Menü

Hasan Gören

(+90) 538 403 93 71

Çanakkale Şehitlikleri Ziyaretinde vazgeçilmez
KOKARTLI ALAN KILAVUZUNUZ


ESKİ MUHARİPLER ANLATIYOR

ÖNSÖZ

18 Mart Çanakkale Zaferi’ne ait birçok yazılar var. Ama bu hatıraları o günü yaşamış kahramanların ağzından dinlemek çok daha kıymetli.
Yabancı kaynakların da belirttiği gibi, 18 Mart o kadar büyük bir şeref destanıdır ki, ciltler yazılsa onu gene hakkıyla dile getiremez.
Ben o büyük günün ancak birkaç safhasını yazabildim. Kitap haline koyabilmek için de yıllarca uğraştım. Nihayet konunun asıl sahipleri Şanlı Eski Muharipler elimden tutarak, bu mutlu zaferi ebedileştirmeye vesile olacak olan bu eseri 50. Yıldönümünde genç nesillere armağan ettiler.

Cebeci=24.01.1965 Gıyas YETKİN

18 MART SAVAŞINDAN ÖNCEKİ GÜNLER

Bu zafer günümüzü anlatmadan önce Birinci Dünya savaşına girişimizin sebeplerine bir göz atmak faydalı olur.

28.07.1914 günü Sırplar ile Avusturyalılar arasında birden patlak veren muharebe, kısa bir zamanda komşu devletleri de birbirine katıverdi. Biz de gittikçe büyüyen bu savaş karşısında seferberlik ilan ederek hudutlarda hazırlığa başladık. Bu arada Çanakkale Müstahkem Mevki Kumandanlığı da:

-- Top başına ! ... emrini verdi.

Yine bu günlerde Akdeniz’de resmi ziyaretler yapan iki Alman gemisi, bütün dikkatleri üzerlerine topluyorlardı. Liva Amiral (ŞOSON) kumandasında Goben ve Fırkateyn Kaptanı (Kenter) kumandasında (Breslav) isimli bu iki Alman gemisi, her uğradıkları limanda hayret ve takdir toplayarak seyahatlerine devam ederlerken, savaş ilan edildi. İngiliz, Fransız Akdeniz filoları bu iki Alman gemisini yakalamaya uğraşıyordu. 04.08.1914 günü Goben Cezayir sahillerini, Flipovil’i müthiş toplarıyla bombardıman ederken, Breslav Bon limanında iki gemi batırıyor, telsiz tesislerini bir toprak yığını haline sokuyordu. Düşman filoları peşlerine düştü, fakat yetişemiyorlardı.

Yine böyle bir akından sonra Doğu Akdeniz’e açılırken Amiral Şoson, “İstanbul’a hareket!” emrini aldı. Breslav’ı kömür ve erzak ikmali için Mesina’ya gönderdi. Arkadan Goben de bu limana girdi. Ama bu sırada İtalya da İngilizler safında savaşa girmiş bulunuyordu.

İtalya hükümeti amirale limanda ancak 24 saat kalabilme müsaadesi verdiğinden, her iki geminin subayları da çalışarak kömürü sırtlarıyla taşıdılar.

Erzak ve mazot ikmali de tamamlanarak 06.08.1914 günü saat 19.00’da Mesina’dan ayrıldılar. Az sonra da Gloçster adlı bir İngiliz kruvazörü peşlerine takıldı. Bir müddet aynı rotayı takip eden gemilerden Breslav birden ileri atılarak keskin bir dönüş yapıp, Mataban burnuna yol verdi. İngiliz gemisi de onu takip ederek ana filo ile telsiz teması yaparak, durumu bildirmeye çalışırken, her iki Alman gemisi bu konuşmayı karıştırdılar. İngiliz gemisi ana filoya bir tek harf bile veremiyordu. Bu hale sinirlendi, Breslav’a sokularak ani bir ateş açtı. Hatta bir mermi Breslav’ın kalın zırh kuşağına çarptı ve denize düştü.

