ÇANAKKALE ADININ KAYNAĞI
Biga Yarımadasının ve Çanakkale bölgesinin en eski adı Troas’tır. Burası kuzeyde Hellespontos (Çanakkale Boğazı), güneyde Adramyttenos Kolpos (Edremit Körfezi) ile çevrili olan ve Aiolya’nın kuzeyinde kalan bölgedir. Troas adına, Troie ve Troade gibi değişik isimlerle, ilk olarak Homerosun İliada’sında rastlanır. Antik Çağda, bugünkü Çanakkale Boğazı’nın ve bölgesinin, mitolojideki bir efsaneye göre Hellespont ya da Hellespontos adıyla anıldığı bilinmektedir. Bu mitos’a göre, kral Athamos’un kızı Helle Kafkasya’ya gitmek için Çanakkale Boğazı’ndan geçerken gemiden denize düşerek boğulmuştur. Hellespontos adının Helle adından geldiği söylenmektedir. Ünlü tarihçi Herodotos Çanakkale Boğazı’nı bu adla anmış ve Doğu Roma imparatorluğunun sonuna kadar bu ad kullanılmıştır.
Çanakkale Boğazı Antik Çağ’ın bir kenti olan Abydos’tan kaynaklanan Avido ya da Aveo adlarıyla da anılmıştır.
Orta Çağ İtalyan haritalarında Romania Boğazı adına rastlanır.
Avrupalılarca boğaza verilen Dardanelles adının kaynağı, bu bölgede yaşayan Dardanlara dayanmaktadır.
Boğaz’ın en dar yerinde Fatih Sultan Mehmet döneminde (1462 yılında İstanbul’ un venedik ve Cenevizlilerden korunması amacıyla), Rumeli yakasında Kilitbahir, Anadolu yakasında Çimenlik (Çanak Kalesi) kaleleri yapılmıştır. Bazı kaynaklarda (Hammer-Osmanlı Tarihi) Çanakkale adını bu kalelerden almıştır diye yazmaktadır.
Yörenin en eski halkı Beşiktepe ve Kumtepe yerleşmelerinden bilinen Kalkolitik dönem yerli halkıdır. Bunları İ.Ö 3000’lerden İ.Ö 1200’lere kadar herhangi bir dış etki altında kalmadan yaşamlarını sürdüren Truva halkı izler. Bundan sonra buraya sırasıyla Truva savaşları ile Akha’lar, Egedeki göçler ile başka halklar gelmişlerdir.Lechevalier’den sonra Fransız Büyükelçisi Choiseul-Goiffier, Mauduit ve Fauvel ile birlikte Hisarlık’ta topoğrafya çalışmalarının yanısıra küçük sondajlar yapmışlardır. Onun ardından De Laborde’un Truva ve İlion’a ilişkin çalışmaları yer alır.1833’te ünlü gezgin Charles Texier, yöredeki tümülüsleri kazmak istemişse de, bunu başaramamış, gezisi boyunca gördüklerinin resimlerini yapmıştır. Bu çalışmaların arkeoloji açısından asıl öncüsü, dönemin (1846) Çanakkale Amerikan Konsolosu J. Calvert’tir.Yaptığı sondajlar ve küçük kazılarda, Helenistik ve Roma çanak çömleklerinin yanında geniş sur duvarlarını ortaya çıkarmıştır. Zengin Calvert kolleksiyonunun bir bölümü İstanbul ve Çanakkale Arkeoloji müzelerindedir.1868’de Troas Bölgesine gelen Schliemann, yarımada’nın her yerinde yaptığı kazılarla Homeros Truvasının Hisarlık mevkiinde aranabileceğini kanıtlamaya çalışmıştır. Schliemann 1871’de kazıya başlamış, dönemini kesin olarak saptayamadığı karışık çanak-çömlek ve büyük duvar parçaları bulmuştur. Kazıyı 1872’de de sürdürmüş, kentin kuzeyinde ortaya çıkarttığı büyük bir duvarı define bulmak amacıyla yıktırmıştır. 1873 kazı mevsimi, Schliemann için, “Truva Kralı Priamos’un hazinesini bulması açısından çok önemlidir.“ Altın taçlar, çelenk ve şeritler, küpler, küpeler, süs eşyaları, gümüş külçeler, altın ve gümüş kaplar, bakır levhalar, bakır ve tunç miğferler, kalkanlar bu ünlü hazinenin buluntularıdır. 1874’te bu buluntuların karşılaştırma çalışmalarını yapan Schliemann, Osmanlı Hükümeti ile arasında çıkan sorunlar ve anlaşmazlıklardan beşinci kazı mevsimine ancak 1879’da başlayabilmiştir. Bu dönemde çalışmalara Alman R.Virchow ile Fransız E.Burnouf katılmıştır. 1882’de altıncı kez yapılan küçük çaptaki kazıda büyük bir surun kuzeybatı parçası açığa çıkarılmış ve birinci kent büyük ölçüde ortaya çıkarılmıştır. Uzun bir bekleme döneminden sonra 1889’da yedinci kazı mevsimi başlamıştır. Bu dönem çalışmalarına Schliemann’dan başka mimar Niemann, E.Boethicher ve topograf Stefan katılmışlardır. Daha geniş bir ekiple 1890’da kazı sürdürülmüş ve ikinci tabakaya ait kalıntılar bulunmuştur. 1893-1894’teki ekibe Dörpfeld’in katılması, araştırmalara çağdaş kazı niteliği kazandırmıştır. Dörpfeld, Schliemann’ın Truva kentinin yedi katlı olduğu fikrini çürütmüş, kentin dokuz katlı olduğunu ve ortaya çıkarılan Truva’nın altıncı ve yedinci katlarının Yunanistan’daki Miken medeniyeti ile çağdaş olduğunu kanıtlamıştır.1902’de Truva ve İlion adlı kitapta o güne kadar saptanan katlar ve tarihleri yayınlanmıştır.1932-1938’de Cincinati Üniversitesinden W.T.Semple başkanlığında çalışmalara başlanmış ve dokuz katın evrelerine ilişkin saptamalar ve tarihsel karşılaştırmalarla, bugün kabul edilen bilgiler ortaya konmuştur.Çanakkale’de en eski yerleşme tarihi, taşın yanısıra maden kullanımının başladığı Kalkolitik döneme kadar uzanmaktadır. Bu dönem, yörede Beşiktepe ve Kumtepe evleri ile temsil edilmektedir. Bu dönemde tahıl yetiştirme, sürü besleme gibi üretici etkinliklerinin yanısıra ilkel maden işlemeciliği ortaya çıkmış ve ekonomi çeşitlenmiştir. 1943’te J.L Caskey ile J.Sperling’in araştırma yaptığı Kumtepe höyüğünde, sonraları Hamit Zübeyr Koşay,Sperling’le beraber kazılar yapmıştır.
Truva’nın üç mil güneybatısında yer alan Kumtepe, son Kalkolitik dönemin bitiminden ve İlk Tunç çağı’ndan kalma çanak-çömleğin bulunduğu bir yerleşim yeridir. Kumtepe, İlk Tunç çağı yerleşmesi olan Truva I’den daha eskidir. Kumtepe gereçleri sadece Batı Anadolu’da değil, Kiklat adalarında, Trakya ve Balkanlarda da bulunmuştur. Aynı gereçlerin buralarda da bulunması, dönemin ticaret ilişkileri ve çevre kültürünün etkinliği açısından çok önemlidir. Yöreye ilişkin İlk Tunç Çağı buluntuları, esas olarak Truva’dan elde edilmiştir. 18. yy. sonundan başlayarak yapılan kazı ve araştırmalarda, Truva’nın tarihi, sosyal ve ekonomik hayatına ilişkin yazılı belgeler bulunamamıştır. Ancak eldeki somut mimari kalıntılar, çanak-çömlek ve diğer küçük buluntulardan yola çıkılarak bu konuda değerlendirmeler yapılmaktadır.Truva’nın en eski yerleşmesi İlk Tunç Çağı’na tarihlenir ve yapılan tabakalandırma sistemine göre I.Truva ile başlayarak 5.Truva’ya kadar sürer. Bu yerleşim katları 6.Truva’ya kadar aralıksız birbirini izler.
Buna göre denebilir ki yöresel kültür, herhangi bir dış etki olmaksızın Orta Tunç Çağına dek sürmüştür. Bölgedeki İlk Tunç Çağı yerleşmeleri Truva dışında Kumtepe, Çobantepe, Karaağaçtepe, Asarlık ve Beşiktepe’dir.Bölge İ.Ö. 1800’de kurulan ve 1300 yılına kadar ayakta kalan VI. Truva ile Orta Tunç Çağı’na girmiştir. XIX.yy’dan başlayarak yapılan yüzey araştırmalarında ortaya çıkarılan çanak ve çömlekler yardımıyla, bölgede Orta Tunç Çağı’na tarihlenen ve yerleşim merkezlerini gösteren yerler şöyle sıralanabilir. İlk Tunç çağı’ndan itibaren başlayarak, Orta Tunç çağı ve Klasik döneme kadar çanak-çömlekler bulunan Beşiktepe ve Çobantepe, Kuktepe, Ballıdağ (Pınarbaşı) ve Eski Hisarlık. Ancak Orta Tunç çağı ile ilgili sağlanan bilgiler yine Truva yerleşmesinden elde edilmektedir.İ.Ö. 3000’lerde Anadolu’dan Yunanistan’a göçler olduğu yazılı belgelerden anlaşılmaktadır. Anadolu insanları, Ege ve Yunanistan topraklarına yeni adlar vermekle kalmamış, buralara kültürlerini de götürmüşlerdir.Yunanistan’da rastlanılan ve İ.Ö. 3000 yılına özgü parlak boyalı keramikler ve benzeri kültür ögeleri, bu kültürün Anadolu insanlarınca Yunanistan’a aktarıldığını göstermektedir. Eski Yunanlılar Ege Bölgesinde kendilerinden önce yabancı toplulukların yaşadıklarını biliyorlardı. Pelasg, Leleg yada Kar olarak adlandırılan bu topluluklarla ilgili kesin bilgileri yoktu. Yunan tarih geleneği, Leleglerin Anadolu’da Troas bölgesinde, Ege adalarında, sonra Orta Yunanistan’da ve Peloponnesos’un bazı yörelerinde oturduklarını kaydeder. Bir zamanlar bütün eski Yunan ülkesi “Pelasgiye” diye anılıyordu.Anadolu’da 3.bin yılda kentsel yerleşmenin yanısıra, korunaklı yapıların da bulunduğu,Çanakkale Yöresindeki Truva Kenti ile kanıtlanmaktadır.
