Menü

Hasan Gören

(+90) 538 403 93 71

Çanakkale Şehitlikleri Ziyaretinde vazgeçilmez
KOKARTLI ALAN KILAVUZUNUZ



Gerçek Öyküler

1. “SAĞ KOLUMU KAYBETTİM, AMA SOL KOLUM VAR”

Seddülbahir ve Conkbayır’ın büyük kahramanlarından biri de Bombacı Mehmet Çavuş’tu. Bu kahraman Anadolu çocuğu, İngilizlerin siperlerimize fırlattığı el bombalarını korkusuzca hemen yakalar, karşı tarafa fırlatır ve zararını kendilerine dokundururdu.İngilizler bunu anlamış olacaklar ki bombaları bir kaç sayı saydıktan sonra fırlatarak Mehmet Çavuş’un iadesini önlemeye çalışmışlardı. İşte böyle bir bomba Mehmet Çavuş’un elinde patlayarak sağ elinin bileğinden kopmasına sebep olmuştu. Bu yiğit delikanlı vazife şuuruyla hastahaneden tabur kumandanına yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Sağ kolumu kaybettim, zarar yok, sol kolum var. Onunla da pekâla iş görebilirim. Beni müteessir eden ve yine kıtama iltihak edip düşmanla çarpışmama mani olan şey yaramın henüz kapanmamış olmasıdır. Hastahaneden kurtularak halen harbe iştirak edemediğim için beni mazur görünüz, affediniz muhterem kumandanım...”

2. “BENİM GÖZLERİM GÖRECEĞİNİ GÖRDÜ”

O gün Boğaz tabyaları arasında en çok iş gören ve en çok hasara uğrayan Rumeli Mecidiyesi Bataryası oldu. Sabahtan beri muharebenin en şiddetli anlarında dahi iki sahil arasında gidip gelmekten çekinmemiş olan Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa, tabyanın feci durumunu haber aldığı zaman yine motora atlayıp Çimenlik İskelesinden karşı sahile hareket etti. Cephaneliği berhava olan tabyanın durumu hazindi. İstihkam yıkıntıları arasın da dolaşmakta olduğu sırada bir ağacın altına uzanmış olan bir askerin hali dikkatini çekti ve yanına gidip “Ne var evlât?” diye sordu. Nefer hemen yerinden fırlayıp esas duruş vaziyeti aldı. Çünkü sesi tanımıştı. Ama gözleri başka tarafa bakıyordu.Kumandan Cevat Paşa: “Gözlerine bir şey mi oldu oğlum?” diye sordu. O zaman nefer tok sesiyle “Üzülmeyin efendim” diye cevap verdi. “Benim gözlerim göreceğini gördü” (Evet düşman gemilerine tam isabet kaydedilmiş ve “Ocean” destroyeri hareket edemez hale getirilmişti.) Cevat Paşa sessiz sessiz ağlıyordu.

3. GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA:

M. Kemal'in Omega saatinin parçalanması suretiyle kendisine hiçbir şey olmamasıdır.Bu olay, Anadolu'nun pek çok yerin de, farklı şekilde anlatılır.Bu olay yazılı olarak en güzel şekilde Ruşen Eşref Ünaydın'ın "Mustafa Kemal ile Mülakat" adlı eserinde şöyle verilir:

"Buraya kadar muhaveremizi sakin bir vaziyette dinleyen Yüzbaşı Cevat Bey, Paşa'nın yaveri, kalın, sertliği hoşa giden bir sesle:

-"Bu şarapnel parçasından biri Paşa'nın göğsünü okşamıştır!"dedi.

-Nasıl? Dedim.

Paşa, tespihi ile oynuyordu. Cevat Bey, parlak çizmelerindeki mahmuzları şıkırt yaparak, göğsünün sol tarafındaki nişan kurdeleleri sırası ve ipek kordonu kabaresine şöyle anlatıyordu:

-Bulunduğumuz yer tamamen muhacimlerin arası idi.Paşa da ilerleyen efradımızı seyrederken göğsüne bir şeyin kuvvetlice çarptığını duymuştur.

-Evet sağ taraftan ceketimde bir kurşun yeri gördüm.Yanımda bulunan zabit (Rahmetli Nuri Conker Bey)"Efendi, vuruldunuz" dedi. Ben böyle bir söz şuyu bulursa askerimizin kuvve-i maneviyesi üzerinde yapacağı tesiri düşündüm.

Elimle zabitin ağzını kapadım.

"Sus" dedim.

Cevat Bey devam ediyordu.

-"Bir şarapnel misketi, göğsünün sağ tarafına, tamamen Omega saatinin bulunduğu cebe isabet etmişti. Saat, parça parça oldu, fakat o darbe, Paşanın göğsünde hafif bir leke bırakmaktan ileri geçmemiştir."dedi.

-O saat sizin için tarihi bir saattir. Görebilir miyim efendim? dedim.

Paşa:

-"O saatin enkazını, bu muharebeden sonra Liman Paşa hatıra olarak aldılar. Bana da kendilerinin aile-i asalet armasını havi bulunan saatlerini verdiler."

Cevat Bey saati gösterdi. Omega markalı siyah bir saat. Arkasında bir taç ve "L.2." markaları ve Paşanın kırılan saati de Mekteb-i Harbiyeden beri sakladığı Omega markalı kuvvetli bir talebe saati imiş. Cevat Bey Zenıth marka bir bilezik saatini gösterdi ki onu Mustafa Kemal Paşaya o kurşunun değdiği esnada yanında bulunan genç Mülazım vermiş.

Askerin bu kadar yanında giden, onlara ön ayak olan bir Kumandana en zorlu düşmanların bile dayanamayacağına aklım eriyordu.

Omega saati, Türk milleti için kendini feda etti, Komutan Mustafa Kemal'i kurtardı.Türk ordusunun Kumandanını,Türk milletini, Ortadoğu'yu, insanlığı kurtardı.

4)YAHYA ÇAVUŞ VE TAKIMI

Çanakkale Muharebelerinin en ateşli saldırıları sırasında Ertuğrul Koyu'ndan çıkartma yapan bir İngiliz birliğine karşı Seddü' l- bahir tepesinde bulunan Yahya Çavuş ve takımı büyük bir inançla engel olmaya çalışıyorlardı. Karşılarında bulunan bir birliğe karşı gönülden savaşarak engel olmaya çalıştılar.Akşama kadar mücadele ettiler.Sağ kalan birkaç kişi geriye çekildiler.