Bu ateşe Breslav da karşılık verdi. İngiliz gemisine savurduğu ilk mermi cankurtaran filikalarını parçaladı. İkinci mermi de Gloşster’in üst güvertesini allak bullak edince İngiliz gemisi geri dönmek zorunda kaldı.

Goben ile Breslav güneye dönüp rahatça yollarına devam ederken, İngiliz gemisi hala telsizi ile ana filoya dert anlatmaya uğraşıyordu.

Bir müddet sonra kendilerini Sakız adası açıklarında bekleyen Korkovado adlı Alman gemisiyle buluşan Goben kömür ikmalini yaparken yoluna devam ediyordu.

10.08.1914 günü öğleden sonra boğaz önüne gelen Alman gemileri, Çanakkale Müstahkem Mevki Kumandanlığı ve İstanbul ile yaptıkları iki saatlik çetin ve oldukça heyecanlı geçen bir anlaşmadan sonra, bir refakat botunun yardımıyla mayın hatlarını geçerek boğaza girdiler. Bir müddet sonra da İstanbul’a doğru yollarına devam ettiler.

Birinci Dünya Savaşı’na girişimizin sebepleri arasında Almanlardan satın alıp adlarını Yavuz ve Midilli koyduğumuz bu Goben ile Breslav gemilerinin de adı geçer.

BOĞAZ ÖNÜNDE İLK DÜŞMAN FİLOSU

İngilizler Goben ile Breslav’ın girişinin ertesi günü 11.08.1914’te, saat 10.00’da başta Amiral gemisi İndömitebl olduğu halde boğaz önüne geldiler.

Müstahkem Mevki Kumandanlığı zaten bu gelişi bekliyordu. Kaleye derhal; -Dur !... işaret flaması çekildi.

Bundan sonra telsizler işlemeye başladı. İngiliz amirali ile kumandanımız arasında şu konuşma geçti: Amiral- Boğaza giren Alman gemilerini hükümetim namına derhal teslim etmenizi talep ediyorum. Cevat Paşa- Gemiler Almanya’dan satın alındılar ve İstanbul’a geçtiler.

Amiral- Hükümetinizin bu hareketi kapitülasyonlara mugayirdir.

Cevat Paşa- Hükümetimizin kapitülasyonları kaldırmış olduğunu size bildirmekle şeref duyarım. Bu beyanımıza rağmen belli işareti geçip boğaza girecek olursanız, ahvali hazıra dolayısı ile aldığımız tedbirlerle kurulmuş olan mayın hatlarına düşersiniz. Bu arada husule gelecek kayıplar, felaketlerin mes’uliyeti tamamen amiralliğinize ait olacaktır.

Amiral- Osmanlı devletinin harp halinde bulunduğuna dair bu ana kadar hükümetimizden bir haber almadık.

Cevat Paşa- (Kısa ve kesin konuştu) Bu işler diplomatları alakadar eder!. Burada toplar konuşur!. Bu cevap karşısında Amiral Karden filosuna – Geri dön! Emrini verdi.

Bu suretle İngiliz gemileri Türk toplarının önünden birinci defa çekildiler.

O GÜNLERİN ÖNEMLİ BİR OLAYI

Dardanos’ta bir İngiliz casusu...

14.09.1914 Çanakkale Müstahkem Mevki Kumandanlığı Erkan-ı Harbiye (Kurmay) Reis Muavini Kolağası (Ön yüzbaşı) Osman Zati Bey, Merkez Kumandanlığı sivil takip ve tahkik-i hüviyet memuru Salim Bey’i çağırttı. Yanına giren bu memura: - Salim kardeşim, burada Serçiler köyündeki altın madeninde çalışan bir İngiliz maden mühendisi var.

(Zeki memur hemen)- Evet Beyim, biliyorum. Her gün buralarda dolaşır.

- Tamam, işte bu herifi dikkatle takip edeceksin. Son günlerde bunda bir avcılık merakı başladı ki, bunu ben hiç beğenmiyorum. Ne imiş aslı bu avcılığın, anla bakalım. Yalnız dikkat et, daha henüz İngilizlerle harbe girmedik. Siyasi bir mesele çıkmasın. Görünmeden, uzaktan tetkik et. Bir vesikayla durumu ispat edecek vaziyet olursa, hemen harekete geç. Sonra bir tehlike karşısında ateş etmekte serbestsin. Anlaştık mı Salim?