Çanakkale yöresi daha sonraki dönemlerde Akhalardan, Dorlardan ve Yunan kültüründen etkilenmiştir.Homeros’un XII.yy’a dayanan İliada’sı ve daha sonraki bir döneme ait olduğu sanılan Odiyessa’sı o dönemin uygarlık düzeyini günümüze aktaran paha biçilmez bir kültür ürünüdür. Ayrıca bilinen uygarlık merkezlerinde bulunan yazıtlardan da çok önemli bilgiler elde edilmiştir. İ.Ö. 514’te Pers İmparatoru Darius, İstanbul Boğazı’ndan Trakya’ya geçtikten sonra, Tuna’yı aşarak Dinyester Irmağına kadar ilerledi. Böylece Trakya ve Makedonya Pers egemenliği altına girerken, Pers üstünlüğü Çanakkale’de de kendini hissettirdi. Doğuda İndos’tan, batıda Ege kıyılarına ve Tuna’ya, kuzeyde Kafkasya’dan, güneyde Nubya’ya kadar uzanan Pers İmparatorluğu, eski doğu devletlerinin gerek siyasal gerek kültürel alanda yıpranmış olmalarından yararlanarak kısa sürede gelişti. Perslerin bölgeyi denetimlerine almaları üzerine İ.Ö. 478-477’de Attik-Delos deniz birliği kuruldu. Bu birliğin amacı, adaları ve kıyı kentlerini Pers’lere karşı korumaktı.Perslerin üstünlüğü, Anadolu’daki kentlere olan egemenliği, Atinalıların Makedonyalıların siyasi ve ticari çıkarlarını engelliyordu. Bu durum Makedonya Krallığının Anadolu’ya bir sefer başlatmasına neden oldu. İ.Ö. 334’te Makedonya kralı Büyük İskender,Çanakkale Boğazından hiç kayıp vermeden Anadolu’ya geçti.Pers donanması bu girişimi engelleyemedi. İskender Truva’ya uğradı. Büyük saygı beslediği Akhileus’ un mezarına bir çelenk bıraktıktan sonra, Ön Asya içlerine doğru ilerlemeye başladı.Pers Satrapları, bu yürüyüşü durdurmak amacıyla Zeleia’da (Sarıköy-Gönen) bir savaş kurulu topladılar. Satraplardan Memnon bu kurulda, İskender’i Anadolu içlerine çekerek güçlerini dağıtıp durdurmayı önerdi. Öneri kabul edilmedi. Satraplar, İskender’in ordusunu Granikos (Biga Çayı) yakınlarında elverişsiz bir arazide karşılamaya karar verdiler. Ancak “Çarpık” savaş düzeni uygulayan İskender, Pers ordusunu yanlarından vurarak bozguna uğrattı (İ.Ö. 334).Korint Birliğinin komutanı olarak Anadolu’ya geçmiş olan B.İskender subaylarını Persler’de olduğu gibi “Satrap” ünvanı ile başa getiriyordu. Büyük İskender ele geçirdiği Yunan kentlerine özerklik tanıyor, onları Korint Birliğine katmak yerine Makedonya Krallığına bağımlı hale getirmeye çalışıyordu.Helenizm Dünyası içinde gerek Yunan kökenli, gerek Grekleşmiş tüccar ve zenaatçılar etkin bir rol oynamışlardır. Bu dinamik topluluklar, doğunun deneyim ve geleneklerinden, Anadolu’nun eski uygarlık kalıtımından yararlanmakta büyük esneklik gösterdiler. Para ekonomisi Helenistik dönemde de büyük bir rol oynadı. Helenist kültür çevresi içinde kentler, ticaretin gelişmesi ile birlikte büyümüş, kölelerin iş gücüne dayanan zenaat ve sanayi, kentleşme sürecini hızlandırmış, pek çok insan kentlerde yaşamaya başlamış, üretici olmaktan çok tüketici olmuşlardı. Bu tüketici gruba paralı askerler,savaş ve ticaret filolarında çalışan denizciler de girmekteydi. Sayıları günden güne artan bürokrat lar da bu kesimi iyice kalabalıklaştırıyordu. Kent nüfusunun böylece artması, kent yönetimini yeni üretim alanları arayıp bulmaya zorluyordu. İ.Ö. III.yy’da İskit devleti, doğudan gelen Sarmat’ların, batıdan gelen Galat (Kelt) ve Trak’ların istilası sonunda yıkıldı. İskit topraklarının tarımsal üretimi azalmıştı. Galat’ların üretim biçimi, Balkanlardaki üretim biçiminden geriydi. Bu nedenle Balkanlarda da üretim düşmüştü. Ege bölgesi çevresindeki bu üretim düşüklüğü yüzünden bölge halkı pek çok ürünü artık İç Anadolu ve Mısır’dan sağlıyordu. İç Anadolu İskender’in fetihleri sonrasında önem kazanmıştı.Yukarı Balkanlarda ekonomik zorluklar içinde kalmış Galatlar, İskender’in komutanlarından Selovkos’un öldürüldüğü yıl (İ.Ö.280) Aşağı Tuna boylarından Makedonya ve Trakya’ya indiler. Önderleri Lutarios ve Leonnorios komutasında Çanakkale’yi geçerek Anadolu’ya girdiler. Trokme,Tektosag ve Tolistobog diye anılan üç Galat oymağı nın Marmara’nın güney kıyılarından doğuya doğru göçmelerine Bitinya Kralı Nekomedes engel çıkardı. Aynı dönemde Helenizm tarihinin üç önemli krallığı ortaya çıktı. Bergama, Pontus ve Kapadokya krallıkları. Selökid devletinden kopan genç Bergama Krallığı I.Evmenes ve onun yerine geçen I.Attalos (İ.Ö. 241-179) döneminde Galat topluluklarına karşı başarılı seferler yaptı. Kuzeybatı Anadolu kentlerinin Yunan, Bitin,Aka,Frig kökenli halkları Galatların yakıp-yıkıcı saldırılarından Bergama Krallığı sayesinde kurtuldu. Selökid Kralı III. Antiakos’da (İ.Ö.196) Çanakkale kıyılarındaki Abydos (Nara Bur nu) ile Gelibolu Yarımadası’nda Lizimakeia’yı (Ortaköy) ele geçirdi. Bu kenti Asya’dan Avrupa’ya geçiş için köprübaşı olarak kullandı. Kartacalılarca yurdundan çıkartılan Annibal’da bu dönemde Selökid Krallığına sığınmıştı. Selökid Krallığının Çanakkale Boğazı’nı ele geçirmesi üzerine Roma harekete geçti. Romalılar donanmalarıyla Ege kıyılarını denetimleri altında tutarken, Roma senatosu, sonradan Asyalı olarak anılacak olan Skipo’yu Anadolu’ya doğru sefere yolladı. III. Antiakos, Roma ordusu karşısında çekilince, iki ordu Manisa’da Spilos Dağı’nda karşılaştı. Bergamalılarla birlikte hareket eden Roma ordusu, Selökid Kralını ağır bir bozguna uğrattı. Bu yenilgi sonucu İran’da Part’lar bağımsız bir devlet kurdular. Frigya, Epiter (Pontus ile Bitinya arasındaki bölge) Lidya, Efes, Liakonya, Gelibolu Yarımadası ve buradaki Lizimakeia kenti Bergama Krallığına geçti. Böylece Çanakkale Boğazı’da onların egemenliğine girdi.Roma, Galatları bağımsızlık vaad ederek Bergama Krallığına karşı kışkırttı. Galat lar İ.Ö. 168’de baş kaldırdılar. Solovettius adındaki önderlerinin arkasından, Bergama Krallığının içlerine doğru akınlara başladılar. Galatlar geçici bir zafer kazanarak geri çekildiler. Bu arada Bitinya Kralı da Galatları yanına alarak Bergama Krallığına baskı yapmaya başladılar. Sonunda Galatlar bağımsızlıklarını kazandılar. Son Bergama Kralı III.Attalos’un ölümü üzerine, Batı Anadolu’da büyük bir iktidar boşluğu doğdu. Romalılar da bundan yararlanıp, Küçük Asya’ya yerleşmek istediler. Bergama Kralı’nın vasiyeti ile, bu krallığın toprakları üzerinde kurulan Roma’nın Asya Eyaletini genişlettiler. Geri kalan toprakları da Galat, Pontus ve Kapadokyalılara paylaştırdılar. Bu arada Pontus Kra lı Mitridates, Galatların bölgelerini de ele geçirmek istedi. Galat halkı büyük soykırıma uğradı.Gelibolu’ya kadar gelen Roma komutanı Sulla ile (İ.Ö. 84) yapılan bir anlaşma so nucu Pontus Kralı Galatya’dan çekildi. Buna karşın Romalılar Pontus Krallığının peşini bırakmadılar. Önce Bitinya Krallığını ele geçirdiler. Romalı komutan Lukullus, otuz bin kişilik bir Galat yardımcı kuvvetinin desteği ile Doğu Anadolu’ya kadar ilerledi. Pontus Ordusunu yendi (İ.Ö.63). Mitridates, Armenia Kralı Dikran’a sığındı.Pompeius komutasındaki Romalılar Dikran askerlerini yendi.Mark Antonius ile Augustus’un savaşlarında, Truva büyük hasar gördü (İ.Ö.44). Augustus, Antonius’u yendikten sonra kent onarıldı. Bölge yeniden önem kazandı. Bölgenin merkezi Alexandria Troas’tı. Daha Selökidler döneminde Roma’ya yakınlığı ile tanınan bu kent, sonraları Roma İmparatorları Neron, Antonius ve Mark Aurellus dönemle rinde çeşitli ayrıcalıklara sahip bir serbest liman haline geldi. Kentin suyu Kaz (İda) dağından getirilmişti. Jül Sezar kente özerklik verdi. Hıristiyan azizlerinden Pavlos, bölgede Hıristiyanlığın yayılmasına öncülük etti. Trianus’tan sonra buranın önemi azaldı. II.yy’da Trakya sürekli Got akınları ile karşı karşıya kaldı.Büyük Konstantin’in Bizantion Kentini (İstanbul) Roma İmparatorluğunun merkezi yapması üzerine, Hellespontos’un (Çanakkale Boğazı) gerek askeri gerekse ekonomik önemi çok arttı.Troas Bölgesi Bizans döneminde de önemini korudu. Bizanslılar Abydos’ta gümrük kurarak Akdeniz yoluyla yapılan ticareti kendi denetimleri altına aldılar.Roma İmparatoru I.Teodosius’un İmparatorluğu iki oğlu arasında paylaştırması üzerine (379-395), Doğu Roma’da Arkadius (395-408), Batı Roma’da ise Honorius (395-423) imparator oldu. İki imparatorun anlaşmazlıkları yüzünden Germen’ler Batı Roma’yı kısa zamanda yıkmayı başardılar. Kuzey Afrika kıyılarına geçen Germen’ler (Vandallar) kurdukları donanmalarla Akdeniz kıyılarını ve adaları yağmalamaya başladılar. Ege kıyılarına kadar yayıldılar. Bu dönemde Hellespontos’un önemi yeniden arttı. Öte yandan Hun İmparatoru Atilla, Bizans İmparatoru II.Teodosius’un entrikalarından usanarak Varna yakınlarında Bizans ordusuna saldırdı. Yenilen Bizans ordusu dağılarak Trakya ve Makedonya’ya doğru kaçtı (441). Hunlar Bizans’ın çok yakınına kadar geldiler. Gelibolu, Tekirdağ ve Silivri yörelerini yağmaladılar. Teodosius ağır koşulları kabullenerek anlaşma yaptı (443).471’de İmparator Justinuanus döneminde, Slav ve Hunlardan oluşan kuvvetler Trakya’dan geçerek Gelibolu yörelerine ulaştılar. Bu arada Anadolu kıyılarını da yağmaladılar. 