5-MEHMET AKİF ERSOY-ÇANAKKALE ŞEHİTLE Rİ

Bu eser, yıllardır hepimiz tarafından zevkle okunmuş ve ezberlenmiştir. Burada Akif harbin vahametini, vahşetini anlatırken, bu uğurda şehit olanların da yalnız kalmayacaklarını, onları Hz. Peygamber' in şefkatle beklediğini müjdelemektedir. Bu şiir başlı başına Türk'ün Destanıdır. Anlatılmaz yaşanır.

Prof. Dr.Mehmet Kaplan, bu destanın estetik kıymeti hak kında şu kanaati ifade eder:

" Mehmet Akif Ersoy'un Çanakkale Savaşını tasvir eden şiiri yazıldığı tarihten bu güne kadar bütün nesillere o savaşın heyecanını yaşatmış ve onun tarihî, derin ve büyük manasını hatırlatmıştır. Bunun sebebi de hiç şüphesiz, bu şiirin taşımış olduğu estetik değerdir."

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?

En kesif orduların yükleniyor dördü beşi

-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara' ya-

Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya

Ne hayasızca tahaşşüt ki ufuklar kapalı!

Nerede- gösterdiği vahşetle "Bu: bir Avrupalı"

Dedirir -yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi

Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!

Eski dünya, yeni dünya, bütün akvam-ı beşer,

Kanıyor kum gibi, tufan gibi hakikat mahşer mi mahşer

Yedi iklimi cihanın duruyor karşıda

Ostralya' yla beraber bakıyorsun: Kanada!

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk;

Sade bir havadis var ortada: vahşetler denk.

Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela...

Hani tâûna da zuldûr bu rezil istila!...

ŞİİRLERİMİZDE ÇANAKKALE ZAFERİ

Çanakkale Zaferi ile ilgili,menkıbe, destan yanında münferit şiirler de yazılmıştır.Mehmetçik,harbe giderken sâkin ve sevinç li olarak anasından,babasından,yavuklusundan,sılasından ayrıl mıştır.Hatta anasını,yavuklusunu bir daha göremeyeceğini bile rek yola revân olmuştur.Bu duyguyu şu mısralarda görebiliriz.

ÇANAKKALE TÜRKÜSÜ

Çanakkale içinde vurdular beni

Ölmeden mezara koydular beni

Of gençliğim eyvah.

Çanakkale içinde Aynalı Çarşı

Ana ben gidiyom düşmana karşı

Of gençliğim eyvah

Çanakkale içinde bir uzun selvi

Kimimiz nişanlı kimimiz evli

Of gençliğim eyvah

BİR YOLCU' YA

Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın

Bu toprak bir devrin battığı yerdir.

Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın

Bir vatan kalbinin attığı yerdir


Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda

Gördüğün bu tümsek Anadolu' nda

İstiklâl uğrunda, namus yolunda

Can veren Mehmet' in yattığı yerdir.


Bu tümsek koparken büyük zelzele,

Son vatan parçası geçerken ele

Mehmet' in, düşmanı boğduğu sele

Mübârek kanını kattığı yerdir


Düşün ki, haşr olan kan, kemik, etin

Yaptığın bu tümsek amansız, çetin

Bir harbin sonunda bütün milletin

Hürriyet zevkini tattığı yerdir.

Necmettin Halil Onan(Çakıl Taşları)

Çanakkale Savaşları öyle bir savaştır ki Türk Milletinin ruhunda ve zihninde silinmeyecek etkiler bırakmıştır.Bu yüzdendir ki bir çok destana,şiire ve romana ve de tarihin tozlu yapraklarına konu olmuş tur.Yüz binlerce şehidin verildiği bu savaşlar öyle silinecek bir yazı değildir.Bu savaşlar Türk milletinin onurunu, kahramanlığını ve centilmenliğini bütün dünyaya ispatlamıştır. Bu sebeple bu savaşları çok iyi algılamamız gereklidir.

6. BEDELİ ÇANAKKALE’DE:

Askerlik vazifesi yaparken vatan uğrunda şehadet mertebesine ermek veya gazi olmak her Türk için tabii bir şeydir. Ancak bu 45 şehit ve 150 gazinin durumu başkadır.Zira bunların istisnasız hepsi (1909 ve 1914 Askeri Mükellefiyet Kanunu gereğince) askerlik vazifesinden ya muaf ya da maksureli (tecilli) tutulmuş gençlerdir. Bu iki kanun sultani mektepleri talebe ve mezunları askerlik vazifesinden “ maksureli” ettiği gibi, Balkan Harbi sırasında mer’i olan 1909 kanunu da üstelik bütün İstanbul halkını askerlik vazifesinden azade kılmaktadır.Bu şehit ve gazilerin hepsi 17-22 yaşındayken ve bir kısmı henüz mektebin lise ve orta kısmında, bir kısmıysa mezun ve İstanbul Darülfünunu veya Avrupa üniversitelerinde tahsildeyken, birbirleriyle yarış edercesine askerlik şubelerine koşmuşlar ve gönüllü olarak askere yazılmışlardı. Hatta içlerinden Irak Cephesi’nde şehit düşen 646 Celal İbrahim, seferberliğin ilanıyla beraber geceden gidip askerlik şubesinin kapısında sabahlamış ve “ 1 Numaralı Gönüllü” yazılmak şerefini elde emiştir.

Galatasaraylıların bu şüheda menkıbeleri arasında dünyada eşi bulunamayan bir tanesini ( Mehmet Muzaffer’in Destanını ) Gazeteci Ziyad Ebuzziya şöyle dile getiriyor:

Üç aylık bir talimden sonra Mehmet Muzaffer “zabit namzedi” olarak Çanakkale’de idi (Mart 1916). Müttefik İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Çanakkale’de uğradıkları mağlubiyetlerden ve verdikleri yüzellibin zayiattan sonra Boğaz’ı aşamayacaklarını anlamışlar,1915’in son haftasıyla 1916’nın ilk haftasında bütün hatları tahliye edip çıkıp gitmişlerdi.