- Evet. Mutabıkız Beyim.

- Haydi, güle güle. Hemen işe başla.

Salim Bey daireden ayrılınca bir arkadaşına giderek, av çiftesi, çanta bir de dürbün temin etti. Sonra da kılığını değiştirerek mükemmel bir avcı oldu. Hamidiye istihkmlarının yanından şoseye çıkarak Kepez’e doğru yürüdü. Birkaç gün evvel İngiliz’i buralarda görmüştü.

O gün mühendisi Kepez’de dinlenirken buldu. Büyük bir nezaketle yanına sokuldu. Fransızca:

- Bonjur mösyö enjenyör. Ava mı çıktınız?

- Evet mösyö. Zannederim sizin gibi... Diye gülümsedi.

Bir müddet havadan sudan konuştular. Salim Bey biraz sonra bir bahaneyle müsaade isteyerek mühendisten ayrıldı. Palamutlular içine saparak, oradan hemen biraz ilerde hafif yüksekçe bir yere çıktıktan sonra bir ağacın altına oturdu. Çantasından dürbünü çıkarıp İngiliz’i gözetlemeye başladı.

Mühendis bir saat sonra köyden ayrılarak karantinaya doğru yürüdü. Salim Bey de uzaktan ağaçların arasından onu takip ediyordu. Dardanos Tabyası ’na yaklaşınca İngiliz şoseden ayrılarak deniz tarafına saptı. Bataryaya sokulmaya çalışıyordu. Salim Bey hedefin bu tabya olduğunu anlamıştı. Bu kadar tecrübelerine rağmen genç memur heyecandan kurtulamıyordu. Bu hali biraz da hiddet eseri idi.

Mühendis tabyaya az daha sokuldu. Bir ara elini cebine soktu ama uzaktan tabyadaki nöbetçinin parlayan süngüsünü görünce elini cebinden çıkardı ve şoseye doğru yürüdü. Akşam oluyordu. Yol da epeyce kalabalıktı. Salim Bey İngiliz’i ta Çanakkale’ye kadar takip etti. Sonra da döndü, Kalabaklı Köyü’ne gitti.

Ertesi günü erkenden şoseye inen Salim Bey, casusu beklemeye başladı. Saat 07.00’ye doğru İngiliz yine göründü. Akşama kadar tabyaya sokulamadı, geri döndü. Salim Bey de onu uzaktan takip ederek Çanakkale’ye kadar gözünden ayırmadı ve yine köyüne gitti.

Nihayet 17.09.1914 günü sabahın yedisinden itibaren Salim Bey’in dürbününe giren mühendisin bugün kat’i netice almak istediği her halinden belli oluyordu. Nitekim iki saat sonra cebinden çıkardığı fotoğraf makinesi ile tabyanın bir resmini çeken bu casus, saat 15.00 ve 16.00’da iki defa daha makinesini kullandı. Kepez’e doğru yola çıktı. Salim Bey de hemen yola indi. Tam karşılaştıkları anda birden tabancasını çıkararak sert bir sesle:

- Atınız silahınızı yere mösyö! Hiç kıpırdamayınız, hayatınız tehlikededir. Aldığım emre göre sizi hemen tevkife mecburum.

İngiliz şaşırdı. Belli bir heyecanla kekeliyerek;

- Fakat bu işte bir yanlışlık var. Benim bir suçum yok ki... Dedi, silahı attı.

- Lütfen tabancanızı da veriniz!

- Tabancam yok.

- O halde fotoğraf makinenizi veriniz.

Diyen Salim Bey, İngiliz’in birden ürperdiğini hissetti. Daha mühendis cebinden makineyi çıkarırken elinden çekip aldı ve ceketinin iç cebine yerleştirdi. Adamın tüfeğindeki fişekleri de çıkardı ve boş tüfeği geri verdi. Fişekliğini de onun arka çantasına yerleştirdikten sonra,

- Buyurun, şimdi rahatça ve kimsenin dikkatini çekmeden Çanakkale’ye gidebiliriz.

