesine karar verildi. 19 Ekim 1914'de İstanbul' dan hareket eden Yüzbaşı Sami Marmara üzerinde motor yağının bitmesi sonucu denize inmek zorunda kalmış ve uçak deniz üzerinde 24 saat kaldıktan sonra bir kurtarma motorbotu yedeğinde çekilerek Çanakkale'ye götürülmüştü.

Bu tarihlerde havacılık çok ilkel bir durumda olduğundan ve görev yapan pilotlar da iyi yetişmediğinden sık sık kazalar olmakta, ancak Üsteğmen Fazıl, Üsteğmen Cemal ve Yüzbaşı Sami gibi üstün yaratılıştakiler bu görevi başarı ile yapmaktaydılar. Görevler birkaç kişinin elinde kaldığından ve uçakların sık sık arızalanmasıyla istenilen keşif görevleri tam olarak yapılamamakta idi. Bu devrede İngiliz hava harekatına ait hiçbir faaliyet görülmemişti.

3)Çanakkale Boğazı'nın Denizden Zorlanması ve Bu Safhada Hava Harekatı:

Çanakkale cephesinde iki taraf savunma ve taarruz için gereken hazırlık ve tertipleri almışlardı. 17 Mart 1915 tarihinde Başkomutanlık karargahı Hava Müşaviri Yüzbaşı Serno İstanbul'dan bir torpidobot ile Çanakkale'ye geldi ve 17-18 Mart gecesi alandaki üç uçağı uçuşa hazırladı. 18 Mart sabahı rasıt (Gözleyici) Kurmay Yüzbaşı Shneider ile birlikte düşman durumunu keşfetmek üzere Bozcaada'ya doğru havalandılar. Uçak Truva harabeleri üzerine geldiği zaman hava aydınlanmış, Bozcaada doğrultusu iyice görülmeye başlamıştı. Bu sırada etrafı gözetleyen rasıt, ada önlerinde muharebe gemileri, kruvazörler, uçak gemisi, tamir ve nakli ye gemilerinden kurulmuş büyük bir gemi topluluğu görmüştü. Muharebe gemileri pruva hattında Çanakkale Boğazı'na doğru seyir halinde olup, bunları kruvazörler takip etmekte idi. Bir deniz kurmay subayı olan Gözleyici Shneider, gemi tiplerini tanımakta zorluk çekmedi ve düşmanın Çanakkale Boğazı'na taarruz etmek için ilerlediğini kolayca anladı. Havada daha fazla zaman kaybetmeden geri dönen keşif ekibi, düşman gemilerinden açılan ateş altında kaçınma manevraları yaparak en kısa yoldan Çanakkale'ye döndü ve hemen elde ettiği bilgileri Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığı'na bildirdi. Keşif ekibi tarafından verilen bu bilgiler üzerine Çanakkale'yi savunan ve böyle bir taarruzu bekleyen bütün birlikler gerekli tertibi aldılar.

Sonuç olarak; 18 Mart muharebelerinde sabahın erken saatlerinde yapılan Türk hava keşfinde, düşman donanmasının herekete geçerek boğaza yaklaşmakta olduğu, zamanında Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığı'na bildirilmiş ve alarm halinde bekleyen Türk birliklerinin gerekli önlemleri almalarına yardım etmişti.

4) 19 Mart - 24 Nisan 1915 Hava Harekatı:

Hava durumu nedeniyle görev uçuşları 26 Mart'da başladı. 26 Mart günü öğleden önce Bozcaada ve Limni doğrultusunda keşif için havalanan uçuş ekibi Bozcaada'dan sonra hava durumu nedeniyle geri dönmüştü. Bu keşif esnasında Bozcaada önlerinde birkaç İngiliz gemisi tespit edildi. Bunlar arasında mayına çarparak yaralanan ve onarılmakta olan Inflexble da vardı. Aynı gün öğleden sonra hava düzelmiş olduğundan pilot Seydler ve gözleyici Yüzbaşı Hüseyin görevlendirildiler. Uçak Limni'ye ulaştığında, Mondros koyunda Queen Elizabeth'in demirli olduğunu, ayrıca beş adet nakliye gemisini tespit ettiler. Bu keşif sonucunda düşmanın donanma ile yeniden taarruza geçeceğine dair bir emare görülemedi. Keşif faaliyetleri devam ederken iki tarafın hava birliklerinin kuruluşunda bazı değişiklikler yapılmıştı.