Muzaffer Çanakkale’ye vardığında harp durmuştu. Zaman zaman İmroz ve Bozcaada’da üslenmiş düşman gemileri ve uçakları bombardımanda bulunuyorlarsa da 1915 Nisan’ından Aralık sonuna kadar sekiz ay süren kanlı boğuşmalarla kıyasla bu bombardımanlar “ hiç mesabesindeydi.” Çanakkale’deki birliklerin büyük bir kısmı Kafkas, Irak ve Filistin cephelerine sevk edeceklerdi. Hazırlanma ve noksanlarına ikmal emri aldılar. Muzaffer birliğinin alay karargahında görevliydi. Alay’ın kamyon ve otomobil lastiği ile diğer bir takım malzemeye ihtiyacı vardı. Bunlar ise ancak İstanbul’dan sağlanabilirdi. O devirlerde bu gibi basit mübayalar için arttırma yapmak ilanlarda bulunmak ne adetti, ne de bunları kaybedilecek vakit vardı. Her şey “itimat” ile yürürdü. Muzaffer açıkgözlü ve becerikli İstanbul çocuğu olduğundan Karargah, gerekli malzemenin temin ve mübayaasına onu memur etti. İcabeden paranın kendisine itası içinde Erkan-ı Harbiye Riyaseti’ne hitaben yazılı bir tezkereyi eline verdiler.

O yıllarda İstanbul’da otomobil ve kamyon nadir rastlanan vasıtalardı. Bunların lastikleri de yok denecek kadar azdı ve kara borsaydı.Muzaffer aradı, uğraştı, nihayet Karaköy'de bir Yahudide istediklerini buldu.Fiyatlar pek fahişti, ama yapacak başka bir şey yoktu. Anlaşmaya vardı. Lazım gelen parayı almak üzere Erkan-ı Harbiye’ye gitti. Elindeki tezkereyi tediye merciine havale ettiler. Muzaffer az sonra yaşlı bir kaymakam Yarbay’ın huzurundadır. Kaymakam uzatılan tezkereyi okudu. Karşısında hazırolda duran ihtiyat zabitine baktı. İsteyeceği paranın mikta rını sormadan,”Ne alınacak” dedi.“Oto kamyon lastiği” cevabını verilince bir an durdu. Sonra Muzaffer’e dik dik baktı :

“Bana bak oğlum! Ben askerin ayağına postal, sırtına kaput alacak parayı bulamıyorum. Sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun. Haydi yürü git,insanı günaha sokma para mara yok!...

Muzaffer selamı çaktı dışarı çıktı. Harbiye Nezareti’nin (bu günkü hukuk fakültesi binası) bahçesinden dışarıya ağır ağır yürürken ne yapacağını düşünüyordu. Malzemelere Alay’ın ihtiyacı vardı. Elindeki (Almanların verdiği) iki Mercedes-Benz kamyon ve iki binek arabası lastiksizdi. Diğer malzemeler de mutlaka la zımdı.Kendisi bulur alır diye görevlendirilmişti. Malzemeyi bulmuştu fakat para yoktu. Eli boş dönemezdi, bir çaresini bulmak lazımdı...

Muzaffer bunları düşüne düşüne Beyazıt Meydanı’na vardı, birden durdu. Kendi kendine gülmüştü aradığı çareyi bulmuştu.

Doğru tüccar Yahudi’nin yanına gitti:

“ Paranın tediye muamelesi akşamüstü bitecek, ezandan sonra gelip malları alamam, gece kaldıracak yerim yok.Yarın öğleden evvel vapur Çanakkale’ye kalkıyor, yetiştirmem lazım. Onun için sabah ezanında geleceğim malları mutlaka hazır edin...”

Tüccar “peki” dedi. Muzaffer tam ayrılırken ilave etti.

“Altın para vermiyorlar kağıt para verecekler”

Yahudi yine “peki” dedi. Ertesi sabah Muzaffer Merkez Kumandanlığından sağladığı araba ve neferlerle ezan vakti Yahudi’nin kapısındaydı. Ortalık henüz ışıyordu.Tüccar malları hazırlamıştı.Hava gazı fenerinin yarım yamalık aydınlattığı loşlukta mallar arabaya yüklendi. Muzaffer bir yüzlük kaime (yüz liralık kağıt para) verdi. Araba dörtnal Sirkeci’ye yollandı. Malzeme şat’a, oradan dubada bağlı gemiye aktarıldı. Az sonra da gemi Çanakkale yolunu tutmuştu.

Üç gün sonra Yahudi elindeki yüzlük kaimeyi bozdurmak üzere Osmanlı Bankası’na gitti. Bozmadılar zira elindeki para sahte idi.

Muzaffer, evrak-ı nakdiyelerin basımında kullanılan kağıtın aynını Karaköy kırtasiyecilerinden tedarik etmiş bütün gece oturmuş çini mürekkebi ve boya ile gerçeğinden bir bakışta ayırt edilemeyecek nefasette taklit bir para yapmıştı.Tüccara verdiği ve yutturduğu para buydu.O devrin hakiki paralarının üzerindeki yazılar arasında bir de şu ibare bulunuyordu:“Bedeli Dersaadet’te altın olarak tesviye olunacaktır.”Muzaffer yaptığı taklit paradaki bu ibareyi değiştirerek şöyle yazmıştı:

“ Bedeli Çanakkale’de altın olarak tesviye olunacaktır.”

Onun burada altın dediği Çanakkale’de Mehmetçiğin akıttığı, altından daha kıymetli kanı idi.

Sahte paraya gelince...

Yahudi tüccar bunu mesele yapmadı.Yapmak mı istemedi, yapmaktan mı çekindi bilinemez. Ancak olay bütün İstanbul’da yayıldı. Dünyada emsali olmayan ve olmayacak olan bu hadise Şehzade Halim Efendi’nin kulağına kadar gitti. Şehzade hemen lalasını göndererek Yahudi tüccarı buldurdu.Yüzlük taklit evrak-ı nakdiyeyi bedelini altın olarak ödeyip aldı. Çok zarif sedef kakmalı, içi kadifeli bir mücevher çekmecesine yerleştirip, İstanbul polis okulundaki emniyet müzesine hediye etti. Bu emsalsiz parça müzede şeref mevkiinde muhafaza olundu.