- Ama beni böyle götürmeye hakkınız yok. Bu hareketinizi konsolosluğa şikyet edeceğim.

Biliyorsunuz ki kapitülasyonlar var. Bana hiçbir şey yapamazsınız.

- Haklısınız mister. Ben de bu işte bir yanlışlık görür gibi oluyorum, ama ne yapalım ki, ortada bu fotoğraf makinesi var.

Bu cevap biraz da küstahlaşmaya başlayan İngiliz’in çenesini kapayıverdi. Artık hiç konuşmadan Çanakkale’ye doğru yürüdüler.

Biraz sonra şehrin kenarındaki inzibat karakoluna giren Salim Bey, Osman Zati Bey’i durumdan haberdar ederek iyice karanlık bastıktan sonra gelen bir teğmene bu casusu teslim etti.

TOPLARIMIZ

Bu hatıra, toplarımızın kudretiyle bizim inanışımıza güzel bir örnektir.

Bu tarihlerde bir gün Çanakkale’ye bir Alman topçu müfettişi geldi. Bazı kalelere atış yaptırdı. Sonra bütün kumandanları toplayarak tenkitlerini yaptı. Salim bey bu günü de şöyle anlatıyor:

“Hamidiye’nin talimhane meydanında toplanmış, tenkitleri dinliyoruz. Ben tercümanlık yaptığım için Almanlar’ ın arasındayım.

Alman müfettiş ortada boyuna anlatıyor. Topları, batarya kumandanlarını yerip duruyor. Cevat Paşa’ya bakıyorum, neş’esiz, hatta biraz sinirli. Elindeki baston şeklindeki baleni ile hafif hafif çizmelerine vuruyor. Subaylarımıza bakıyorum hepsinde surat asık. Ben bile bu işten pek anlamamama rağmen tenkidin toleranssız olduğunu görüyorum. Bir aralık Alman albayının Mevki-i Müstahkem’i de tenkide kalkışınca, ben boş bulundum ve;

- Hah... şimdi çizmeden yukarı çıktın, dedim. Yanımdaki Alman sordu:

- Ne dedin her Salim?

Ben de dalgınlıkla tercüme ederek;

- Müfettiş şimdi çizmeden yukarı çıktı, dedim. Alman merakla sordu;

- Ne demek bu çizmeden yukarı?

- Ben askerlikten anlamam ama, bir albay bir generali tenkit etmese gerek, dedim.

Alman cevap veremedi, sustu. Cevat Paşa’ya bakıyorum, çok sertleşmiş yüzünün hatları. Bıyıkları daha dikleşmiş ve aşağı yukarı oynuyor. Müfettiş işin farkında değil.

- Kumandanın bu topların işe yaramadığını bildirmesi lazımdı.

Derken Cevat Paşa hiddetten boğulurcasına bir sesle müfettişe Almanca bağırdı.

- Yeter!... Kesiniz!...

Sonra bir makine sür’atiyle ve gayet fasih bir Almanca ile;

- Tenkitleriniz bizce senelerden beri bilinen şeylerdir ve sizin istediğiniz gibi olmasına da imkn yoktur. Biz silah ve malzemeden ziyade imanla harbederiz. Bu biiir!... İkincisi, siz bir erkn-ı harp değilsiniz. Rütbeniz Mevki- i Müstahkem’i tenkide müsait değildir. Bana gelince; ben önce bizim askeri mektebi pekiyi derece ile bitirdikten sonra sizin harp akademinize de devam ederek Berlin’deki bu en yüksek askeri mektebinizden ikincilikle mezun oldum. Bu hale göre bir Türk olduğu kadar, bir Alman erkn-ı harbinin ve sizden rütbece yüksek bir generalin karşısında olduğunuzu unutuyorsunuz, deyince,

Paşayı dikkatle dinleyen Alman albayı son cümle üzerine olduğu yerde esas vaziyet alarak ve selam vererek;