559’a doğru bazı Uygur Topluluklarının Trakya’ya girdikleri görülür. Tambergam öncülüğünde Gelibolu yakınlarındaki Sestos’tan karşı kıyıya geçmek istedilerse de, bundan cayıp İstanbul üzerine yürüdüler. Fakat girişimleri sonuçsuz kaldı. Gelibolu, Justinianus döneminde Çanakkale Bölgesinin en önemli yerleşim merkezi oldu. IV. Konstantin döneminde(668-686) Bizans İmparatorluğu Arap akınları ile karşılaştı.Emevi’ler döneminde (661-750) Müslüman Araplar, Suriye ve Filistin’i bütünüyle ele geçirdikten sonra, gerek karadan gerekse denizden Anadolu’ya çeşitli seferler yap mışlardır. Rodos’ta üslenen Araplar, 668 ve 672’de denizdeki Bizans güçlerini yendikten sonra, büyük bir donanma ile Çanakkale Boğazı’nı geçerek İstanbul’u kuşatmışlardı. 680-681’de hem karadan hem denizden gelen güçler, yine İstanbul üzerine yürümüşler, seferin başarısız olması üzerine geri çekilerek İzmir’de üslenmişlerdi. 682’de bu güçler yeniden donanma ile Çanakkale Boğazı’nı geçerek İstanbul’a saldırmışlardı. 715–717’ lerde Süleyman Bin Abdülmelik döneminde, kardeşi Mesleme komutasındaki Arap orduları bir kez daha Anadolu seferine çıkarak, Çanakkale önlerinde karadan Abydos’a (Nara Burnu) kadar ilerlemişti. Buradan Sestos’a (Yalova-Akbaş Limanı) geçen Araplar, Geli bolu Yarımadası’ndan ilerleyerek İstanbul kuşatmasına katılmışlardı. Abbasiler dönemin de ise (749-1258) Anadolu seferlerini karadan sürdürerek Çanakkale Boğazı’nı zorlamadılar. Çanakkale yöresi bu yüzyıllarda Bizans egemenliğinde olmakla beraber, XI.yy’ın başında Balkanlar üzerinden gelen Peçeneklerin şiddetli saldırılarına uğradı. Saldırılar XII.yy’da da sürdü.1071’den sonra büyük bir hızla Anadolu’yu fetheden Türk’ler, 1075’te İznik’i alarak Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurmuşlardı. Güney Marmara kıyılarının bir bölümünü ele geçiren Türk’ler Süleyman Şah döneminde (1075-1086) Bizans’la ilişkilerini daha çok kara yoluyla sürdürmüşler, bir deniz gücüne ve Çanakkale Boğazı’nın egemenliğine pek gerek duymamışlardı. Ancak, Süleyman Şah’ın ölümünden sonra yönetimi ele geçiren Ebul Kasım, Gemlik’te bir donanma yapımına girişince, Bizanslılar buna şiddetle karşı koymuş, yapım halindeki donanmayı yakmışlardı. O sıralar İzmir ve yöredeki adaları eline geçiren Çaka Bey Ege Denizinde, Bizanslılarla dilediğince savaşlar yapıyordu. Çaka Bey Peçeneklerle anlaşarak Bizans üzerine yürümek amacıyla, 1091’de donanması ile Gelibolu önlerine kadar ilerledi. Ancak Bizanslılar, Kumanların yardımıyla Peçenekleri kara savaşlarında yenince geri çekilmek zorunda kaldı. 1092’de I.Kılıçarslan Anadolu Selçuklu Devleti’nin başına geçince, Çaka Bey ile dostluk kurdu. Kızıyla evlenerek de ilişkisini pekiştirdi. Ebul Kasım döneminde (1086-1092) Bizanslılar, Marmara kıyılarını yeniden ele geçirmişlerdi. I.Kılıçarslan buraları egemenliği altına almak için İlhan ünvanı taşıyan komutanlarından Muhammed’i Balıkesir ve Çanakkale yörelerine gönderdi. Önceleri Bizanslıları yenerek ilerleyen Muhammed, daha sonra güçlü bir Bizans ordusu ile karşılaşınca yenildi ve esir edildi. Daha sonra Çaka Bey karadan ilerleyerek Bizanslıların gümrük merkezi olan Abydos’u kuşattı. Telaşla nan Bizans İmparatoru I. Aleksis Kommenos, I.Kılıçarslan’a bir mektup göndererek bu hareketin kendisine karşı değil Selçuklu’ya karşı olduğunu, Çaka Bey’in yavaş yavaş Anadolu Selçuklu Devletini ele geçirme niyetinde olduğunu söyledi. Çaka Bey önceden beri bağımsız davrandığından, I.Kılıçarslan batı sınırlarını güvence altına almak için Bizans’la anlaşmayı daha yerinde buldu. Bizanslıların denizden, Anadolu Selçuklularının da karadan kuvvet göndermeleri üzerine Çaka Bey geri çekildi ve I.Kılıçarslan’a yanaştı. Ancak I.Kılıçaslan, Anadolu’da kendisinden bağımsız bir kuvvet oluşturan Çaka Bey’i öldürttü.1097’de Haçlıların İznik’i ele geçirmeleri üzerine, Anadolu Selçukluları Ege ve Marmara kıyılarından çekildi. İlk haçlı seferinin etkisi kalmayınca bu bölgeleri yeniden ele geçirmek için akınlar yaptılar. Bursa yöresindeki Bizans güçlerini yenerek Çanakkale Boğazına kadar ilerlediler. Daha sonraki haçlı seferlerinde bu bölgeler sık sık el değiştirdi. 1204’te İstanbul’u ele geçirip Latin Krallığı kuran haçlılar, Bizans topraklarını paylaştılar. Çanakkale Boğazı’nın iki yakasındaki topraklar Budouin’e, Gelibolu ise Venedikli lere verildi. Ancak, Gelibolu 1235’te İznik’teki Bizans İmparatoru Yuannidis’in eline geçti. 1261’de İstanbul yeniden Bizanslılarca alınarak Latin Krallığına son verildi ise de Boğazlar üzerindeki rekabet bitmedi.Anadolu Selçuklu Devleti’nin dağılma döneminde birer birer bağımsızlıklarını ilan eden uç beylerinden biride, Balıkesir yöresinde egemen olan Karesi Bey’dir. 1297’de bağımsızlığını ilan eden Karesi Bey, daha sonra beyliğinin topraklarını Çanakkale ve Bergama’ya kadar genişletti. Öldükten sonra oğlu Demirhan Bey 1331’ de Gelibolu’ya asker çıkararak Enez ve çevresini yağmaladı. Aynı dönemde Aydınoğlu Umur bey de yöreye akınlar yaptı.1332’de Gelibolu dış kalesini kuşatıp ele geçirdiyse de, Bizanslıların güçlü bir ordu ile gelmekte olduklarını duyunca iç kale kuşatmasını kaldırarak çekildi. 1341’de 250 gemilik donanma ile yeniden Gelibolu Yarımadası’na çıkarma yaptı ve Bizans İmparatoru naibi Kantakuzenos ile bir anlaşma yaparak geri döndü.1345’te Orhan Gazi, Demirhan Bey’in yönetimine son vererek Karesi Beyliğinin topraklarının büyük bölümünü ele geçirdi. Ancak, yine 1345’te Aydınoğlu Umurbey, Di metoka’da imparatorluğunu ilan etmiş olan Kantakuzenos’a yardım için Çanakkale Boğazı’nı donanması ile geçtiğinde, yanında Karesioğlu Süleyman Bey’de vardı. Bu olaydan anlaşıldığına göre, Osmanlılar henüz Çanakkale’nin kıyı kesimine hakim değildi. Çanakkale kıyıları ancak I.Murat’ın taht’a çıkmasından (1362) sonra tam olarak ele geçti. Osmanlılar daha önceleri gelerek Bizans’a yardım yada yağma için Çanakkale Boğazı ve kuzey Marmara kıyılarından Rumeli’ne geçmişlerdi. 1353’te Kantakuzenos’a yardım için Edirne’ye giden Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa, dönüşünde Gelibolu’nun kuzeyindeki “Çimpe” Kalesi’nde askeri bir güç bırakmıştı. Osmanlı tarihlerinde Süleyman Paşa’nın geçişi adıyla anılan ünlü olay bu fetihleri devam ettirmek amacını taşıyordu. Nitekim bu geçişten sonra Gelibolu Yarımadası’nın tamamı ele geçirildiği gibi, Tekirdağ’a kadar uzanan Marmara kıyıları ile Bolayır, Keşan, Malkara gibi yerler de alındı. Çorlu’nun alınmasıyla Edirne-İstanbul yolu kesilmiş oldu. Bu yörelere, Çanakkale-Balıkesir yörelerindeki yörükler, Anadolu yakasına da yerli Rum’lar yerleştirildi. I.Murat taht’a çıktıktan sonra, Çanakkale’nin Anadolu kıyısında fethedilmemiş diğer yerlerle birlikte, 1364’te Lala Şahin Paşa komutasındaki güçler Biga’yı aldı. Osmanlıların bu ilerlemeleri Bizans ve Avrupa Devletlerini ürkütüyordu. Bu sıralar Bizanslılar bir yan dan Avrupa Devletlerinden yardım ararken, öte yandan Malkara ve Çorlu’yu geri aldılar. Gelibolu Yarımadası ve Marmara kıyılarını zorlamaya başladılar. Ancak I. Murat Rumeli’nin fethinde kararlı davranarak kaybedilen bu yerleri geri aldı. İki yıl içinde Doğu Trakya bütünüyle Osmanlı’nın eline geçti. 1364’te Bizanslılar bir anlaşma ile bu durumu kabul ettiler. Fakat Avrupa devletleri bu durumu kendileri için tehlikeli görerek Papa’dan bir haçlı seferi düzenlenmesini istediler. Saveo Kontu VI. Amedeo bir donanma ile gele rek 1366’da Gelibolu’yu aldı ve Bizanslılara teslim ettiysede 1367’de I.Murat yeniden geri aldı.Osmanlıların Doğu Trakya’yı ele geçirmeleri, Bizans için Çanakkale Boğazı’nın önemini daha da arttırmıştı. Bizans’ın Akdeniz üzerinden bağlantı kurabileceği tek yolu burasıydı. Ayrıca denizci İtalyan şehir devletleri için boğaz, ticaret bakımından önemini sürdürüyordu.I.Beyazıt (Yıldırım) döneminde boğaz’ın önemi iyi anlaşılarak ilk savunma örgütü kuruldu. 1390’da boğaz muhafızlığına Saruca Paşa atandı. Gelibolu kalesi güçlendirildi. Bir tersane kurularak gemi yapımına girişildi. Gelibolu bir deniz üssü haline geldi. Alt mış parçalık bir Osmanlı donanması, Marmara denizi ve Çanakkale boğazı’nı buradan de netliyordu. Daha sonra Venedik ve Haçlı donanmaları birçok kez Çanakkale Boğazı’nı zorladılar, çetin savaşlar oldu. Hepsinde de geri çekilmek ya da anlaşarak geri çekilmek zorunda kaldılar.