Türk Hava Birliği:

Çanakkale'de bulunan üç uçak, Alman pilotları, Yeşilköy'de eğitim görmüş üç Türk subayı ve Alman bakım personeli ile 1.Türk Tayyare Bölüğü kuruldu. Bu bölükteki Alman sivil pilotlarına teğmen, makinistlere astsubay rütbesi verildi. Bölük komutanlığına Alman teğmen Preussner getirilerek bölük, Müstahkem Mevki Komutanlığı emrine verildi. Bu komutanlık, gözleyici olarak Yüzbaşı Hüseyin'i 1.Tayyare Bölüğü'ne atadı.

İngiliz Hava Birliği: 24 Mart 1915'de İngiliz binbaşısı Samson'un komutasında bir uçak birliği Bozcaada'ya gelmişti. Bu birlikte İngiliz ve Fransızlardan karma 18 uçak bulunuyordu. Ayrıca, Bozcaada'ya daha önce getirilen iki tane de Fransız Nieport uçağı vardı.

İtilaf Devletleri hava birlikleri, uçak sayısı bakımından bir üstünlük sağlamış olmasına rağmen, üç uçağı bulunan 1.Tayyare Bölüğü 27 Mart-17 Nisan tarihleri arasında Çanakkale Boğazı önünde ikisi Limni' ye olmak üzere birçok keşif görevi yaptı. Bu keşifler sonucunda, düşmanın yeni harekat faaliyetlerine ait belirtiler ve kuvvetlerinde bir artış tespit edilmemişti. Bu görevlerde, İstanbul'da yapılan bombalar düşman nakliye gemilerine atılmış ve isabet kaydedilmişti.

Gittikçe kuvvetlenen düşman birliklerinin bir hava üstünlüğü kurmasından endişe eden Müstahkem Mevki Komutanlığı Bozcaada'daki düşman hava alanına baskın yapılmasına karar verdi. 18 Nisan 1915'de yapılan taarruzdan bir sonuç alınamadı. Çünkü düşman, önceden tedbir almış ve havada sürekli av devriyesi kurmuştu. Hava alanına yaklaşan Türk uçakları düşman av uçakları tarafından karşılanmış ve yapılan hava muharebesinde iki taraftan düşen ve yaralanan olmamış ise de Türk uçaklarının taarruzu etkisiz kalmıştı. Türklerin bu akınına aynı gün karşılık veren İngilizler, üçer uçaklı iki kolla Çanakkale'deki Türk hava alanına hücum ettiler. Bu hücumda, uçaklar gizlenmiş olduğundan bir hasar görmediler. 23 Nisan'da Mondros koyunda yapılan bir keşifte İngiliz ve Fransızların bilinen deniz kuvvetlerinden başka altısı Fransız olmak üzere 27 nakliye gemisi, koy dolaylarında büyük iaşe, ikmal depoları ve aynı zamanda birçok kara birliklerinin bulunduğu görülmüş ve bunların bir çıkarma için kullanılacağı düşünülmüştü.

5)25 Nisan - 6 Temmuz 1915 Hava Harekatı:

Bu tarihte Erenköy'de bulunan bir tayyare bölüğümüz vardı. Kumkale'ye çıkan Fransız kuvvetlerini desteklemeye iki uçak, Seddülbahir'e çıkan kuvvetleri desteklemeye Bozcaada'da konuşlanan uçaklar, Arıburnu'na çıkan kuvvetleri desteklemeye de Ark Royal ana gemisindeki uçaklar verilmiş ve Manika gemisindeki sabit balon da gözetlemeye ve gemi toplarına ateş açmak için görevlendirilmiştir.