- Ferçayin zi mir... Özür dilerim. Rica ederim, bilmiyordum. Özür dilerim Generalim... derken, Cevat Paşa aynı sert tonla,

-Durunuz daha bitmedi. Siz fenni harbi modern silahlarla tatbik eder, bize göre bazı muvaffakiyetler kazanırsınız. Çünkü silahlarınız yeni, cephaneniz boldur. Biz Türk zabitleri ise devletten yeni modern silahlar beklemez, istemez, elindeki ile döğüşür ve en az sizin kadar muvaffak oluruz. Yine muvaffak olacağız. Hem de bu silahlarla. Şimdi sorarım size, burada vazifeli olsanız bu silahları kullanabilir, bunlarla harbetmek cesaretini kendinizde görebilir misiniz?

Müfettiş, gayri ihtiyari,

- Nayin. Hayır demiş bulundu. Cevat Paşa hafifçe gülerek,

- O halde? ... dedi ve yürüdü. Bütün kumandanlar da Paşa’yı takip ettiler.”

BOĞAZDA İLK TOP SESİ

Harp başlamıştı. Üç Kasım 1914 günü Çanakkale’ye birinci düşman hücumu yapılıyordu.

Bu tarihi günü Çanakkale savaşlarının her safhasına katılmış, yara almış bir Gazi’den dinleyelim.

O gün Seddülbahir tabyamızda bir batarya kumandanı olan Yüzbaşı Şemsettin Bey anlatıyor.

“O sabah çok erken kalkmıştım. Birkaç gündür boğaz önünde nöbet tutan ve daima zikzak hatlarla seyreden düşman torpidolarını görmek için sahile iniyordum. Gözetleme yerindeki nöbetçi subayımızın kışlaya doğru seri adımlarla geldiğini gördüm. Subay yanımdan geçerken telaşlı ve heyecanlı bir sesle yavaşça;

- Düşman yüzbaşım!... Gözüktüler!... Geliyorlar!... diyerek tabur karargahına girdi. Ben de bataryaya döndüm. Bu sırada “Topbaşı!” emri geldi. Herkes yerini aldı. Tam harp vaziyetine girdik. Ben yandaki tarassut kulübesine çıktım. Düşmanı dürbünle takibe başladım. Düşman filosu dumanlar savurarak pruva hattında seyrediyor, 4 zırhlı bize 16.000 metreye kadar sokuldu. Baştaki gemi sağımıza doğru döndü, ilerledi. Öteki gemiler de tam aynı noktada çark ederek ilk zırhlıyı takip ettiler. Baştaki ikisi İngiliz, diğer ikisi Fransız bayrağı çekmiştiler. Bordalarını tabyalarımıza çevirdiler. Bunlar sırasıyla İnfleksibl, Triyumf, Vangeans ve Sufren zırhlılarıydılar. Birinci zırhlı sağımızdaki Ertuğrul tabyamıza, ikinci zırhlı Seddülbahir’e (bize), üçüncüsü de Orhaniye tabyasına ateş açtılar. Bu dört gemi de ateş menzilimizin çok dışında olduğundan onlara karşılık veremiyor, elimiz kolumuz bağlı olarak sokulmalarını bekliyorduk.

Düşman mermileri önce denize, önümüze, sonra arkalarımıza düşmeye başladı. Ben daha ateş başlarken erlerimizi, sığınak olarak yapılmış zeminlikten daha emin olan arkamızdaki derede evvelce hazırlattığım yere almıştım. Bu hareketimi de yanımdaki bataryaya bildirip onları da ikaz ettim.