7. ANZAKLİ ÖMER'İN HİKAYESİ

1957 yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD'ye giden doktor Ömer Musluoğlu görev yaptığı hastahanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:

"Amerika'ya gittiğim ilk yıllar (1957) lisanım pek o kadar iyi değil. Newyork'da Medical Center Hospital adlı bir hastahanede görev almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, elektrokardiyoğrafi çekmek gibi işler... Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direkt olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim.Yaşlıca bir adam.Tahminen yetmiş beş yaşlarında. İngilizce konuşuyorum. Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız? Çünkü adamcağız kanser hastası olduğu halde üstelik kansızdı. Elimde kan torbası da var tabii ki.. Pazusunu açtım.Baktım pazusunda dövme şeklinde bir Türk bayrağı var. Çok ilgimi çekti benim. Kendisine sormadan edemedim. Siz Türk müsünüz?

Kaşlarını yukarıya kaldırarak " Hayır " manasına işaret yaptı. Ama ben hala merak ediyorum: Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir? "Aldırma işte öylesine bir şey dedi. Ben yine ısrarla dedim ki: “Fakat benim için bu bayrak çok önemli. Dikkatimi çekti. Çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım...”Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:

“Siz Türk müsünüz?” “Evet Türk'üm....” İhtiyar gözlerime bakarak tanıdık bir göz arıyor gibiydi.Anlatmaya başladı:

“Yıl 1915. Sen hatırlamazsın o yılları. Çanakkale diye bir yer var Türkiye'de, orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben Anzak'tım Avustralya Anzaklarından...İngilizler bizi toplayıp dediler ki: Barbar Türkler Hıristi yan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda. Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir. Biz de inandık sözlerine vaadetlerine... Savaşmak isteyenler arasına katıldık.”

Avustralyalı Anzak ihtiyar anlatma ya devam ediyordu: “Bizim beynimizi yıkayan İngilizler, Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale'ye sevkediyor larmış. Bizi gemilere doldurup Mısır'a getirdiler o zaman. Mısır'da şöyle böyle birkaç ay talim gördük. Atış talimi . Ondan sonra da bizi alıp Çanakkale'ye getirdiler. Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler, geceyi gündüze çeviriyordu zaman zaman...Her taaruzunda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti uzaktan gördükçe şaşırıyorduk.Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi,Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer barbarlıktan değil, kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanı yormuş. Bunu nereden anladığımı söyleyeyim. Biz karaya çıktık. Taarruz edemiyoruz. Bizi püskürtüyorlar.Tekrar taaruz ediyoruz. Bizi tekrar püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz. Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim.”

Meraktan ağzım açık yaşlı Avustralyalıyı dinliyorum. Savaşın dehşetli anılarını anlatırken hastalığına rağmen tir tir titremeye başlamıştı. Devam etti:

“Gözlerimi açtığımda kendimin yabancı insanların arasında gördüm. Nasıl korktuğumu anlatamam. Çünkü İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya...Ama dikkat ettim.Yaralarımı sarmışlar. Bana hiçte öfkeli bakmıyorlar. Kendime geldim iyice bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu. Dedim ki kendi kendime:

Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler. Ama öldürmüyorlar...Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla "Yazıklar olsun bana" dedim." Böyle asil insanlarla niye ben savaşıyorum. Niye savaşmaya gelmişim. Bu ingiliz milleti ne yalancıymış ne kadar Türk düşmanıymış" diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki... Bu iyiliğe karşı ne yapsam düşündüm durdum günlerce..... Nihayet bizi serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu dövme Türk bayrağını yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte”

Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti: “Talihin cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzere iken yaralarımı iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarfeden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarfeden bir Türk... Ne garip değil mi?Avustralya'dan Amerika'ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Size minnettarım.Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar... Buna bütün kalbimle inanıyorum. Peşinden nemli gözlerle "Bana adınızı söyler misiniz? Dedi. "Ömer" cevabını verdim. Gayet merakla tekrar sordu: Peki niçin Ömer ismini vermişler sana? Babam müslümanların ikinci halifesi isminden ilham alarak bana Ömer adı vermiş.Yahu senin adın müslüman adı mı ?

Ben "Evet, Müslüman adı" deyince yüzüme baktı baktı, birden doğrulmak istedi. Ben mani olmak istedim. Israr etti. Ama niye ısrar ediyordu? İhtiyarın ısrarına dayanamayıp yatakta oturmasına yardım ettim.Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki: “Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Mr. Josef Miller idi.

Şimdiden sonra "Anzaklı Ömer" olsun.

"Olsun. Peki doktor beni müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu ?" Şaşırdım. Nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti. Meğer o yaşa gelinceye kadar içten içe hep düşünüyormuş da kimseyle konuşamadığı için, soramadığı için konuşamıyormuş.

Tabii dedim müslüman olmak çok kolay.

Sonra kendisine imanın ve islamın şartlarını anlattım. Kabul etti. Hem kelime-i Şahadet getiriyor, hem de çocuklar gibi ağlıyordu.Yaşlılık bir yandan, hastalık bir yandan bir de yıllardan beri içinde kavuşmak isteyip de bilemediği için kavuşamadığı islamiyete olan hasretin sona ermesi bir yandan bu yaşlı gönlü duygulanmıştı....Mırıldandı: "Siz müslümanlar tesbih çekersiniz bana da bir tesbih bulsan da ben de yattığım yerden tesbih çekerek Allah'ımı ansam olur mu?"

Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakk’ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Neyse uzatmayayım hemen bir tesbih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tesbih çekiyor, biz de gerektiğinde tedavisiyle ilgileniyorduk. Fakat benim için o daha bir başkalaşmıştı. Müslüman olmuştu. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti. Beni yalnız bırakma olur mu? Ne gibi Ömer amca ? Ara sıra gel de bana islamiyeti anlat! sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun.O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor. O günden sonra her gün yanına gittim.Bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım.

Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum. Hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum."Doktor Ömer! Lütfen 217 numaralı odaya gelin!" Dedim ki içimden "Bizim Ömer amca galiba yolcu?" hemen yukarı çıktım.

Odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi: Sağ elinde tesbih açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı, göğsünde imanı ile , koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum. Kendisine kelime-i şahadet söylettirdim. O şekilde kucağımda teslim-i ruh etti....

Bir Çanakkale gazisi görmüştüm.Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu.

"Ne yalan söyleyeyim, ağladım."