Fatih Sultan Mehmet Çanakkale boğazı’nın en dar yerine (Kilitbahir ve Çanakkale’ye) iki kale yaptırarak boğaz savunmasını güçlendirdi.Bu tarihten sonra Kasımpaşa’da da bir tersane kurulduysa da Gelibolu tersanesi Kanuni dönemine kadar önemini korudu. Bu dönemde donanma komutanları aynı zamanda Gelibolu Sancak Beyliğini de yürütmekteydi. 1456’da Yunus Bey, Gökçeada’yı da alarak boğaz güvenliğini daha da arttırdı. 1463’te Ege Denizi egemenliği yüzünden Osmanlı ve Venedik donanmaları uzun süren bir savaşa başladılar. 1479’da imzalanan anlaşmaya göre Ege adaları, Gökçeada ve Bozcaada kesinlikle Osmanlı egemenliğine girdi.Çanakkale ve yöresi, Osmanlılar zamanında, özellikle denizcilik konusunda önem li yerlerden birisi olmuştur. Osmanlı denizciliğinin önemli adlarından Barbaros, 1533’te İstanbul’a gelmiş, Kanuni Sultan Süleyman tarafından kabul edilmiş ve kendisine Beyler beyi ünvanı verilerek Gelibolu kaptanlığı ve Cezayir Beylerbeyliğine atanmıştır.Çanakkale ve Gelibolu, İstanbul’un alınmasından sonra, Venedik ile Osmanlı arasında bir çatışma alanı olmuştur. 1571’de Osmanlı donanmasının İnebahtı’da yenilmesi üzerine, yeni Kaptan Paşa olan Kılıç Ali Paşa’nın girişimleri ile ülkenin bir çok yerinde donanma için yeni gemilerin yapımına başlandı. Kanuni döneminde yapılan düzenleme ye göre, Çanakkale boğazı yöresinde, merkezi Gelibolu olmak üzere; Eğriboz, İnebahtı, Midilli, Kocaeli, Karlıeli, Rodos ve Mezistra livalarından oluşan bir kaptan paşa eyaleti oluşturulmuş ve bu eyalet askeri donanmaya verilmiştir. Bu yönetim biçimi I.Abdülhamit dönemine kadar sürmüştür. Osmanlı Devleti’nin en güçlü dönemi olan XVI. yy orta larından başlayarak Çanakkale boğazından geçen gezginlerin, boğazdaki kaleler üzerine verdikleri bilgiler oldukça çelişkilidir. XVII. yy’ın ikinci yarısında Girit Adası yüzünden Osmanlılarla Venedikliler arasında uzun sürecek bir savaş başladı. Venedikliler bir yan dan Girit’te önlem alırken, diğer yandan da Çanakkale boğazı’nı zorlayıp, Bozcaada ve Saros Körfezine saldırmakta, Girit’e gidecek donanmayı önlemeye çalışmaktaydılar. Venedikliler uzun süre Çanakkale boğazını kuşatma altında tuttular.Bu olaylar İstanbul’da büyük yankı uyandırdı. Hemen Köprülü Mehmet Paşa sadrazamlığa getirildi. Donanma Komutanlığına da Topal Mehmet Paşa atandı. Mehmet Paşa donanma ile boğazdan çıkarak Sakız Adasına gitti. Osmanlı Donanmasının harekete geçtiğini gören Venedik Donanması, Cezayir filosunu yendikten sonra boğaza geldi. Öte yandan Köprülü Mehmet Paşa boğaza yüz parçalık bir donanma gönderdi. Kendisi de kara yoluyla Gelibolu’ya oradan da Çanakkale’ye geldi. Soğandere ile Kepez kıyılarına toplar koydurdu. Siperlere de asker yerleştirdi. Bu sırada papalık, Venedik ve Malta gemilerinden oluşan düşman donanması Kepez ile Kafir bucağı koyu arasında bulunuyordu. 17 Temmuz 1657’ de başlayan savaş üç gün sürdü. Venedikliler yenilerek Bozcaada’ya doğru çekildi. Osmanlı donanmasının bu başarısından sonra Köprülü Mehmet Paşa, Bozcaada ve Limni’yi geri alarak boğazı kuşatmadan kurtardı. IV. Mehmet döneminde boğazdaki kaleler sağlamlaştırıldı. Yeni kaleler yaptırıldı. Diğer yandan Padişah Üçüncü Mustafa Türkiye’de bulunan Baron De Tott’un yardımıyla Tophaneyi yeniledi. İstanbul ve Çanakkale boğazlarının korunması için Haliç ve Hasköy’de yeni top dökümhaneleri yaptırdı.
Osmanlı Devletinde, özellikle XVI.yy’ın ikinci yarısından başlayarak, Batı Avrupada başlayan ekonomik bunalımın yansıması ve iç yapının sebep olduğu ekonomik ve toplumsal huzursuzluklar tüm Anadolu gibi Çanakkale ve yöresini de etkiledi. Özellikle XVIII.yy’ın başlarından sonraki dönemlerin ekonomik ve toplumsal huzursuzlukları sonucu merkezi otorite zayıflamış, geleneksel Osmanlı toprak düzeni çökmeye yüz tutmuştu.Tüm bu etkilerin sonucu, Osmanlı devletinde ayan denilen yerel güçler ortaya çıkmaya başlamıştı. XIX.yy’da Çanakkale’ye ilişkin en önemli siyasal olaylar boğazlar sorunudur. İstanbul ve Çanakkale boğazlarına, Osmanlı imparatorluğunun varlığını sürdürmesi ya da çökmesine yol açabilecek ölçüde ağırlık kazandıran şey, Avrupa’nın büyük devletlerinin İstanbul’u işgali ve Akdeniz’de egemenlik kurma konularındaki çekişmelerdir. XIX.yy boyunca Osmanlı imparatorluğunun yanısıra çarlık Rusyası ve Avrupa’nın diğer devletlerinin dış politikalarını belirleyen ana sorunlardan biri olan boğazlar sorunu, ancak Tür kiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından bir süre sonra, 1936’da bir çözüme kavuşabilmiştir. Günümüzde de uygulanan Boğazlar Rejimini belirleyen 1936 Montrö Boğazlar sözleşmesine kadar olan süreç, çağdaş dönemin sınırlarını aşıyorsa da, konunun bütünlüğünü bozmamak ve okuyucuya kolaylık sağlamak için Boğazlar sorununa bu bölümde yer verdim.Boğazlar sorunu, XIX.yy boyunca, gitgide gücünü yitiren Osmanlı imparatorluğu dış politikasının ana konusunu oluşturmuştur. Bunun başlıca sebebi boğazların, geçen yy. da gittikçe güçlenen ve yayılan çarlık Rusya’sının Akdeniz’e inmesinde ve buna bağlı olarak da, Büyük Biritanya İmparatorluğu için hayati önem taşıyan Hindistan yolunun güvenlik altına alınmasında kilit su yolu niteliği taşımasıdır.Osmanlıların XIX.yy başlarında Napolyon’un Mısır seferi nedeni ile çarlık Rusyası ile yaptığı ittifaklar başta İngiltere olmak üzere Avrupa’nın büyük devletlerini tedirgin etmiş,Rusya’nın Avrupalılardan önce boğazlara el atabileceğini çıkarmıştı. Ancak,Osmanlı yönetimini çok uğraştıran Kavalalı Mehmet Paşa’nın isyanı (1831-1841) Osmanlıların sanıldığından güçsüz olduğunu gözler önüne serince,isyanın ertesinde Avrupa’da yeniden değişen dengeler ve kurulan ittifaklar, boğazlar sorununu yeniden ön plana çıkardı. Boğazların hukuki rejiminin gelişimini, Osmanlı devletinin mutlak egemenlik dönemi; 1841 Boğazlar Sözleşmesinden I.Dünya Savaşına kadar olan dönem, I.Dünya savaşı dönemi, Lozan boğazlar sözleşmesi ve Montrö Boğazlar sözleşmesi dönemleri olarak beş ayrı dönemde incelemek doğru olacaktır.

İlimize bağlı şirin bir ilçemizdir.İlçemiz topraklarını doğuda Balıkesir’in Edremit ilçesi,batıda Ege denizi,kuzeyde Çanakkale’nin Bayramiç ile Ezine ilçeleri,güneyde de Edremit körfezi çevirir. 67 köyü vardır.Kuruluş tarihi hakkında kesin bir bilgi yoktur.Ancak 1330-1335 yılları arasında kurulan 15-20 haneli Kızılcatuğla adlı küçük bir köy olduğu bilinmektedir.Sadece büyüyüp gelişmesi hakkında bir rivayet vardır.Rivayete göre aslen Tiflis’li olan Ümmühan adındaki zengin bir kadın,bugünkü Ayvacık ilçesine yakın bir yerde han işletmektedir.1514 yılında Çaldıran savaşı nedeniyle yöre den orduya katılan askerler Ümmühan hanımın hanında dinlenmektedir.Ümmühan hanım,bu askerlerden birini savaşta ölen kocasına benzetir ve onunla evlenir.Daha sonra çevrede bulunan diğer köyleri (Küplü-Doğanlar ve Garipler) dolaşarak, köylülerin Ayvacığa yerleşmelerini ve böylece Ayvacığın büyümesini sağlar.1383’te Hüdavendigar (Bursa) İline bağlı olup,ilk adının Ayvalı Oba olduğu bilinmektedir.21 Eylül 1922’de düşman işgalinden kurtulmuştur.Uzun yıllar İlçe olarak kalan Ayvacık 1926 yılında Ezine ilçesine bağlanmış, 1928 yılında tekrar İlçe haline getirilmiştir. Assos: Batı Anadolu’da Troas bölgesinin güneyinde kurulmuş eski bir Anadolu şehridir.Ayvacık ilçesine bağlı Behramkale köyündedir. Köy,harabenin üzerine kurulmuş olup,köy kurulurken Antik Assos şehrinin taşları kullanılmıştır. Assos’a, İzmir asfaltından Ayvacığa ayrılan yoldan ve Küçükkuyu beldesinden yeni yapılan sahil yoluna girilerek gidilebilir.238 mt. yükseklikteki sönmüş volkanik kaya üzerine kurulmuş olan köy ve antik Assos şehrinin harabesi karşıdan bakıldığında hemen fark edilir.Tuzla Çayı’nın üzerindeki tarihi köprüden geçildikten sonra harabe ile karşı karşıya gelinir.Assos’un tarihi İ.Ö.2000 yılına kadar dayanmaktadır.İ.Ö.1000 yıllarında Tespos (Midilli) adasından gelenler tarafından,Aiol kolonisince kurulduğu bilinmektedir.Büyük İskender’in Asya seferi ile Makedonya egemenliğine giren kent,İskender’in ölümünden sonra sırasıyla; Bergama krallığı, Roma imparatorluğu ve Bizans egemenliğinde kalmış,I.Murat Hüdavendigar döneminde Osmanlı toprakları içindeki yerini almıştır. 238 mt.yüksekliğindeki andezit taşlardan oluşan tepe üzerinde kurulan Assos antik kenti özenle yapılmış,yüksekliği yer yer 20 m’ye kadar ulaşan sekiz kule ile on iki değişik kapının yer aldığı yaklaşık 3200 metrelik surlarla çevrilmiştir.İlk kazıdan itibaren uzun yıllar kendi kaderine terk edilen Assos 1980 yılında restoratör Sayın Prof. Dr. Ümit Serdaroğlu’nun çabalarıyla yeniden bilimsel bazı çalışmalarına sahne olmuştur.