Nedense öteki tabya biraz geç kaldı. Ben yine kuleden mermilerin düştüğü yeri tespite çalışıyordum. Bize ateş eden İngiliz gemisi iskele tarafına dönerek tekrar ateşe başlamıştı. Mermiler bu defa uzakta Hisarlık burnu hizalarında denize düşüyorken, kademe halinde bize yaklaşmaya başladı. İkinci daha kısa, üçüncüsü Seddülbahir iskelesine, dördüncü mermi de tam yanımızdaki bataryanın üzerine düştü. Bu mermi düştüğü sırada bataryanın mekkre hayvanlarından birkaçı parçalandı. Başlarındaki onbaşı yaralandı. Bu tabyanın toz duman içinde kaldığını gören düşman ateşini bizim tarafa topladı. Ben de kuleden inmek zorunda kaldım. Sığınak çok uzak ve yol da çok tehlikeli idi. Bu yüzden ilk yapılan sığınaktaki kemerlerden birinin altına girdim. Tam bu sırada düşman bizim bataryaya mermi yağdırmaya başlamıştı. Bir aralık müthiş ve kulakları sağır eden bir patlama oldu. Her yer sarsıldı. Sığındığım kemerlerin üzerine büyük bir merminin düştüğünü sanarak, burada taş ve toprak yığını altında can vermektense açıkta ölmeyi tercih ederek bataryanın yanına fırladım. Meğer diyordum, insan oğlu ölürken de hür olmak istermiş.

İşte tam bu sırada ortalığı zifiri bir karanlık kapladı. Her tarafı boğucu bir duman ve keskin bir barut kokusu sardı. Bir anda nefesim tıkandı. Soluk alamaz bir hale geldim. Buradan kurtulmaya çalışıyor, bütün gayretimle koşuyordum.

Yakınımda sert bir patlama oldu. Ağzımla burnumu kapadığım elimi değiştirirken, sol kolumla sağ bacağımda ani birer yanma hissettim. Sanki görünmez bir kuvvet beni birden yere itti. Yuvarlandım taşların üstüne. Kolumdan, bacağımdan ılık bir şeylerin aktığını hissederken müthiş bir acı ile, yaralandığımı anlamıştım. Bu halde kendimi kaybetmişim. Sonrasını bilmiyorum.

Gözlerimi açıp kendime geldiğim zaman gördüğüm ilk manzara şu olmuştu:

Bombardıman durmuş, etrafı bir ölüm sessizliği sarmış. Sağa sola bakıyorum, bütün subay ve erlerim etrafıma toplanmışlar. Ben yerde yatıyorum. Birden kalkmak istedim. Kolum ve bacağım üzerlerine birer avuç ateş atılmış gibi yandı. Acı bir ses çıkarmamak için kendimi güç tuttum. Yine etrafa bakarken efradın arasından bataryamın bir parçası gözüme ilişti. Bir taş yığını haline gelmiş burası.

- Biraz açılın çocuklar, etrafı bir göreyim, dedim.

Mahzun mahzun çekildiler. Daha fazla açılmak istemiyorlar, tabyadaki tahribatı benden gizlemeye çalışıyorlardı. Bu arzularını hissedince birden, bütün gücümü toplayarak ayağa kalktım ve:

- Bakın arkadaşlar, biz bu yerinden kayan topları, kırılan yerleri çabucak yapar, yerlerine koyarız, dedim.

Erlerim hepsi birden;

- Koyarız yüzbaşım! , diye bağırdılar.

- Hem üzülmeyin bir şeyim yok. Beni duman tıkamış. Bunların yara denecek tarafı yok. Birer sıyrıktan başka bir şey değil... derken sıhhiye çavuşum ve subaylarım, bütün erlerimle beraber beni sedyeye yatırdılar.

- Olmaz yüzbaşım. Sen biraz dinlen. Biz burasını hemen derler, toparlarız, dediler.

Bu sırada ben de kendimi iyi görmedim. Tekrar baygınlık geldi ve çaresiz bir hafta hastanede yattım. Sonra da doktorların ısrarlarını dinlemeden bataryaya geldim. Sonradan bana anlattıklarına göre, benim altına sığındığım kemere düştüğünü sandığım büyük düşman obüsü, bizim merkez cephaneliğine isabet etmiş. O benim işittiğim müthiş patlama havaya uçan cephanemizin sesi, beni tıkayan duman da etrafa yayılan cephanelik barutlarından geliyormuş. Şimdi merkez cephaneliğimizin yerinde muazzam bir çukur açılmıştı ki, o sırada duyduğum sarsıntının sebebi de buydu.