Türk birlikleri sık sık yer değiştirmiş olduğundan evvelce düşman uçaklarının tespit ettiği yerlerde Türk birlikleri bulunamıyordu. Bu nedenle çıkarma yapılan düşman hava desteği tam etkili olamamıştı. Buna rağmen çıkarma günü ve çıkarmadan sonra harekat bölgesinde düşman hava faaliyeti oldukça yoğun olmuş ve özellikle Manika gemisinden yükselen sabit balon sayesinde, düşman gemi toplarının ateşi iyi bir şekilde idare edilmiş, bu yüzden Türk birlikleri çok kayıp vermişlerdi. Bu balonun gözetlemesine engel olmak için 5. Ordu Komutanı Liman Von Sanders'in 30 Nisan 1915'de Başkomutanlık karargahına ivedi kaydı ile çektiği mesajda anlam olarak şöyle deniliyordu:

''En çok kayıp vermemize sebep olan düşmanın sabit balon gözetlemesidir. Yüzbaşı Serno'nun bu balona taarruz etmesi lazımdır. Adı geçenin Usedom Paşa'nın emrinde mi, yoksa benim emrinde mi olduğunu bilmiyorum. Balon yalnız birliklerimizi gözetliyor. Balon 200 metreye kadar yükselebilmektedir. Bütün düşman harp gemilerinin ateşini balon idare ediyor. Dün Kirte'nin batısındaki kıyıda, yarısı harp gemisi olmak üzere 45 düşman gemisi saydım. Hastane ile beraber Eceabat'ın dünkü bombardımanı pek adi bir hareketti. Gelibolu'ya tayyareden bomba atılmış, bir er şehit, bir kadın ölü ve bir çocuk ağır yaralıdır.''

Gelibolu yarımadası ve Kumkale'ye çıkarma yapıldığı sırada Türklerin Çanakkale'deki alanında üç kara ve bir deniz uçağından oluşmuş bir tayyare bölüğü bulunuyordu. Bu bölük Müstahkem Mevki Komutanlığı emrinde olduğundan ancak bu komutanlığın verdiği görevleri yapmış, 5. Ordu emrinde uçak bulunmadığından ve iki komutanlık arasında uçakların görevlendirilmesi konusunda tam bir anlaşma da olmadığından, çıkarma sırasında Türk uçaklarından gereği kadar faydalanılamamıştı.

Çıkarma yapıldıktan ve ilk çıkan birlikler ileri harekete geçtikten sonra, Müstahkem Mevki Komutanlığı çıkarma bölgelerine yakın kıyılardaki düşman deniz kuvvetlerinin durumunu öğrenmek amacıyla hava keşif ekibini görevlendirdi. Görevlendirilen ekip, Saros körfezinin en dar kısmından başlayarak Ege kıyılarına kadar olan sahada uzun bir keşif uçuşu yapmış ve Çanakkale Boğazı giriş kısmının her iki kıyısı ve Arıburnu önünde yükünü boşaltan 45 büyük düşman nakliye gemisi tespit etmişti.

Önceden tespit edilmiş olanlara ilaveten Ernest Renen ve Henry IV adlı iki Fransız zırhlı kruvazörünün de katılmış olduğu görülmüş ve düşman nakliye gemilerine birkaç bomba atılmıştı. Elde edilen bu bilgiler 5. Ordu Komutanlığı'na zamanında ulaştırılamadığı için çıkarmayı takip eden günlerde dahi hava keşiflerinden faydalanılamamıştı.