Çanakkale’nin güneyinde yer alan Bayramiç ilçemiz,güneyde Balıkesir ve Ayvacık, doğuda Yenice ve Ezine, kuzeyde Çan ve Merkez ilçe ile çevrilidir.Bayramiç’in yüzölçümü 1275 km.kare’dir.İlçe merkezi olan Bayramiç,Eski Menderes çayı kenarında kurulmuştur.Çanakkale’ye Ezine üzerinden 75 km. uzaklıktadır.Meyve,tahıl ve baklagil ekim alanlarının genişliği ve üretim bakımından il düzeyinde önemli bir yeri vardır.Ayrıca hayvancılıkta gelişmiştir.Bayramiç ve yöresinin geçmişte Truva krallığının sınırları içinde olduğu bilinmektedir.Zamanla çeşitli kavimlerin istilasına uğramış,yıkılmış,yeniden imar edilmiş ve devamlı olarak değişikliklere uğramıştır.Son olarak 1356 yılında Osmanlı Türklerinin Trakya’ya geçişleri sırasında bir kol da Bayramiç yöresine gelerek boğazın kilit noktalarını tutmuştur.Bu kolun komutanlarından Ahi Hızır Emir bey ve arkadaşları Bayramiç yöresini Türk egemenliğine almış,bu günkü Tepe Camiinin yerinde bulunan kiliseyi camiye çevirmiştir.Ahi Hızır Emir Bey buraya yerleşmiştir.Dini günlerde ve bayramlarda yöre halkının da katıldıkları şenliklerin yapıldığı bu bölgeye “Bayram İçi” yada “Bayram İçin” denilmeye başlanmış ve bu günkü Bayramiç adı doğmuştur. Bayramiç ilçe merkezinden başka ilk yerleşim yerleri Türkmenli,Yahşieli ve Saçaklı köyleridir.Bu topraklar Rumeli’ye geçen orduya öncülük yapan ve bu orduya komutanlık edenlere verilmiştir.İlk kuruluşunu tamamlayan Bayramiç’e bu tarihten sonra göçebe Türkler de gelmişlerdir.1691 yılında Konya’nın Hadim İlçesinden buraya yerleşmeye gelen Mustafa ve Ahmet adında iki kardeş,buranın sancaktarlığını yapmışlar ve günümüzde Kültür Bakanlığı tarafından koruma altına alınan ve restorasyonu yaptırılan,halk arasında Hadımoğulları konağı olarak bilinen binayı yaptırmışlardır.Kitabesinden 1210 yılında yapıldığı anlaşılan Taşköprü ve Hadımzade Osman bey tarafından yaptırılan Taşköprü Camii de ilçemizdedir.Mitolojide büyük yer tutan Kaz Dağı (İda Dağı) ilçemiz sınırları içindedir.İlçe merkezinin 18 km. doğusunda,Kaz Dağı eteklerinde Külcüler Ilıcası bulunmaktadır.Bayramiç’e gidenlerin mutlaka Kaz Dağındaki suyu karpuz çatlatan,içinde alabalıkların oynaştığı “Ayazma” ya gitmelerini öneririm.

Biga,Türkiye’nin kuzeybatısında,Marmara bölgesinin güney Marmara bölümünde, kendi adıyla anılan yarımadanın kuzeydoğusunda bulunan,Çanakkale’nin hızla gelişen büyük ilçelerinden biridir.İlçenin doğusunda Balıkesir iline bağlı Gönen ilçesi,batısında Lapseki ilçemiz,güneyinde Çan ve Yenice ilçelerimiz,kuzeyinde ise Marmara Denizi yer alır.Biga ilçe merkezi kıyıdan 24 km.içeride, Kocabaş Çayı’nın Çan deresi adlı kolunun üzerinde,Balıkkaya tepesinin eteğinde kurulmuştur.İlçeye Bakacak,Balıklıçeşme,Gümüşçay, Karabiga, Gündoğdu, Sinekçi bucaklarıyla 106 köy bağlıdır. Türkiye’nin en çok köyü olan ilçesidir.Biga’nın yüzölçümü 1331 km. karedir.Topraklarının güney bölümü tepelik,kuzey bölümü düzlüktür.İlçe merkezinin denizden yüksekliği 50 metredir.Bu yükseklik Balıkkaya tepesinde 196 metreyi bulur.İlçenin en batısından 26 derece 53 dakika 15 saniyelik doğu boylamı,en doğusundan 27 derece 31 dakikalık doğu boylamı,en güneyinde 40 derece 05 dakika 30 saniyelik güney enlemi,en kuzeyin de ise 40 derece 28 dakika 30 saniyelik güney enlemi geçmektedir. İlçe merkezi 27 derece 15 dakika doğu boylamı ile 40 derece 13 dakika kuzey enleminin kesiştiği yerdedir.İlçede yerleşmeler çoğunlukla tepelerin yamaçlarında olmuştur.İlçede ve yörede yerli halktan başka Kafkasya’dan ve Balkanlar dan gelmiş göçmen aileler de vardır.İlçe nüfusunun çoğunluğunu Balkan göçmenleri oluşturur (Biga belediyesi araştırması).Biga adının kaynağı: Biga sözcüğünün büyük bir olasılıkla Yunanca’da kaynak ve pınar anlamına gelen Pega sözcüğünden Biga’ya dönüştüğü sanılmaktadır.Pega sözcüğünden Pegasos türemiştir. Pegasos,eski Yunanda ve çok tanrılı dönemlerde,insanlarca varlığı kabul edilen efsanevi kanatlı attır.Pegasos sanatçıların hayal gücünü simgeler ve ozanlarca ilham perisi olarak görülürdü.Evliya Çelebi’ye göre;Biga’nın ilk fatihi Sultan Alaattin’in beylerinden Bayboğa olduğu için,Biga’nın tarihteki adı değiştirilerek Boğa şehri denilmeye başlanmıştır.Eski Milli Eğitim ve Gençlik Spor Bakanlarından Hasan Ali Yücel,Türkiye’de orta öğretim adlı kitabında Biga’dan bahsederken Biga’ya XIX.yy başlarında Boğa dendiğini,bunun yörenin boğaları ile ün kazanmış olmasından kaynaklandığını belirtmektedir.Kocabaş çayı dar bir boğazı andırdığı için Biga,boğaz şehri olarak da anılırdı.
Biga’nın Kuruluşu:Arkeolog Selahaddin Kandemir Truva harabeleri adlı eserinde 12.yy. da yaşamış Bizans tarihçisi Anna Kommenos’a dayanarak Biga’nın,Kral An Comenen tarafından İ.Ö. 2000-1900 yılları arasında bir koloni kenti olarak kurulduğunu yazmaktadır.Bu antik kentin şimdiki Çiçekli Dede mezarlığının bir km. kadar güneybatısında kalan Öğlen Kavakları denilen yerde kurulduğu sanılmaktadır.Bu yerde eski temel kalıntılarına bolca rastlanıldığı gibi,birkaç tane de kaynak vardır.Bu yörede su kaynaklarının bulunması ve bunlardan yakın zamana kadar faydalanılması,Antik Pega kentinin bu yörede kurulmuş olabileceği olasılığını kuvvetlendiriyor.Antik kent ile ilgili bugüne kadar arkeolojik bir kazı yapılmamıştır

Bozcaada,Çanakkale Boğazı’nın Ege ağzının 18 deniz mili güneyinde;doğuda Kumburnu mevkiine 3,Geyiklinin yük İskelesine 5 deniz mili uzaklıktadır.30 derece 48 dakika kuzey paraleli ile 26 derece 02 dakika doğu meridyeni arasında yer alan Bozcaada,Gökçeada’ya da 29 mil uzaklıktadır. Çevresi 14 mil tutan Bozcaada, etrafındaki irili ufaklı adacıklar dahil olmak üzere yaklaşık 42 km. karelik yüz ölçümüne sahiptir.En yüksek yeri 192 metrelik Göztepe’dir. Tipik Akdeniz iklimini andırmakla beraber,boğazın tam çıkışında bulunması nedeniyle kuzey rüzgarlarını fazlaca alır.Dolayısıyla Akdeniz ikliminin yazları sıcak ve kurak,kışları ılık ve yağışlı özelliği; Bozcaada’da yazları serin ve kurak,kışları ılık ve az yağışlı olarak görülür.Aylara göre ortalama nispi nem %70’in altına düşmez.Bitki örtüsü genellikle makilik olmakla beraber,güneybatı tarafında çamlıklar yer alır.Adanın tamamına yakını nefis şaraplık üzüm bağları ile kaplıdır.Adanın kuzeydoğusunda Eski Kale,Erenler Burnu,doğusunda Tabya, güneyinde Tuz, Kocatarla, Mermer, Sulubahçe, Habbeli Burnu, batısında Batı Burnu,kuzeyinde Killik Burnu olmak üzere 12 burnu, bu burunlar arasında da 11 koyu vardır.Bozcaada’nın yakın çevresindeki irili ufaklı on adet adacık vardır.Türklerin Bozcaada ile ilişkileri 14.yy’ın ilk yarısında,beylikler dönemindedir.1328-29 yıllarında Bozcaada,Aydınoğlu Umur Bey’in 8 gemi ile yaptığı baskına karşı koyamaz.1403 yılında Bozcaada’ya uğrayan İspanyol gezgini Clavio adada harap bir kale olduğunu yazar.Ticaret amacıyla gelen kendi gemilerini korsan gemilerinden korumak üzere Venedik ve Cenevizlilerin ortaklaşa yaptıkları kalenin kalıntısıdır bu. Anadolu kıyılarının Türk’ler tarafından fethi ve İstanbul kuşatmasının yakınlaştığı dönemlerde ise buralarda kalamayacaklarını anladıklarından, kaleyi yıkarak Akdeniz’in güneyine çekilmeye karar vermişlerdir. Bozcaada 1455-56’da Fatih Sultan Mehmet’in donanma komutanı Hamza bey tarafından Venediklilerden alınmış ve Ege’de Türklerin eline geçen ilk ada olmuştur.Bu arada İstanbul’un fethiyle Venediklilerin doğu ticareti aksadığından kısa süre sonra ilk Osmanlı-Venedik savaşları (1463 -1479) patlak vermiştir.16 yıl süren bu savaşlardan,Venedik zaman zaman çok sayıda Avrupa devleti ile birleşerek,bir ara Bozcaada’yı ele geçirmiş ve üs yapmıştır.1479’da Türklerin üstünlüğü ile biten savaşlar sonunda adaya Türk Bayrağını çeken Gedik Ahmet Paşa,adayı güçlendirerek kaleyi yeniden yaptırmış ve Anadolu’dan insan getirerek “her türlü vergiden muaf”olmak üzere Bozcaada’ya yerleştirmiştir.Bu devrede Bozcaada,Geli bolu sancağına bağlanarak Kaptan paşa eyaleti içine alınmıştır. III. Mehmet zamanında (1595-1603) Bozcaada padişah hasları arasındadır.Sultan İbrahim devrinde (1640-1648) Venedik devletine savaş ilan eden Osmanlı devleti,Girit’in fethine karar verir.1645 yılından 1699 yılına kadar sürecek olan bu savaşların ilk yıllarında Venedikliler,Girit’e yardım gitmesini önlemek amacıyla Çanakkale Boğazı’na kadar ilerleyip,boğaz önündeki adaları bu arada Bozcaada’yı da işgal ederler.Kısa zamanda Rumeli Beylerbeyi Küçük Hasan Paşa’nın ordusu Bozcaada’yı geri alır.Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa Girit işini çözmek için önce Çanakkale Boğazı’nı açmayı hedefler. 1661’de Venedikliler Bozcaada’yı yakarak geri çekilir. Köprülü bizzat adaya gelir.Gerekli onarımı yaptırır.Sultan 2.Mustafa zamanında 1697’de Venediklilerle Mazomort Hasan Paşa komutasındaki Osmanlı donanması Bozcaada açıklarındaki savaşta Venediklileri yener ve Mora’ya kadar kaçırtır.1768-1774 Osmanlı-Rus savaşı sırasında Çeşme’deki Türk donanmasını yakan Rus’lar bir ara Ege’ye hakim olurlar.Limni ve Bozcaada’yı işgal ederler,fakat Cezayirli Hasan Paşa buraları geri alır. 1806-1812 Osmanlı-Rus savaşında Seydi Ali Paşa,Rusları boğazdan tamamen temizler.1913 yılında,Balkan savaşı sonrası Yunanlılarla yapılan Atina anlaşmasında Osmanlı devleti,Avrupa devletlerinin Ege adaları hakkındaki kararlarını kabul etmez.Daha bu tartışmalar sonuçlanmadan I.Dünya savaşı çıkar ve “Adalar sorunu” Lozan anlaşması ile çözülür.Bozcaada,Çanakkale savaşları sırasında İngiliz ve Fransızlar tarafından üs olarak kullanılır. Lozan anlaşmasına kadar çok sıkıntılı günler geçiren Bozcaada 20 Eylül 1923 Perşembe günü Hızır Reis gambotu ile gelen Türk idarecileri ve emniyet kuvvetlerince teslim alınır.