Bu infilak üzerine önce emir erim; “yüzbaşım gitti!...” diye fırlayınca, subayların ısrarına rağmen bütün efrat dışarı atlayarak o toz duman ve kesif ateş içinde beni aramaya başlamışlar.

Bu sırada tarassut çavuşum beni bataryanın bir köşesinde yerde baygın yatarken bulmuş ve kalbimin attığını görünce de, “yaşıyor... burada... çabuk gelin” diyerek almışlar, yaralarımı sarmışlar. Bunları dinleyip bulunduğum yeri de görünce;

- Çocuklar. Eğer şehit olmak bana nasip olsaydı, bu vaziyet ve şartlar altında sağ kalmama imkn yoktu.

Bu hengmeden sonra aranızda kalışım ilahi bir mucizedir. Demek ki ben bu harpte ölmeyeceğim. Onun için artık benimle meşgul olmayın.

Nitekim bu tahminim doğru çıktı, bu günden sonra girdiğim deniz ve kara muharebelerinde, başımdan birçok tehlikeli maceralar geçti. Çok şükür hepsinden de kurtuldum.

O gün cephaneliğimizin infilakından sonra düşman gemileri daha 17 dakika bize başka tabyalara ateş edip çekilip gitmişler. Bizim bataryada benden başka kimseye bir zarar gelmemiş. Diğer bataryalarda ise 5 subay ve 75 erimiz şehadet mertebesine ermişler. Bir subay ve 20 erimiz yaralanmışlar.

Diğer üç istihkamda ise hiçbir zayiat yoktu. Bizim istihkamın o gün harpten önceki mevcudu, 10 subay ve 300 er idi.

Bu günkü şühedamızın naaşları tam olarak bulunamadı. İnfilak yüzünden mübarek şehitlerimizin bir kısmı parça parça olmuşlardı. Merkez cephaneliğindeki mermiler ve dumanlı barutlar, İtalyan harbinde buraya nasıl yerleştirilmişlerse öylece kalmışlardı. Cephanelikteki tahkimat ise eski mermilere göre yapıldığından bir 38’lik obüs, bütün cephaneliği havaya uçurmağa kfi gelmişti.”

3 Kasım 1914’ten 19 Şubat 1915’e kadar geçen harp fasılasından istifade ederek ve her gün bir piyade taburunu çalıştırmak suretiyle, toprağa gömülen toplar çıkarıldı. Enkaz temizlendi. Cephaneliğin yerine açılan o meşum kanlı büyük çukur dolduruldu. Her yer tamamen eski halini aldı.

Bu günlerde karanlıktan faydalanmak isteyen bazı torpidolar, boğaza sokulmak istiyorlar. Fakat bataryaların çok müessir ateşi altında geri dönmek zorunda kalıyorlardı.

Yine bu tarihlerde Mesudiye zırhlımızın 2 tane 15’lik topu Rumeli kıyısına, 4 tane 7,5’luk topu da Anadolu kıyısına Kepez’e sed bataryası olarak konmuştu.

Emektar Mesudiye zırhlımız hemen Çanakkale yakınında Sarısığlık mevkii önündeki küçük koya demirlemiş, sabit bir batarya olarak kullanılmak istenmişti ki, mevki-i müstahkemin itirazlarına rağmen Almanların isteği ile alınan bu kararın ne kadar hatalı olduğu 13.12.1914 günü meydana çıktı. Bu tarihi gemimizi maalesef kaybettik.

O gün tam öğle üzeri zabitan ve efrat yemekte iken İngilizlerin B-11 denizaltısı boğaza girdi ve Mesudiye’yi torpilledi. Gemimiz evvela bir toz ve duman bulutu içinde kaldı. Müthiş bir infilakten sonra da etrafa yükselen su sütunları arasında sancak tarafına yattı. Duman bulutu kalktığı zaman su yüzünde geminin sadece karinesi kalmıştı. Mürettebatın çoğu şehit oldu. Birçokları bölmelerde mahsur kaldılar. Bunlardan bazıları 36 saat sonra karine delinerek kurtarıldılar. Bu şanlı geminin daha battığının üçüncü günü topları sökülerek biraz ilerde Mesudiye Bataryası kurulmuş, 18 Mart günü çok işler görmüştür.