Kaya Büyük Atamandan şahsi notlar:

Ne mutlu bana ki 35 seneye yakın Vatandan uzak olduğum halde Türk olduğumu ve vatanımın Türkiye olduğunu bir gün bile unutmadım. Ne mutluki çevremde dünyanın çeşitli böl gelerinden gelmiş bir kısmı Türkçeyi doğru dürüst konuşamıyan bir kısmı henüz Türkiyeyi bile görmemiş fakat Türklükleri ile gurur duyan Türkiyeye nasıl hizmet ederim diyen arkadaşlarım, Turkish Forum üyeleri ve çalışan gönüllüleri var.

Vatandan uzakta fırtınalı bir ortamdayız.Türkiyede Türk olmak ne kadar kolay ise, bu civarlarda Türk olmak ve Türk gibi düşünmek ve Türkiye için çırpınmak o kadar güç. Bunu iletmeye çalıştığımız haberlerden vatanda yaşıyan üyelerimiz de bilmekte.. Türküz, Türk örf ve ananeleri ile büyüdük, İslamın yolundayız ve Atatürkümüzün ilkelerini takip ediyoruz. Bundan daha mutlu ne olabilir ki.

Anzaklı Ömer haklı, Nur içinde yatsın. Onun Türk’e ve Türkiye'ye olan bağlılığı, umarız dejenere olmuş, kendi menfaatlerini ön plana alan, bazı yolunu şaşırmış kişleri uyandırabilir, Milli gururlarını yeniden kazanmalarına sebeb olabilir

MEHMET TOPRAK OLDU

Yokluktu, yoksulluktu Anadolu.

Bozkırın orta yerinde bir çocuk doğdu,

Adı Mehmet oldu.

O bir şehit çocuğuydu,

Daha doğmadan yetim oldu.

Anası, kaptı Mehmedi, Koştu tarlaya, ırgat oldu.

Eski bir yorgana sardı onu,

Toprağın üstüne koydu.

Gün oldu, meme emdi,

Karnı doydu, gözü doydu.

Gün oldu aç kaldı, susuz kaldı,

Gün oldu toprak onun yatağı oldu.

Mehmet toprağın üstünde

Kırk günlük bebek oldu.

Yağmur yıkadı yüzünü,

Ayaz kuruttu ellerini,

Güneş kararttı tenini,

Mehmedin aklı erer oldu,

Babasını sordu.Dedi ki anası;

Senin baban şehit oldu.

Gövdesini toprak yaptı, Vatana kattı.

Baban toprak oldu.

Mehmedin aklı ermedi,

Babası nasıl toprak olurdu?

Gün geldi, düşman Çanakkale’ye geldi.

Mehmet “TOPRAK?” dedi.

Mehmet'in yaşı, onyedi.

”Toprak benim babam” dedi Vermem” dedi.

Mehmet Mehmetçik oldu.

Anası son kez karnını doyurdu Mehmedinin,

Koştu Çanakkale’ye, Mustafa Kemal’in askeri oldu.

Gün oldu karnı doydu, gözü doydu,

Gün oldu aç kaldı, susuz kaldı,

Gün oldu toprak onun yatağı oldu.

Mehmet toprağın üstünde

Kırk günlük asker oldu.

Yağmur yıkadı yüzünü,

Ayaz kuruttu ellerini,

Güneş kararttı tenini,

Mehmet hatırladı;

Babasının gövdesini nasıl toprak yapıp,

Vatana kattığını anladı.

Mehmetçik oldu,

Çelik oldu, Duvar oldu,

Çanakkale geçilmez oldu.

Ateş kustu düşman,

Bomba kustu, Mermi kustu.

Durdu Mehmet,

Çöktü dizlerinin üstüne.

Kan vardı göğsünün üstünde.

Alnını toprağa koydu,

Toprak kan oldu.

Yattı toprağın üstüne

Kırk günlükken yattığı gibi.

Tuttu toprağı elleriyle,

Kırk günlükken tuttuğu gibi.

Mehmet şehit oldu,

Mehmet toprak oldu.

Toprağa renk oldu.

Bayrağa kırmızı oldu.

Gelin kızın halısına boya oldu, desen oldu.

Koyuna kuzuya çimen oldu,

Yün oldu, iplik oldu.

Ustanın elinde çanak oldu, çömlek oldu.

Aşığın dilinde türkü oldu.

Onbinlerce Mehmet şehit oldu.

Onbinlerce Mehmet toprak oldu.

Toprak bize VATAN oldu.