Marmara bölgesinin güney Marmara bölümünde,merkez ilçenin doğusundadır. Topraklarını güney ve güneydoğuda Yenice,güneybatıda Bayramiç,batıda Merkez, kuzeyde de Lapseki ve Biga ilçeleri çevreler.68 köyü vardır.Kuruluş tarihi kesin olarak bilinmemektedir.Tarihi kaynaklarda Çan’ın şimdi bulunduğu yerde Gergithes adına rastlanmakta.Bu isimde bir antik şehir mi yoksa Çan ilçemizin eski adı mı? Bilemiyorum.İlçe sınırları içinde bazı antik kalıntıların bulunması eski dönemlerden beri yerleşim yeri olduğunu kanıtlamaktadır.Bizanslılardan kalma bazı mimari eserlerin varlığı,burasının bir zamanlar Bizanslıların elinde olduğunu göstermektedir. 14.yy. ortalarında Osmanlı topraklarına katılmıştır.Yakın zamana kadar Çan pazarı diye anılan bu yer,Biga sancağına bağlıydı. 1921 yılında Yunan işgaline uğramış, çekilmeleri sırasında da yakılıp yıkılmıştır.Çan Pazarı denmesinin nedeni olarak çevredeki yaygın hayvancılık varlığına dayalı olarak kurulan hayvan pazarı ve panayırların çok rağbet görmesini gösterebiliriz.18 Eylül 1922’de düşman işgalinden kurtulmuş ve 1945’te ilçe olmuştur.18 Mart 1953’teki büyük depremde ilçe merkezi ve köyler de çok büyük yıkım olmuş,taş taş üstünde kalmamıştır.Depremden sonra yeniden imar edilen Çan İlçemiz,Çanakkale seramiklerinin yapım yeri olarak ününü bütün dünyaya duyurmuştur.Ayrıca Türkiye’nin en önemli kömür yataklarından birine sahiptir.İlçenin diğer önemli özelliklerinden birisi de kaplıcalarıdır.

Marmara Bölgesinin güney bölümünde,Gelibolu Yarımadası’nda, 490 km2 yüz ölçümü ve 12 köyü olan şirin bir ilçemizdir. Topraklarını kuzeyde Gelibolu ilçemiz,doğuda Çanakkale Boğazı,güney ve batıda da Ege Denizi çevirir. Nüfusu 9902’dir.Coğrafi yapısı engebeli arazi silsileleriyle az yüksek ve ovalık bölge karakteri taşımaktadır.Kıyı yükseklikleri 300 metreye yaklaşan tepeler önünden az kıvrımlı olarak uzanır.
İlçemizinAdı:İlçemizin eski adı Maydos olup İ.Ö. 2000 yıllarında Fenikeliler zamanında kurulan şehirlerdendir.Eceabat ‘a ismini veren Ece Bey (Yakup Ece),Orhan Gazi’nin oğlu Gazi Süleyman paşa ile birkte Rumeli’ye geçen Osmanlı komutanlarındandır.Ece Bey’in ismine kuran, imar eden anlamında “abat” eklenerek Eceabat ismi ilçemizin adı olmuştur.Fatih Sultan Mehmet döneminde özel önem verilmeye başlanan ilçede 1462-1463 yıllarında Kilitbahir (Kilid-ül Bahr) kalesi inşa ettirilir.Bazı eserlerde Bigalı kales’nin de bu dönemde yapıldığı yazılıysa da bu yanlıştır.Bigalı kalesi Selim III zamanında (1807) yapılmaya başlanmış, Mahmut II döneminde bitirilmiştir.1914 Kasım ayından itibaren Eceabat ve Eceabatlı, dünya savaş tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir savaşın her anını yaşamıştır.Bu savaşların tarihçesi ilgili bölümde verilecektir.Eceabat’ın tam ortasındaki küçük bir tepeye yerli halk eskiden “Palyo Kastro” yani Eski Hisar dermiş. Bugün bu tepeye Kilise Tepesi deniyor.Bu tepenin etrafında gerçekten çepeçevre hisar varmış. Bugün sadece tepenin denize bakan tarafında 100 metrelik bir bölümü harap da olsa ayaktadır. Halk bu taşları söke söke ev yapmış.Evlerin duvarlarında bu taşlar rahatlıkla görülebilir.Bu bakir tepenin altında bir tarih hazinesi olduğuna inanıyorum. Eceabatlı yaşlılar bu tepede, tepenin deniz tarafında ve tepenin doğu tarafında kiliseler olduğunu söylüyorlar.Zaten harabe olan bu kiliselerin,Çanakkale Savaşları sırasında Saros’tan atılan aşırtma top atışlarıyla ve Eceabat’ın havadan bombalanmasıyla tamamen yanıp-yıkılan Eceabat'la birlikte yok olduklarını söylerler.Tepenin altından bugün dahi su sızıyor. Eceabatlılar da tepenin altında su sarnıçları yada kuyuları olduğunu söylüyorlar.Bu tepeden bazı sütun başlıkları çıkmıştır.1997 yılında Truva Festivali sırasında Truva ile ilgili bir panelde arkeologlardan oluşan ekibe bu tepeyi ve çıkan sütun başlıklarını anlattım.O tepenin halen koruma altında olduğunu,yetişmiş eleman azlığı ve maddiyattan dolayı kazı yapılamadığını söylediler.Burada gömülü olan uygarlık gün ışığına çıkarılacağı günü sabırsızlıkla beklemektedir. Benden hatırlatması.
Coğrafya: Coğrafi yapısı engebeli arazi silsileleriyle az yüksek ve ovalık bölge karakteri taşımaktadır. Kıyı yükseklikleri 300 m. yaklaşan tepeler önünden az kıvrımlı olarak uzanır.Çamlıdere ağzındaki ovada kesilerek Akbaş Limanına gelir. Akbaş’tan sonra dik kıyı, Nara Burnu karşısındaki Bigalı Çayı ağzında son bulur. Bigalı ve Kilye Koy’u arasına, dik yarlarla denize inen Kilye Tepesi girer. Kilye Koy’u kara içine sokulur. Burası Gelibolu Yarımadası’nın Ege Denizi ve boğaz arasındaki en dar yeridir. Kıyı Kakmadağ’dan sonra Eceabat Koyu’na, daha sonra güneydoğuya uzanarak Çamburnu’na ve Çanakkale’nin karşısındaki Kilitbahir Köyü’ne ulaşır. Kıyı buradan bir dirsekle güneybatıya yönelir. Bu bölümde genellikle yüksek yarların düz çizgisi kıyıyı belirler. Burada, Yarımadanın iç kesimlerinden gelen dar vadilerin ağzında küçük koylar oluşmuştur. İlk koy Havuzlar Koyu’dur. Bundan sonra Soğanlıdere ağzı ve güneyindeki Karanfil Burnu gelir. Yarımada’nın güneyine doğru Kerevizdere ağzı, onun aşağısında da Hisarlık yer alır. Hisarlık Burnu ve Seddülbahir arasında,alçak yarların kuşattığı hilal biçiminde Morto Koy’u vardır.Seddülbahir’den sonra kıyı önce batıya dönerek Helles Burnuna,sonra kuzey batıya dönerek Tekke Burnu’na ulaşır.Buradan döndükten sonra dünyanın en güzel kumu ve plajları olan Kabatepe sahiline varılır.Daha sonra Anzak Koy’u, Arıburnu, Küçük Kemikli, Suvla Koy’u, Tuz Gölü ve Büyük Kemikli Burnu’na ulaşılır.
Ovalar:
Yalova Ovası: Kumköy yakınında geniş bir ova olarak başlayan Ova,Çanakkale Boğazı’na dik olarak uzanır.Çok verimlidir.
Kilye ve Pirsen Ovaları: Birbiri ile bağlantılı olan bu iki küçük ovanın genişliği 4-5 km, uzunlukları ise 7-8 km.dir.
İklim: Marmara Bölgesi’nin karakteristik özelliklerini ve bitki örtüsünü görmekteyiz. İlçemizin başlıca tarım ürünleri domates, susam, pamuk, buğday, üzüm, zeytin ve zeytin yağıdır.Kıyı balıkçılığı yaygındır. Çok gelişmiş bir sanayisi yoktur. Seramik atölyeleri,zeytin yağı fabrikası, balıkçılık ve tekstil ile ilgili tesisler mevcuttur Sestos:1915 I.Dünya Savaşı sırasında müttefik devletlerin Lojistik merkezi olan Akbaş Limanı’nın hemen üzerinde ve Eceabat’a 4 km. uzaklıkta olup Yalova Köyü sınırları içindedir. Şehir İ.Ö. 650 yıllarında Aioller tarafından bir Yunan kolonisi olarak kurulmuştur. Abydos ile birlikte hüzünle biten bir aşka sahne olduğu için birlikte anılmışlardır.Efsaneye göre Afrodit tapınağının bakıcısı bakire Hera,karşıda bulunan Abydos şehrinden Leandros’la tanışır ve sevişirler.Leandros geceleri sevgilisine kavuşmak için Çanakkale Boğazı’nı yüzerek geçer ve kendisine meşale ile yol gösteren sevgilisine ulaşır,tan yeri ağarırken tekrar karşı kıyıya dönermiş.Leandros, bir gece yine karşı kıyıda elinde meşale ile kendisini bekleyen güzel Hera’ya kavuşmak için her zamanki gibi boğazın serin sularına atlar. Aniden çıkan fırtına Hera’nın elindeki meşaleyi söndürür.Boğazın çılgın dalgalarıyla boğuşmakta olan Leandros,ışığı göremeyince nereye çıkacağını kestiremeyerek saatler süren uğraştan sonra dalgalara yenilir. Korkunç dalgalar Leandros’u yutarak kıyıya atmıştır. Sevgilisini bütün kıyı boyunca arayan Hera,onun cesedi ile karşılaşınca üzerine kapanarak, hiç ayrılmaksızın ağlaya ağlaya oracıkta can vermiş. Sestos daha çok bu efsaneyle tanınır.Sestos İ.Ö.VI.yy sonlarında Persler’in eline geçmiştir. Ancak Pers Kralının Abydos’tan Sestos yakınlarına çıkardığı muazzam ordusunun Yunanistan’da yenilerek geri çekilmesinden sonra (İ.Ö.479) Pers egemenliğinden kurtulmuştur.Bundan sonra şehir, Attik-Delos Deniz Birliği’nin önemli bir üyesi olmuştur. İ.Ö.411 yılında Peleponnes Savaşları sırasında Atina donanmasıyla Isparta donanması boğazın ağzında karşılaşmış ve zorlu deniz savaşından sonra Alkibiades (Alkibiades Perikles’in yeğeni olup, Sicilya seferi sırasında başkomutan seçildi. Seferdeyken,Atina’da tanrılara hakaret ettiği gerekçe siyle geri çağırılınca Ispartalılar tarafına geçmiş ve bütün planları onlara vererek Atinalıların yenilmesine neden olmuştur.Alkibiades bundan sonra Ege denizinde Ispartalılar adına Attik-Delos Deniz Birliği’ne giren şehirleri vuruyordu. Amacı, Atina’yı güç duruma düşürüp kendisi kurtarıcı olarak yeniden ortaya çıkmaktı. İşte burada Ispartalılar yanında bulunduğu sırada Atinalılara yardım ederek onları galip getirip yeniden başkomutan olmuştur) kumandasındaki Atina donanması galip gelerek Sestos’a çekilmiştir. Donanmanın buradan ayrılmasından sonra Sestos,Atinalıların sağlam bir kalesi olmaya devam etmiştir.