Hava keşif görevlerinde elde edilen bilgilerin gecikmesini önlemek için, 5.Ordu Komutanı'nın Başkomutanlık karargahına yaptığı teklif üzerine, hava birliğinin faaliyetleri çıkarma kesimler ile yakın kıyılara yönlendirildi.

Bu sırada İstanbul'dan geri çağrılan Yüzbaşı Serno,tayyare bölüğü nün emir ve komutasını tekrar üzerine aldı. Uçakların uçuşa hazır bir duruma sokulması için yer ve bakım kademeleri aralıksız bir çalışma yaptılar ve hazırlanan uçaklarla düşmanın çıkarma yaptığı bölgedeki depolarını, kıta topluluklarını ve topçu mevzilerini tespit etmek ve düşman nakliye ve harp gemilerini bombalamak amacıyla bir çok görevler yapıldı. Bu uçuşlarda, düşman durumunu iyi bir şekilde kavrayabilen deniz yüzbaşısı Hüseyin gözleyici olarak görev yaptı. Mayıs ayı başından itibaren Arıburnu açıklarında bulunan İngiliz balon gemisi, Çanakkale Boğazı iç kısmındaki ikmal yolunu gözetlemek suretiyle tehlikeli olmaya başladı. Bu nedenle,boğazdaki deniz ulaştırmasını gemi topları ile ateş altına almak mümkün oluyordu. Balon gemisi üzerine bir çok hava hücumları yapılmasına rağmen bombalar küçük çaplı olduğundan gemiye etki yapmıyordu. Bununla beraber uçakların taarruz için gemiye yaklaşmaları sırasın da balon aşağıya çekilmekte olduğundan, görevi aksamakta ve böylece Türk hava akınlarının faydası olmaktaydı.

23-31 Mayıs 1915 tarihleri arasında yapılan hava keşiflerinden çıkarılan sonuç, düşmanın çıkarma bölgelerini yeniden takviye ederek taarruzi harekatına hız vereceği doğrultusundaydı.

6 Haziran 1915'de Türk uçakları düşman mevzilerini bombaladı.Bu bomardımandan sonra uçakların bakımının yapılması ve arızalarının giderilmesi için 13 Haziran'a kadar uçuşlara ara verildi. 13-14 Haziran tarihlerinde yapılan hava keşiflerinde; Limni adası Mondros yakınlarında şimdiye kadar keşfedilenlere ilave olarak daha büyük çadır ve barakaların kurulduğu, limanda 18 gemi bulunduğu tespit edilmişti. 17 Haziran 1915' de Bozcaada'da bulunan hava alanında 16 uçak ile bir büyük hangar ve 18 uçak çadırı tespit edildi.

22 Haziran 1915'de düşmanı bombalamak için havalanan iki Türk uçağından biri, Alçıtepe hizalarında karşılaştığı bir düşman uçağı ile yaptığı hava muharebesinde motoruna isabet alarak Alibey Çiftliği yakınına iniş yapmak zorunda kalmış, düşmanın yoğun topçu ateşine rağmen uçak, uçuş ekibi ve o civardaki Türk erlerinin yardımı ile kurtarılarak meydana dönmüştü. 25 Haziran 1915'de İstanbul'dan gönderilen bir Türk uçağı aynı gün Arıburnu'ndaki düşman birlikleri üzerine İngilizce yazılmış 300 bildirge atmıştı.

29 Haziran 1915'de Seddülbahir'deki düşman birliklerini bombalamak üzere görevlendirilen iki uçaktan biri kalkışta kırım geçirmiş, diğeri görevini başarı ile tamamlayarak geri dönmüştü.

Türk uçakları alçak irtifadan yaptıkları görevlerde yerden açılan ateş ile isabet almakta ve bazen de uçaklarını tanımayan Türk erlerinin açtığı ateşlerden yaralanmaktaydılar. 5 Temmuz 1915 günü akşama doğru düşmanın Çanakkale hava alanına yapmış olduğu hava hücumunda, iki Türk uçağı kullanılamayacak şekilde hasara uğramıştı.