Fikret TUNÇ

8. VANLI İSMAİL

Vanlı İsmail… Uzun boylu, kara yağız delikanlı. Baştan ayağa doğruluk, yürek… Fişek gibi bir asker!
İki buçuk ay önce Pelengiderya (Deniz Panteri) gambotu (birkaç topu olan bir çeşit küçük savaş gemisi), İngiliz denizaltısı tarafından batırıldığında, kurtulanlar sorguya çekilmiş, sorgu sırasında İsmail, geminin kendi nöbeti sırasında havaya uçurulduğunu, kapalı havada torpili ya da denizaltıyı göremediğini, zaten o sırada uyukladığını, bu yüzden korkunç bir azap çektiğini, arkadaşları kendisiyle ilgili bir şey söylemediği halde, çekinmeden bir bir anlatmıştı. Oysa gambot, ortalık aydınlanmadan önce batırılmıştı. Yani nöbetçinin torpili görmesi, o mehtapsız gecede çok zordu. Nöbetçi tarafından görülse bile gambot manevra yapıncaya kadar torpil Pelengiderya Gambotunu havaya uçurmuştu.
Askerî mahkeme İsmail’e iki buçuk ay hapis cezası vermişti ve İsmail, cezasını tamamlandıktan sonra da Nurülbahir (Denizin Nuru) gambotunda görevlendirilmişti.
Binbaşı Ali Bey, komutan olarak mürettebattan kimsenin aynı hatayı bir kere daha işlemesine izin veremezdi. Gereken ikazı yapmalıydı:
– İsmail!
– Emret komutanım!
– Uyuyan bir nöbetçiye gambotu nasıl emanet edebiliriz İsmail?
– Tam üç gündür uykusuzdum komutanım. Üç gün her gece, nöbetçilerle birlikte torpil bekledim. Ama o, uykusuzluğa dayanamadığım bir anda yakaladı beni. Gayrı olmaz! Olmaz komutanım!.. Olmaz gayrı!
Binbaşı, onun kara gözlerindeki pırıltıyı görüp sırtını dönerken, iki parlak damla, kara gözlerinden yanaklarına döküldü İsmail’in. Yüreğine kadar uzandı o damlalar ve orada birer yara oldular. Büyüdüler... Büyüdüler...
İsmail, Çanakkale’nin derin sularına gömdü bakışlarını.
"Bir leke sürdük ki alnımıza, denizle yıkasan nafile," diye düşündü. "Keşke... Keşke ben de ölseydim!" dedi.
BİR TORPİL DAHA MI?
Günler, günleri kovaladı. Her gün yeni umutlar, yeni acılar, yeni kötülükler, yeni zaferler taşıdı Marmara’ya.
Ve o gün geldi.
Güneşli, güzel, sessiz bir gündüz, karanlığın kucağında kaybolup gitmişti. Bu mehtaplı geceyi mürettebat dinlenerek geçirecek, yarın bilinmeyen hedeflere doğru yol alacaktı. Cepheden cepheye erzak, mühimmat, silah taşıyacaktı kıyı boyunca.
İsmail, bir o yana, bir bu yana nöbet yürüyüşleri sırasında gözlerini gambotun çevresindeki sulardan ayırmıyor, daha ileriyi, daha daha ilerileri kontrol edebilmek arzusuyla kıvranıyordu. Yarım saati böylece doldu nöbetin. Kara gözleri dağların tepelerine, aklı dağların, ovaların, yaylaların ötesine takıldı. Van havaları süzüldü oralardan. Hafif hafif mırıldanmaya başladı. Sonra birden sustu. Aklına Pelengiderya ve denizin sularına gömülen arkadaşları geldi. İçi burkuldu.
Birden, gecenin karanlığını, derinlerden gelen bir gürültü, uzaklardan gelen bir hışırtı bozdu.
İsmail, baştan ayağa dikkat kesildi, elleri yumuldu, gözleri kısıldı”
– O ses bu!.. O ses bu!..
İleride, yakamozlar içinde, suları yara yara, küçük, siyah bir nesne, bir düşman torpidosu Nurülbahir’e doğru gelmekteydi. Çok kısa bir zaman sonra gambotu, Pelengiderya’nın durumuna düşürecekti.
Yapacak hiçbir şey yoktu!
Haber binbaşıya ulaşmadan, torpil gambota ulaşacaktı.
Sonra birden “Var!” dedi. “Bir yol var!”...
Düşünecek zamanı yoktu. Tek yol vardı ve bu fedakârlığı da kahraman Vanlı İsmail yapacaktı. Gambotun kenarından cesaretle, imanla zıplayıp atlayabileceği kadar ileri atladı. Torpido gemiye ulaşmadan, fedakâr kahramanımızın yürekli sinesinde patladı.
Büyük bir gürültü duyuldu. Vücudu zerrelere, parçalara ayrılmıştı.
İki parmağı dışında, Van’ lı İsmail artık yoktu; ama gambot kurtulmuştu.
Binbaşı Ali Bey, Nurülbahir’in nasıl kurtulduğunu anlamıştı.
Ardında dağ gibi bir destan bırakarak gitmişti Van’ lı ismail.