KİLİTBAHİR KALESİ: Osmanlı kaleleri içinde mimari yönden bir baş yapıttır. 1462-1463 yıllarında Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmıştır.Bir çok kaynakta 1452 yılında yaptırıldığı yazmakta ise de Prof. İ.Hakkı Uzun çarşılı Büyük Osmanlı Tarihi adlı eserinde 1462-1463 yıllarında yapıldığını yazmaktadır. Ayrıca Yurt Ansiklopedisi C.3 sayfa 1913’te ve araştırmacı yazar Ekrem Boz’un eserlerinde 1462 yazmaktadır. Bu kaleye Kanuni Sultan Süleyman bir “Kapı Kulesi” (Sarı Kule) ile bir sur duvarı eklemiştir. Hiçbir yerde uygulanmamış özgün bir planı vardır. Surlara önem verilmemiş kale duvarlarından daha ince tutulmuştur. Buna karşın yonca yaprağı biçimindeki üç avlulu iç kale oldukça korunaklı yapılmıştır. İç kale 7 katlıdır. Her katta değişik sayıda hücre diyebileceğimiz odacıklar bulunmaktadır. Kuzeyinde bir kapı, her yüzde pencere ve mazgallar vardır. Kilitbahir kalesini üç bö lümde incelemek doğru olacaktır.
1- Dış kale duvarları; 2 m. genişlik ve 500 m. uzunlukta olan bu duvarlar 4 m. yüksekliğindedir. Üç adet kapısı vardır. Bugün iki kapı moloz taşlarla örülü olup, yalnızca kuzey kapısı açıktır
2- Sarı Kule; Taş işçiliği mükemmel olan kule, büyük kesme taşlardan yapılmıştır ve daire planlıdır. Kapısının üzerinde yazıtı vardır. Kule üç katlıdır. Alt katı depo olarak kullanılmaktadır. İkinci kata taş merdivenle çıkılmaktadır. Kulenin içine 6 m. uzunlukta 1,5 m. genişlikte bir sahanlıkla girilmektedir. Kalenin içi 9 m. çapındadır. Duvar kalınlığı ise 6 m. aşmaktadır. İçeriden dışarıya doğru uzanan 7 adet mazgal penceresi vardır. 1,5 m. genişlikteki taş merdivenle terasa yani üçüncü kata çıkılır.15 m. genişliğindeki teras taş bloklarla döşenmiştir. Kale I.Dünya Savaşında kullanılmıştır. Sarı Kule’nin içinde bulunan renkli boğaz haritası bu savaş sırasında yapılmıştır. Bu kulenin terası çok ilginç, bir mühendislik harikasıdır.
Sarıkule Kitabesinin Çözümü:
Kilit-ül Bahre ki kale-i ala oldu
Frenkistandan dünkü caybume
Felekten ruhu kudsi dedi tarihe
Zihi kaneldir oldu Bahri Rum.
Tarih: Hicri 948/1541-1542
3-İç Kale; 7 m. genişlikte 18 m. yüksekliğindedir. İçi 7 bölmelidir. Bu bölmeleri ayıran kalasların çoğu çürümüş ya da başka işlerde kullanılmıştır. İçinde bir adet su kuyusu bulunmaktadır.Kalelerin mimarı tam olarak bilinmemektedir. Kale duvarlarında 4 cm. genişliğinde 34 cm. uzunluğundaki tuğlalarla motifler yapılmış, taş gülleler duvarlarda kullanılarak kale duvarları süslenmiştir.
Kilitbahir Kalesi Kitabesinin Çözümü: Kalelerin inşasından 431 yıl sonra II. Abdülhamit tarafından 3 kez onartılmıştır. Dış kalenin kuzeyindeki kapı üzerinde Abdülhamit’in onarımını gösteren kitabede; işbu kışla Gazi Abdülhamit Han Sani Hazretleri’nin sarayı hümayünlerinden kaimen tadilat ve tamirat olunmuştur. İkinci ve üçüncü kale kapıları üzerinde kitabe yoktur. Dış kalenin kitabe aynası var ama kitabe yoktur. Bu kalenin kuzey cephesinde yerden 5-6 m. yükseklikte mermer çivi başı üzerinde elifleri üzerinde birleşen “Ya hannan, ya mennan, ya deyyan” yazılıdır
Cahidi Sultan:Cahidi Sultan aslen Edirneli olup, asıl adı Ahmet’tir. Daha sonra kendi kurduğu tarikatın adı olan Cahidi adını alır. Eceabat’ın Kilitba hir Köyü’ne yerleşir. Cemaliye ve Cahidi tarikatlarından başka Uşşaki tekkesine de geçerek şeyhlik makamına yükselir.Efsaneye göre Padişah Avcı 4.Mehmet,rüyasında Cahidi Ahmet Efendi’yi görür.Gelir onu makamında ziyaret eder.Bu görüşmeden sonra Padişah ikramda bulunmak ister.Cahidi maddi ikramı kabul etmez.Bunun üzerine padişah kendisine Sultan ünvanını verir.Cahidi Sultan’ın eserleri 1983 yılında Süleymaniye Kütüphanesinde bulunmuştur.İki eseri vardır.Divan ve Kitabu’n Nasiha. İkisi de Osmanlıca el yazısı ile yazılmıştır.Cahidi Cami ve türbesinin bahçesinde Cahidi’nin eşi Kerime Hatun,Mustafa Paşa’nın kızı Atiyye Hanım,Alay Katibi Tevfik Efendinin annesi Ayşe Hanım, 16 yaşında veremden ölen Cevat Paşa’nın kızı Bedile Hanım’ın ve başka kişilere ait mezarlar ve bu mezarların mezar taşlarında ise kitabeleri vardır.
Şimdi bu kitabelere bir göz atalım.
1- 1254 tarihli Atiyye Hanım’ın mezar taşındaki yazıt:
“İrişince ferde mevt cana gelir hayret
Gideceksün çaresi yok gelince davet
Gözünü aç eylemesün ömrünü yağma gaflet
Yumulunca acımız sine mevt ey ledi çeşm-i hayret
Ola izzet dedi bak budur ancak tarihi
Okuyanın ruhu Atiyye Hanıma rahmet”.
2- 1286 tarihli Ayşe Hanım’ın mezar taşındaki yazıt:
“Yürü fani dünya sana elveda olsun
İçi cevrü cefa dünya sana elfirağ olsun
Fenadan gelip bekaya eğledin rihlet
Kerim kıl cürmümü affet gıl bana makam olsun cennet
İlahi ben günahkarı haşret, eyleme rüsvay
Dilerim cürm-ü isyanım senin affınla mahvulsun”.
3- Tarih 1324 Cevat Paşa’nın Kızı
Bedile hanımın mezar taşındaki yazıt:
Ahsen’ül Mevt
Cevat Paşa merhumun güzide dahtı paki
Bedile Hanım Sallara-ı Mahv ve tabah itti.
Henüz bir gunca ümid idi onaltı yaşında
Esverbade ecel soldurdu emri nabigah etti.
Bedileme nur virem ananın gök ağuş nazende
Verem kuydu bu cağında seni makber penah etti
Ve yaşadığın hal nezakede yazılsın
senin kabrinde
O derdler beni medfune-i hak-i siyah itti
Silahıyle verem savaç açtı ciğergahında bir yare
Seni yavrum o yare vasıl-ı karip ilahe iletti
Taşın burası kırık... çekildi alem-i lahute bizden itdi.
Sene Muharremül Haram 1324” 1
Osmanlıca çeviriler Harun HAZIR, Çanakkale

Ezine İlçesi,Çanakkale’nin güneybatısında,Ege Denizi kıyısından doğuya doğru uzanan Eski Menderes çayının suladığı ovalık kesimde yer alır.İlçenin yüzölçümü 474 km. karedir.Merkez ilçeden sonra nüfus yoğunluğu en çok olan ilçemizdir (1980 Nüfus sayımına göre).İlçeye Geyikli beldesi ve 50 köy bağlıdır.Ezine’de yerleşme sıklığı çok yüksektir.Yüz km. karede yaklaşık 11 köy vardır. Çok sayıda birbirine yakın köy bulunmasına karşılık, ilçenin ortalama köy nüfusu,nüfusa göre azdır (434 kişi).İlçe halkı geçimini tarımla sağlar.Tahıl,sebze ve meyvenin yanı sıra oldukça çok miktarda zeytin üretimi yapılır.Ezine; Roma devrinde Çaltılıkıran Tepe’de Neandria adı ile kurulmuş bir şehirdir.Tarihi Saminyon ovasındadır. Neandria’yı Danişment Türkleri tahrip ederek Danişment adı ile bir köy kurmuşlardır.Sonraları bu köy sakinleri,şimdiki Ezinenin bulunduğu yerde bir cami yaptırarak Cuma namazlarını kılmaya başlamışlar ve zamanla şehir cami çevresinde genişlemeye başlamıştır.Ezine,Orhan Gazi zamanında Osmanlı topraklarına katılmıştır.Ezine’nin güneyinde Sankrea (Çığrı) denilen yerde bir şato harabesi vardır.Bu şato,Homeros’un Truva topoğrafyasını incelemek için oturduğu sanılan Sankrea şehrinin yerini işgal etmektedir.Sankrea kalesi Bizans İmparatorluğu tarafından siyasi mahkumların hapishanesi olarak kullanılmıştır. Daha sonra burası Emir Dursun tarafından alınarak,Orhan Gazi zamanında Osmanlı topraklarına katılmıştır.