6 Temmuz 1915'de Türk tayyare bölüğünün aylardan beri devam eden uçuşları kısa bir süre durdu. Bu arada bölük, Başkomutan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Paşa tarafından 5.Ordu emrine verildi. Mayıs 1915' de kesilen ikmal ve uçak temini konularını görüşmek üzere Yüzbaşı Serno Almanya'ya gönderilmiş, bunun sonucunda 20 uçak verilmesi kararlaştırılmıştı.

Almanya'dan Türkiye'ye gönderilecek uçaklara yedek depo takılarak uçuşa hazırlandı. 1915 Haziran ayı ortasında ilk uçak Türk pilotları ile Macaristan'dan havalandı ve Temmuz sonuna kadar 7 uçak Edirne'ye inmeyi başardı. Balkan dağları üzerinden geçen rota 600 km.den fazla olup, 6 saat sürmekteydi. 100 beygir gücündeki motora sahip bu uçakların uçtuğu mesafenin kıymeti büyük olmakla beraber, pilotların gösterdiği cesaret takdire değerdi.

Bulgarlar, Almanlar safında savaşa katılmaya karar verdikten sonra karadan yapılacak uçak ve malzeme gönderme işi serbest hale gelmişti. Bu yolla bir miktar daha uçak getirilerek toplam uçak sayısı 20'ye çıkarıla bilmişti.

Bu arada İtilaf Devletleri, ayrı ayrı sevk ve idare edilen hava birliklerini bir elden yönlendirilmesinin daha iyi olacağına karar vermiş ve bütün hava birliklerini Gökçeada'daki Kefalos limanı yakınlarında bir araya toplamıştı. Bu gelişmeye paralel olarak İngiltere'den 22 uçak daha gönderilmiş, böylelikle İngiliz ve Fransızların toplam uçak sayısı 55'e yükselmişti. Düşman uçaklarının çoğu makineli tüfekle donatılmış ve uzun menzilli yeni üretilen tiplerdendi. Bu nedenle, düşmanın hava harekat imkanları büyük ilerleme kaydetmişti. Buna rağmen, 1. Tayyare Bölüğü düşman uçakları ile temastan kaçınmak suretiyle ve fırsatlardan faydalanarak hava harekat görevleri yapıyordu.

6) 7 Temmuz-6 Ağustos 1915 Hava Harekatı:

Düşmanın son durumunu öğrenmek amacıyla keşif görevine çıkan Türk uçuş ekibi,18 Temmuz'da Kefalos koyunda rastladığı Müttefik Kuvvetleri Komutanı Ian Hamilton'un yatına taarruz etti.Atılan bombalar yatın yakınında bulunan diğer gemilere isabet etmişti.28 Temmuz 1915' de Limni adasındaki düşmanın son durumunu keşfetmek üzere sabaha karşı havalanan Türk uçağı ay ışığında uçuşuna devam etmiş ve gün ağarırken Mondros'a varmıştı.Bu keşifte 13 harp,diğerleri nakliye olmak üzere 87 gemi tespit edilmiş,bazı hedefleri bombalayan uçak üsse geri dönmüştü.3 Ağustos 1915'de,Bozcaada'daki Fransız hava alanına hücum edilerek bomba ve uçak çivileri atılmış,üsse dönüşte düşman uçaklarının hücumuna uğrayan uçaklar,deniz seviyesine kadar alçalarak,zorlukla üslerine varmışlardı.4 Ağustos gecesi de Kefalos limanına taarruz edilmiş,düşman av uçaklarının hücumuna uğrayan uçaklar bir çok isabet almalarına rağmen üsse geri dönebilmişlerdi.Düşman hava kuvvetlerinin üstünlüğü Türk hava harekatının faaliyetlerini belirli oranda azaltmıştı.Bu nedenle düşmanın Gelibolu yarımadasına yapmakta olduğu takviye ve hazırlıklar yeteri kadar takip edilememişti.Buna rağmen yapılan hava keşiflerinde düşman harp ve nakliye gemilerinin Limni adasında toplanmakta olduğu ve adada kara birliklerine ait çok sayıda çadır kurulduğu ve bir kısım kuvvetlerin de Gökçeada'da toplandığı tespit edilerek 5.Ordu Komutanlığı'na bildirilmişti.Hava keşif ekibinin elde ettiği bilgilerin değerlendirilmesinden sonra düşmanın,birliklerini takviye ettiği sonucuna varılmıştı.