9. ŞEFİKA İLE SEMİH

Nice öğrenci, Çanakkale savaşı sırasında gönüllü olarak cepheye gitmek için üniversitelerdeki eğitimlerini yarıda bırakıyordu.Şefika ile Semih bu öğrencilerden sadece ikisiydi. Darül fünun öğrencileriydiler. Okulun daha ilk günlerinde tanışmış, birbirlerine ilgi duymaya başlamışlardı. Zaman içerisinde bakışlarıyla birbirlerine olan bu ilgiyi hissetmiş ve ikisi de birbirinden habersiz birbirlerini sevmeye başlamışlardı. Bir gün Semih, Şefika’ya açılmış kurmak istediği yuvanın güzel hayallerinden Şefika’ya bahsetmişti. Başını öne eğen Şefika hiçbir şey söylememiş, koşarak Semih’in yanından uzaklaşmıştı.Semih’in sürekli sevgisi ve ısrarı karşılıksız değildi. Okuldaki beraberlikleri yetmiyor birbirlerinin ders kitaplarının arasına bırakılan mektuplar, bu duygu selinin sonsuz bir muhabbete dönüşebileceğini gösteriyordu. Üst sınıfa geçince nişanlanmışlar, yaza doğru da evlenme kararı almışlardı…
Fakat savaş çıkıp vatan söz konusu olunca ayrılık kaçınılmaz oldu. Bir hayal yaşanacak, bir yuva kurulacaksa, bu istiklal içinde yaşanan bir vatanda olmalıydı. Semih okulunu erteleyip gönüllü olarak cepheye gitmiş, Şefika ise okuldan kalan zamanında gönüllü olarak hastanede çalışmaya başlamıştı. Yaralıların acılarını paylaşarak, kendi ayrılık acısını dindirmeye çalışıyordu. Her fırsat bulduğu anda Semih’ten gelen mektupları defalarca okur, okunan mektubun ardından yaralılara daha bir şefkat ile bakardı. Bir gün yeni gelen mektupta şu satırlar yazıyordu:
“Güzel nişanlım, Şefikacığım, seni ne kadar muhabbetle sevdiğimi biliyorsun. Ancak bilmeni isterim ki şimdi bu mübarek vatanımızı senden çok seviyorum. Zaten vatanımı ölesiye çok sevmiş olmam seni çok sevmiş olduğumu göstermez mi? Eğer şehit olursam Çanakkale gazisi bir zabitle evlenerek insanlığın sana yüklediği güzel görevi yerine getirmeye çalış… Yalnız senden bir ricam var; Kanlısırt’ ta açılacak damarlarımdan, sıcak BİR DAMLA KAN kalbinin en samimi bir köşesinde sonsuza kadar asılı kalsın! Elveda! Ey ruhumun çocukluk sevdası! Ölünceye kadar seninleyim, Semih’in…”
Bu gelen Semih’in son mektubu omuştu. Hastanede acı dolu günler Semih’ten haber bekleyerek geçiyordu. Günlerden bir gün Garnizon Komutanı hastaneye yaralıları ziyarete gelmişti. Doktor kapıda karşılayıp;
-“Buyrunuz komutanım! Gazilerimiz emir ve görüşlerinize hazırdır!” dedikten sonra Komutan, gür sesi ile gazilere;
-“Geçmiş olsun!” Gaziler;
- “Vatan sağolsun!”, “Siz sağolun!”
Tüm hastane koridorlarında bu yankılanmış, herkes çok duygulanmıştı… Komutan tek tek askerler ile ilgilendikten sonra yaralı bir subayın yanına yaklaştı ve alnından öperek;
-Binbaşılığınızı müjdeler ve tebrik ederim Celadet Bey!
-Teşekkür ederim komutanım! Evet, bugün bana şan ve şeref var. Fakat ne olurdu bende Teğmen Semih gibi şehit olsaydım…
Şefika, Semih ismini duyunca ağlamaya başladı. Bu yaralı gazinin Semih’in komutanı olduğunu anlamıştı. Hıçkırıklara boğulmuş ağlarken, Garnizon Komutanı’nın sesi ile irkildi… Komutan, Celadet Bey’in annesine telgraf çekilip acele getirtilmesini istiyordu.
Akşama doğru Celadet Bey’ in annesi geldiğinde haykırışları kapının girişinde duyuluyordu;
-“Guzuuum!.. Yavruuum!.. Elhamdülillah, seni sağ salim bulduuum!” diye hasretle kucakladı…
Oğlunun kendine sarılmaması, bir anda onu çok üzmüş, neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Üzerindeki örtüyü kaldırıp baktığında korkunç manzara ile karşı karşıya kaldı. Oğlunun kolunun biri omuzdan, diğeri dirseğinden kopmuş bir haldeydi. Bir ayağı diz kapağının üstünden, diğeri baldır hizasından kesilmişti. Oğlu, doğrama kütüğünde doğranan et misali doğranmıştı.
Oğlunu hasretle kucaklamaya gelen annesinin yaşlı kalbi, bu görüntüye dayanamadı. Oracıkta ruhunu Allah’a teslim etti.
Celadet Bey, komutanının yanında ağlayamadı ama hissettiklerini istemeden de olsa ifade etti;
- “Ya Rabbi!!! Madem ki beni yaşattın, bari şu acınacak halimdeyken tek ilacımı, dünyadaki tek dayanağımı elimden almasaydın!.. Büyüklüğünden ne eksilirdi? Ne kadar çok ihtiyacım vardı anacığımın şefkatli ellerine… Şimdi kim silecek gözyaşlarımı! Kimsesizliğim, ıstırabım, şikayetim sanadır Allah’ım!.. Duy beni Ya Rabbim!…”
Komutan;
- “Bak oğlum! Şuna kesinlikle inan, seni gözetip kollayacak, bakacak, vatanına yaptığın hizmetlerin karşılığını sana kadınlık yaparak, şükran borcunu ödeyecek binlerce iffetli Türk kızımız var.” diye teselli etmeğe çalıştı.
Gözyaşlarının yanaklarından süzülmesine engel olamayan Celadet Bey yutkunarak, üzüntü ve pişmanlığını dile getirip, söylememesi gereken sözler söylemiş olduğunu düşünerek acıyla;
- “Anlıyorum efendim, ama vücudu ağaç kütüğüne dönmüş birini kimse istemez ki!..” diye inledi.
Kendi yüreğinin çığlıklarını duymaya çalışan Şefika, metanetini koruyarak Celadet Bey’in baş ucuna geldi;
-“Yanılıyorsunuz, Celadet Bey! Hem bir şehidin, Semih’imin vasiyetini yerine getirmenin, hem de sizin gibi şanlı bir Türk Gazisinin hizmetinde bulunmuş olmanın vereceği şerefle yaşamak istiyorum. Bu şereften beni mahrum etmeyiniz”.
Celadet Bey başını çevirdiğinde karşısında Şefika’yı gördü. Bu inanılmaz manzarayı seyreden komutan;
- “Berhudar ol kızım, bu vatanın ekmeği sana helal olsun!”
Celadet Bey’in susuz topraklar gibi parça parça yarılmış dudaklarındaki acı, tatlı bir tebessüme dönüşürken;
-“Ey büyük Rabb’ im! Anamı alıp, şimdi bana bir meleğini mi yolladın? İç içe girmiş kader bilmecesini senden başka kim çözebilirdi ki Rabbim!…”
Şefika’ya dönerek;
- “Siz, sevgili kardeşimden, yoldaşım, arkadaşım Semih’ten bana intikal eden bir şefkat meleği olmalısınız!”
Bu tablo karşısında Şefika duygularını, kendini, Semih’ini ve şurada çaresizlik içinde yatan Celadet Bey’i düşünürken, kararını çoktan vermişti.
-“Celadet bey, biliniz ki; Çanakkale Savaşları’ndan kalbime sıçrayan bir damla kan, size karşı taşıyacağım şefkatli ve hürmetkar muhabbetimin üstünde sonsuza kadar asılı kalacaktır.”
Şefika’nın yüreğinden kopan bu sözlerine Celadet Bey hıçkırarak cevap veriyordu;
-“Evet, o fedakar Semih’in mübarek kanıdır. Onun yanına, şu feci halimden dökülen bir damla gözyaşı da benden hediye olsun!”
Hastane odası bambaşka bir havaya bürünmüştü. Komutanı, askeri, yaralısı, yarasızı herkes ağlıyordu…

10. BİR AVUÇ KURU ÜZÜM

Balıkesir 'in Kamçılı köyünden Ali, köyünden bir kızı deliler gibi sever. Evlenmek ister, kızın babası bir türlü izin vermez. Sonunda nasılsa birileri araya girer babayı razı ederler. Evlenirler. Bir oğulları olur. Sevinçleri sonsuzdur.

Fakat bir gün “seferberlik” ilan edilir. Ali askere çağrılır. Çanakkale’ye gitmeden önce Ali, köy muhtarı olan amcasına: “Karımı sana emanet ediyorum. Eğer namusuna bir zarar gelirse çek vur. Gözüm arkada kalmaz. Yoksa emanete iyi bak. Emaneti kolla.!” der ve “Doyamadım… Doyamadım.. Karıma, oğluma doyamadım…” diye yakınarak gider.