Dini ve tarihi birçok kişinin bağrında yattığı ve geçmişi İ.Ö.ye dayanan kahramanlar diyarı Gelibolu,Çanakkale Boğazı’nın Marmara’ya açılan ağzına yakın ve kendi adını verdiği yarımadanın üzerin de kurulmuş,çok eski ve tarihi bir ilçemizdir.Uzun yıllar Yunanlıların, İranlıların, Makedonların, Ispartalıların ve Romalıların elinde,Anadolu’nun bir iskelesi durumunda olan ilçemiz, Orhan Gazi’nin büyük oğlu Şehzade Gazi Süleyman Paşa tarafından fethedilerek Osmanlı topraklarına katılmıştır.İlçemizin adı Gallipoli’den Gelibolu’ya dönüşmüştür.Osmanlı kaynaklarına göre rüzgarın çok oluşundan Yelibol adını alan ilçe,sonraları Gelibolu’ya dönüşmüştür denilmektedir. Muhammediye’nin yazarı Gelibolulu Yazıcı Mehmet Efendiye göre ise Gelibolu adı Gülübol’dan gelmektedir.Mitolojik devirde,Hititler,Lidyalılar,Traklar devrinde hangi adı taşıdığını bilemiyorum.Yapılan incelemelerde,mitolojik haritalarda Gallipoli adına rastlıyamıyoruz.Yöresinde bulunan kentler kesinlikle saptanabildiği halde, örneğin Bolayır-Bakla Burnu’nda Cardia, Ortaköy-Demirtepe arasında da Eksamilyon yöresinde Lysimachia, Cumalı köyünde Aegos Potami görülmekte, Gallipoli adına rastlanılamamaktadır. Ancak Gelibolu’nun bulunduğu yerde “Crithote” adına rastlıyoruz.Gelibolu adının atası olan Gallipoli,güzel şehir anlamına gelmektedir. Dünyada bu adı taşıyan bir çok şehir vardır.Bugünkü Gelibolu ile birlikte aynı isimde 12 şehrin olduğu kaydedilmektedir.Osmanlı kaynaklarına göre Türklerin Rumeli’ye ilk geçişleri ve Gelibolu’nun fethi 1354-1357 tarihleri arasında gösterilir.Orhan Gazi’nin amacı Rumeli’ye geçerek,Osmanlı devleti topraklarını Avrupa’da da genişletmekti. Babasının amacını iyi bilen Şehzade Gazi Süleyman Paşa (Hicri 755) 1354 yılında yanındakilere niyetini belli etmeden av amacıyla ve bir kaç yüz kişiden oluşan kuvvetiyle Kapıdağ Yarımadasına,oradan da Çanakkale Boğazı kıyılarına ilerleyerek Çardak yakınlarına gelir. Komutanlarından Aca (Ece) Bey ve Fazıl Paşa,Süleyman Paşa’ya niyetini sorarlar.O da açıklar.Ağaç kütüklerinden bir sal yaparlar.Bu iki paşa sal ile boğazı geçerek Çimeni yada Çimpe diye anılan kale’nin yakınlarına çıkarlar. Bir Rum’u esir alarak aynı sal ile geri dönerler.Bundan sonra iki tane büyük sal yapılır.Salın birine Demirtaş Bey,İnce Balaban Bey,Abut Bey,Kara Cafer,Aksungur, Karaoğlan oğlu ve Akçakoca gibi kahramanlarla Şehzade Süleyman Paşa ve 40 asker binerler.Diğer sala da Evrenos Bey,Aca (Ece) Bey,Fazıl Bey ve Süleyman Paşanın en yakın adamı Hacı İl Bey ve 40 kadar asker binerler.Çimpe kalesinin dibinde kıyıya çıkarlar.Surları aşarak içeriye girerler.Baskın sonunda kaleyi ele geçirirler.Daha sonra buradan ele geçirdikleri gemilerle askerlerini Çimpe’ye taşırlar. Gelibolu Kalesi İ.S.711 yılında, Bizans imparatorlarından Phillipicus Bardanes tarafından 681’den 717 yılına kadar süren Arap akınları sırasında,Gelibolu’nun korunması için yaptırılmıştır.

Ege,üçüncü jeolojik zamanın sonunda yer kabuğunun kırılıp-çökmesiyle oluşmuş bir denizdir.Bu gün var olan adaların tümü o dönemdeki tektonik hareketlerin sonucunda oluşmuştur.Bugünkü Ege’yi oluşturan sular,Akdeniz ile çok farklı bir yapısal özellik göstermez.Tuzluluk oranı birbirine yakındır.İklim,kuzeye çıkıldıkça yaz mevsiminin biraz daha kısa sürmesi dışında hemen hemen aynıdır.Gökçeada jeolojik yönden Trakya’nın güney kıyılarının devamıdır ve onu Trakya’dan ayıran denizin dip uzantılarının volkanik bir yükseltisidir.Genellikle Gelibolu yarımadası ve Limni ile arasındaki deniz sığ olmakla birlikte,Semadirek adası ile arasındaki bölüm oldukça derindir.Alman arkeolog A.Couzo “Trakya Denizi Adalarına Yolculuk” (Hannover-1860) adlı incelemesinde Aydıncık (Kefaloz) ile bugün en doğuda bulunan tepenin (eski kaynaklara göre RU tepesi) çok önceden birbirinden ayrı olduğunu ve zamanla biriken kumlarla adaya bitiştiğini ve bugünkü Tuz Gölü’nün oluştuğunu ileri sürer. Gökçeada 289.5 km. karelik bir alan üzerinde oluşmuştur. Kıyı şeridinin uzunluğu yaklaşık 95 km.dir.Kuzey-güney uzunluğu 13 km,doğu-batı uzunluğu 29.5 km.dir.Geminin yanaştığı Gökçeada Kuzu Limanı Çanakkale’den 32 mil,Gelibolu yarımadası’ndaki Kabatepe limanından ise 14 mildir.Baozcaada’ya 29 mil,Ege Denizi’nde bulunan Yunan adalarından Limni’ye 16,Semadirek adasına 14 mil uzaklıktadır.Coğrafi yapısı çevre adalardan oldukça farklıdır.Tek bir dağdan oluşan Semadirek ile,tek bir ovadan oluşan Limni’ye karşın, tepelerin ve ovaların birbiri ardınca sıralandığı ilginç bir yapısı vardır.Homeros Gökçeada’dan, doğal yapısındaki özellikten ötürü Pepaloessa (dalgalı) diye bahseder. Gökçeada çok engebeli,volkanik bir yapıya sahiptir.Ada’nın %77’si dağlık,%12’si engebeli,%10’u da ovalıktır.Adanın güney sahillerinde Akdeniz iklimi,kuzey sahillerinde ise Marmara’ya özgü iklim hüküm sürmektedir. Rüzgarlar genellikle kuzeyden poyraz, güneyden lodos eser.Yılın büyük bölümü rüzgar alır.Gökçeada su kaynaklarının çokluğu bakımından dünyanın 4.adası durumundadır.5 adet gölet bulunan adamızda Zeytinli barajı adanın içme,kullanma ve tarım amaçlı sulama suyu ihtiyacını büyük ölçüde karşılamaktadır. Ayrıca Şahinkaya, Dereköy, Aydıncık ve Uğurlu göletlerinden de tarım amaçlı sulama yapılmaktadır.Antik dönemlerdeki Gökçeada’nın en önemli yerleşim yeri bugünkü Kaleköy (Kastro) dur.

Lapseki ilçemiz 40 derece 20 dakika doğu boylamı,26 derece 42 dakika kuzey enleminin kesiştiği noktada,Marmara Denizi’nin Çanakkale Boğazı ile birleştiği yerin Anadolu yakasında yer almaktadır.Merkez dışında 2 belde,42 köyü bulunmaktadır.İlçemiz 4.jeolojik zamanda oluşmuştur.Çayların taşıdığı ve iki yana serptiği alüvyonlarla kaplıdır.Taban suyu bakımından zengin olan bölgede volkanik alanlar (andezit) Biga-Lapseki arasında uzanır.Bölgenin yüzölçümü 955 km2 olup dalgalı bir araziye sahiptir.Lapseki’nin Anadolu’ya yapılan Helen göçleri öncesi varlığını sürdürdüğü ve kaynaklar şehri anlamına gelen Pityausa olarak anıldığı bilinmektedir.Lapseki,Çanakkale’nin önemli turizm merkezlerinin başında yer alır.Doğal güzelliklerinin yanısıra,turizm tanıtım faaliyetlerinin artması turizmin canlanmasına neden olmuştur.İlçemize 5 km. mesafedeki Çardak beldesi,7 km.lik uzun bakir kumsallarıyla çadır turizmine açıktır.Kumsallara bağlanan 7 km. uzaklıktaki yaklaşık 300 m. yüksekliğindeki Mecidiye Köyü eşsiz manzarasının yanı sıra yaz ve kış aylarında esen kıvırcık tabir edilen poyraz rüzgarı ile sörf ve planör sporuna son derece elverişlidir. Kampların çevresinde konaklama tesisleri vardır. Çardak; Lapseki yolu üzerinde ilçeden Biga yönüne doğru 5 km. ileride,kıyı şeridine kurulmuş güzel bir yerleşim yeridir.Çardak’ta Osmanlı döneminden kalma tarihi eserlerimiz Gazi Yakup Bey tarafından yaptırılan ve halen kullanılır durumda olan 1463-1464 yapımı bir cami,Gazi Yakup Bey Türbesi ile yine bu komutanın ailesine ait,Osmanlı taş sanatının seçkin örneklerinin bulunduğu kadınlar mezarlığı,Türklerin Rumeli’ye ilk çıkış yeri olan Çardak’ta,anıtlar yüksek kurulunca korumaya alınan 600 yıllık Salbaş ağacı gözümüze çarpan ilk örneklerdir.Önceden 7 km. boyunca hiç yapılaşmanın olmadığı,şimdi ise yazlık adı altında bir çok yapının yapıldığı,betonlaşmaya başlayan kumsalları muhteşemdir.

Bölgeye Türkler’in yerleşmesiyle önce Yanoba ve Dalyanoba denilmiş, daha sonra İnceköy ve son olarak Yeniceköy adı verilmiştir. İlçemizin bulunduğu bölgede yapılan arkeolojik çalışmalar sonucunda, Cilalıtaş devrinde burada yaşandığı ortaya çıkarılmıştır. İ.Ö.Bitinler,Aşşuvalılar,Truvalılar,Hititler,Luviler,Dorlar,Lidyalılar, Persler, Bergama krallığı ve Roma İmparatorluğunun egemenlik alanında kalmıştır. Roma imparatorluğunun parçalanmasıyla Bizans egemenliğine girmiştir. 14.yy. başında Karesi Beyliği ve daha sonra da Osmanlı devleti topraklarına katılmıştır. İlk yerleşim izlerini Paleolitik çağda gördüğümüz Yenice’de, Davutköy,Bekten ve Nevruz çevresindeki kalıntılar tahrip olmuştur. İ.Ö.2000 yıllarından itibaren Yenice,Balya ve Balıkesir bölgesinde Bitinler yaşamıştır. Marmara bölgesinin,güney marmara bölümünde,Çanakkale İli’ nin 100km. doğusunda,Çanakkale iline bağlı ilçedir.Topraklarını kuzeyde Biga ve Çan,doğuda Balıkesir,Gönen ve Balya,batıda Bayramiç,güneyde de Balıkesir’in Edremit ve Havran İlçeleri çevreler. 1990 Nüfus sayımında nüfusu 6517’dir.Rakım 276 metredir. Balıkesir-Çanakkale karayoluna giriş ve çıkışla bağlıdır.Yenice ilçemiz 1367 km2 yüz ölçümünde ve toplam 42798 nüfusa sahiptir (1990). 18 Mart 1953 yılında çok büyük bir deprem felaketiyle yerle bir olmuş daha sonra tekrar imar edilmiştir. İlçemizin iklim özelliklerini inceleyecek olursak Akdeniz,Karadeniz ve kara ikliminin karışımı olan Marmara iklimi görülürYenice ilçemizin en dikkat çeken özelliklerinden biri bitki örtüsü özellikleridir.Ormanlık alanlarda yükseltinin, dolayısıyla değişen mikroklima ve yetişme çevresi koşullarının etkisi ile değişik ağaç türleri ve bunların oluşturduğu karışık topluluklar vardır.Ormanların bazı kesimlerinde tek türden oluşan saf topluluklar varken (Köknar ve karaçam toplulukları gibi) bazı bölgelerde de çoğunlukla yapraklı türlerle ibreli türlerin oluşturduğu karma ormanlar yaygındır.Bölge ormanlarında Akdeniz,Karadeniz ve kara ikliminde yetişen türler görülür.Yenice ormanları endemik Kaz dağı göknarı (köknar) ve nadir bulunan türler bakımından da dikkat çekicidir. Yöremizde dokumacılık çok eskilere dayanmakla birlikte,teknolojinin ilerlemesiyle yerini hazır dokumacılığa terk ederek önemini kaybetmiştir.