7) 7 Ağustos-Kasım 1915 Hava Harekatı:

İlk İngiliz takviye çıkarması 6-7 Ağustos' da Suvla' ya yapıldı. Bu çıkarma esnasında Türk uçakları keşif yapamamış, düşman Suvla'ya çıktık tan sonra haber alınmıştı.

Düşman, harekat alanında hava üstünlüğünü devam ettirmek amacıyla Çanakkale'deki Türk hava alanına hücum ederek uçakları yerde tahrip etmeye büyük çaba harcıyordu. Düşmanın artan bu hava faaliyeti karşısın da Türk uçakları alanda dağılma, gizlenme ve aldatma önlemleri alınarak korunmaya çalışılıyordu. Aldatma önlemlerinden biri de, işe yaramayan uçakların açıkta bırakılmasıydı. Uçuşa hazır uçaklar çok iyi gizlendiğin den fazla bir zarar görmemişti.

Marmara'ya giren düşman denizaltılarını tespit etmek amacıyla Müstahkem Mevki Komutanlığı elde kalan tek uçağı keşif ve bombalama amacıyla görevlendirdi. 9 Ağustos öğleden sonra Marmara adaları yakınların da tespit edilen düşman denizaltısına taarruz eden deniz uçağının yaptığı bombardımanın sonucu anlaşılamamıştı. Türk hava harekat ve faaliyetlerini devam ettirmek için Almanya'dan makineli tüfekle donatılmış, av ve bombardıman görevi yapabilen o günün en üstün uçaklarından olan beş Albatros-C ve beş Gotha tipi deniz uçağı getirilmişti. Albatros-C'lerle 1.Tayyare Bölüğü takviye edilmiş, üç deniz uçağı Müstahkem Mevki Komutanlığı emrine, ikisi de İstanbul'daki hava istasyonuna verilmişti. Uçak ve personelle takviye edilen 1.Tayyare Bölüğü, düşmanın hava üstünlüğüne rağmen,fırsatlardan faydalanarak düşman topçu mevzilerini,depolarını fotoğraflarla tespit ederek bu hedeflere bomba ve uçak oklarıyla hücum ediyordu.Düşman topçusuna ateş düzenlemesi yaptıran sabit balon gemisine, 18 Eylül'de iki deniz uçağı ile hücum edilmiş, bombalar balon gemisinin yanında bulunan bir kruvazör üzerinde patlayarak yangın çıkarmıştı. 20 Eylül'de Limni, Bozcaada, Midilli, Gökçeada, Saros körfezi ve muharebe sahasında yapılan hava keşfinde, adalarda fazla deniz trafiği görülmediği, Gelibolu bölgesinde düşman birliklerinin eskiye göre bir miktar azaldığı tespit edilmişti. 27 Eylül'de balon gemisine taarruz edilmiş, isabet eden bir bombanın yarattığı hasar derecesi tespit edilememişti. 28 Eylül'de havanın sisli olmasına rağmen aynı hedefe tekrar taarruz edilmiş, 300-400 metre yükseklikte görev yapan uçaklar balon gemisini görememişlerdi. Uçaklardan biri o bölgede gördüğü bir torpitobota iki bomba atmış, diğeri de Kabatepe kıyısında bulunan bir düşman gemisine hücum ederek geminin kıç tarafında tam bir isabet sağlamıştı. Keşifler ve diğer kaynaklardan alınan haberler, düşmanın Çanakkale bölgesinden çekilmekte olduğunu, harekatın büyük kısmının sona erdiğini ve deniz kuvvetlerinin faaliyetlerini azalttığını gösteriyordu.