Bir süre sonra Ali’nin şehit oldu haberi köye gelir. Evin korunması, tarlaların sürülmesi, hayvanların bakılması, geçimin sağlanması için bir erkek eli gerekir. Daha çok küçük olan şehit çocuğuna da baba gerekir. Ali’nin karısını köyün çobanlığını yapmakta olan Şevket ile evlendirirler. İki çocuk ta ondan olur. Şevket bir süre sonra Milli Mücadele’ye katılır. İstiklâl harbi sonunda bir İstiklâl madalyasıyla geri döner, köyde “Deli Paşa” diye anılmağa başlanır. Şevket’in İstiklâl Madalyası bugün hâlâ torunlarındadır.

Bir gün Ali köyüne çıkar gelir. Esaretten dönmüştür. Önce kahveye gelir. Herkes şaşırır. Bir tuhaf olurlar. Herkes: “Senin ölüm haberin gelmişti….” der. O da: “Doğrudur. Pek çok arkadaşa öyle yanlış haber gitmiş. Ama ben esir düşmüştüm. Ancak dönebildim esaretten…” der. Herkesle kucaklaştıktan sonra amcasına sorar; "Benim karım ne oldu? Sana emanet etmiştim. Sağ mı halâ?” Amcası bir süre konuşamaz... “Oğlum, bu işlerde darılma olmaz. Senin şehit oldu haberin resmen şubeden bildirilince karına ve oğluna sahip çıksın diye köyün çobanı Şevket’le evlendirdik. İki de çocukları oldu…” Ali büyük bir yıkılmışlık içinde ayağa kalkar. Adeta fısıldayarak: “Ama ben bu kadar sene sadece onlara kavuşmak için her zorluğa katlanıp yaşamıştım... Benim bir de oğlum vardı. O ne oldu..?” Amcası kahvenin önünde duvarın dibinde oynayan çocukları gösterir: “İşte bak orada kardeşleriyle oynuyor…”

Ali sendeleyerek kahveden çıkar. Çocukların yanına gider, eğilir, oğlunu kucaklar. Öper... Koklar... Okşar... Sonra cebinden itinayla çıkardığı, esaretten getirdiği, belki de cebinde kalan son kuruşuyla, belki de dilenerek edindiği bir avuç kuru üzümü oğlunun cebine doldurur. Yavaş yavaş kalkar. Hiç kimseye hiçbir şey demeden, göz yaşlarını sile sile köyden ayrılır.

Bir daha da Ali’den haber alınmaz…

11. İKİ OSMANLI ASKERİ...

Yıl 1912. İngilizler Hindistan’ı işgal ederler. Hindistan Kralı (Raca) Osmanlı’dan yardım ister. Yıllardır savaş içinde olan Osmanlı bu yardımı karşılıksız bırakmaz, 350 kişilik bir askeri birliği gemiyle Hindistan’a gönderir. 350 kişilik birlikten 20 kadarı hastalıktan yolda şehit olur. Kalan 330 Osmanlı askeri Hindistan’a çıkarlar ve İngilizlerle savaşmaya başlarlar.

Mühimmat açısından kısıtlı olan Osmanlı askerleri birkaç günlük mücadeleden sonra teknolojik donanıma sahip İngiliz askerleri karşısında yenik düşerler. 40 kadarı esir alınır, diğerleri de savaşta şehit olurlar. Savaş bittikten sonra İngilizler, bu 40 Osmanlı esir askerini gemilerde çalıştırmaya başlarlar. Bir İngiliz gemisi Avustralya’ya geldiğinde, esir iki Osmanlı askeri gemiden bir yolunu bulup kaçarlar.

Bir süre sonra, "Karadeniz diyarından Mentesoğlu Abdullah" namı ile anılanı, baba mesleği dondurmacılığa başlar. "Karahisar diyarından Tarakçıoğlu Mehmet" de baba mesleği kasaplığa başlar.

1915’de Avustralya Çanakkale’ye (Arıburnu) asker çıkarır. Bu iki Osmanlı askeri olayı duyarlar ve hemen buluşurlar. durum değerlendirmesi yaparlar.

"Biz Osmanlı askeriyiz ve Avustralya’da yaşıyoruz. Avustralya devleti Osmanlı'ya savaş açmış ve bizim ülkemizi işgale gitmiş. Bundan dolayı biz de Avustralya devletine savaş açalım", derler.

Alırlar kağıdı, kalemi ve yazarlar:

"Sayın Avustralya Başkanı, Ekselans Hazretleri..:

Biz iki Osmanlı askeri, ülkenizde bulunuyoruz. Duyduk ki, devletimiz Osmanlıya Avustralya devleti olarak savaş açmış ve Çanakkale’ye asker göndermişsiniz. Bundan dolayı iki Osmanlı askeri olarak biz de Avustralya devletine savaş açmış bulunmaktayız.

Bu bir Osmanlı Savaş Fermanıdır. Ekselanslarının bilgilerine duyurulur."

Karahisar diyarından Tarakçıoğlu Mehmet, Karadeniz diyarından Menteşoğlu Abdullah.

İki Osmanlı askeri, Sidney’ in 250 km uzağında Karlıdağlar denilen bölgede, önce virajlarda tren raylarını sökerek üç tren devirirler. Üçüncü trende askeri mühimmat bularak silahlanırlar. Aynı bölgede sekiz karakol basarak, karakollardaki askerlerin tamamını vururlar.

Ne olduğunu bir türlü çözemeyen Avustralya devletinin, sonunda iki Osmanlı askerinin yazmış olduğu mektup akıllarına gelir.

Bölgeye 250 kadar asker gönderirler ve iki Osmanlı askeri aranmaya başlanır. Birkaç günlük araştırmadan sonra bulunurlar. Sıcak çatışma olur ve iki Osmanlı askeri Karlıdağlar'da şehit edilir.

İki askerin şu an mezarı Sidney’e 250 km uzakta Karlıdağlar’da bulunuyor. Mezarlarında fotoğraf çekmek yasaktır. Avustralyalılar'ın "iki Osmanlı askeriyle savaştık" demek zorlarına gittiği için bu askerlerimize Hindistan asıllı diyorlar. Oysa Hindistan’da ne Karahisar diyarı, ne de Karadeniz diyarı diye bir bölge yoktur.

Bu olay “Broken Hills muharebeleri” olarak Avustralya resmi harp tarihinde mevcuttur.

Vatanları için 12 bin km uzakta canlarını veren iki muhteşem kahramanımızı saygıyla, rahmetle, minnetle, gözyaşları içinde yad ediyoruz.