HAVA HAREKATININ ÖNEMİ

Çanakkale Muharebeleri genellikle önce deniz, daha sonra da kara savaşı olarak bilinir. Hava harekatına ise gerektiği kadar önem verilmemiştir. Ama Çanakkale'de deniz, kara ve hava kuvvetlerimiz gözardı edilemeyecek bir başarı kazanmıştır. Düşmanlarımız diğer alanlarda olduğu gibi hava gücünde de bizden kat kat üstündü. Çanakkale'de ufak bir iki çarpışmanın dışında hava da önemli bir çarpışma olmadı denebilir. Hava mücadelesi özellikle bilgi toplama ve strateji belirleme açısından önemliydi. Uçaklarımız 18 Mart da dahil olmak üzere geceli gündüzlü çalışmışlar ve eldeki kısıtlı imkanlara rağmen başarı elde etmişlerdir. Düşman uçakları ise tam tersine aynı derecede başarısız olmuşlardır. Boğaza mayın döşeyen ve deniz savaşına yön veren Nusrat Mayın gemisini gözden kaçırmışlar, bu da onların büyük kayıp vererek bozguna uğramasına neden olmuştur. Gözlerinden kaçan bu ayrıntıyla boğaza girmişler, ama ateş hattından kendilerini dışarıya zor atmışlardır Bu olay hem savaşın kaderini belirlemiş, hem de iki kuvvetten hangisinin daha özverili çalıştığını gözler önüne sermiştir.[16]


[1] Yurt Ans. C.3

[2] Atatürk İle İlgili Arşiv Belgeleri,Başbakanlık Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Ankara

[3] Bayur Hikmet, A.G.Enstitüsü S.68

[4] Atese Başkanlığı Arşivi Klasör 1650-Dosya 27,Klasör 1660-Dosya 27 Emekli Tuğgeneral Fahri Çeliker ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 9, Cilt III, Temmuz 1987

[5] Türk’ün Altın Kitabı, Gazi’nin Hayatı, İstanbul 1928

[6] Atatürk ile ilgili arşiv belgeleri S.7

[7] Falih Rıfkı Atay. Atatürk’ün bana anlattıkları, Hisar matbaası 1955, S.7

[8] Türk’ün Altın Kitabı A.G.E, S. 32-33

[9] E.Alb. Gn.kur. Atese Bşklığı Pl.ve Koor. Şb.Md. Tarih Yazar Uzmanı Selami Başaran ve Emekli Astsubay,Çanakkale konusunda uzman,araştırmacı yazar Sn. Ekrem Boz da bu mayınların 7 Mart’ı 8 Mart’a bağlayan sabaha karşı döküldüğünü yazmaktadırlar.

[10] A.Mete TUNÇOKU, Anzakların Kaleminden Mehmetçik. S.39,40

[11] Şemsettin Çamoğlu, 18 Mart 1915 Çanakkale Zaferi, Eski Muharipler Derneği Çanakkale Vilayeti Sayı:1, 1953 Güven Basımevi Çanakkale

[12] Askeri Tarih Belgeleri Dergisi Sayı 88,Gn.Kurmay Atese Bşk.lığı Yayını, Ank-1989, S.16 Gn kur.Ateşe Arşivi A.6/1666,K.4618, D.43,F.71.

[13] Halis Ataksor, Çanakkale Raporu

[14] Türk Tarih Kurumu, Anafartalar Muharebatına ait Tarihçe, S. 77

[15] Prof. Mete Tunçoku

[16] tayyareci.com