BOĞAZA YAPILAN İKİNCİ HÜCUM

19 Şubat 1915 Cuma günü, sabahın saat altısı. Sultanhisar torpido botumuz ağır yolla boğazın mavi sularından Seddülbahir’e doğru süzülüyor. Bu gemide Başkumandan Vekili Enver Paşa ve yanında Umumi Karargah Harekat Şubesi Müdürü İsmet Bey (İnönü) olduğu halde, medhal istihkamlarını teftişe çıkmıştı.

Sultanhisar Seddülbahir’e sokuldu. Enver Paşa sahile çıkarak teftişi yaptı. Bu sırada Basiliki tipinde bir İngiliz muhribi bizim torpidoyu görüp sahile doğru sokuldu ve bizim ateş menziline girdi. Orhaniye bataryasından atılan iki mermi bu geminin çok yakınlarına düştü. Bundan telaşa düşen düşman torpidosu süratle ateş hattımızın dışına çıkarak gözden kayboldu. Top sesleri üzerine yanımızda Başkumandan Vekilinin bulunmasına rağmen binbaşımız:

- Top başına! Emrini verdi.

Hepimiz yerlerimizi aldık. Enver Paşa bizi memnun bir yüzle epeyce seyretti. Hepimizin elini sıkarak gemisine çıktı.

Sultanhisar torpido botumuz Çanakkale’ye doğru dönüp gözden yeni kaybolmuştu ki, İngiliz VI. Amirali Karden kumandasında Küinelizabet, İnfleksibl, Agamemnon, Triumf, Kornvalis, İrezistibl, Albiyon, Vanjans zırhlıları bir sürü muhrip ve torpil tarama gemileri ile Limni adası istikametinden ve Bozcaada tarafından da Sofren, Buve, Golva, Şarlman Fransız gemileri gözüktüler.

12 zırhlı, 18 muhrip 7 tarama gemisinden mürekkep olan bu iki filo boğaza doğru tam yolla ilerlediler. Az sonra da birleştiler. Harp vaziyeti aldılar.

Saat 07.45’te filo uzaktan ateşe başladı. Bizim ise sadece Ertuğrul ve Orhaniye bataryalarımızdan ikişer top bu yıkıcı düşman ateşine mukabele ediyordu ki, bu mücadele bombardıman sonuna kadar sürdü.

Sayın Şemsettin Çamoğlu bu günkü gördüklerini de ısrar ve ricalarım üzerine şöyle anlatmışlardır.

“Bu günkü hücumda da düşman ateşi başlayınca askerlerimi yine sığınağa aldım. Az sonra da büyük çaplı düşman obüsleri bizim bataryanın üzerinde de uçmağa başlamıştı. Hem bu defaki mermiler büyük bir tarraka ile patlıyor, eski muhkem beden duvarlarında bile büyük gedikler açıyordu. Burada bataryamızın bir gülünden de biraz bahsedeyim. Tabyamızda bir alaylı Mülazım Mahmut Ağa vardı. Top başında bulunduğumuz sırada kimsenin yerinden ayrılmasına izin verilmez. Ancak bu alaylı ve epeyce de yaşlı teğmenimiz, biraz da bataryamızın gülü ve neş’esi olduğundan onun serbest dolaşmasına pek aldırış etmezdik. Hemen her defa bu facia sahneleri arasında komik bir taraf bulur hepimizi güldürürdü. Ateşin bu en sıkı sırasında kulağıma bir ses geliyor “bir, iki, üç,...” diye Mahmut ağa sayıyor, “ gırh tohuz” dedi mi bir düşman mermisi patlıyordu. Meğer bizim koca teğmen geminin topundan çıkan alevden sonra saymaya başlıyor, aradaki mesafeyi hesaplıyor ve her “gırh tohuz”da mermiyi patlatıyormuş. O günden sonra onu bir zaman “Gırh Tohuz” diye adlandırmıştı bizim çocuklar.

Kahraman iki bataryamız Ertuğrul ve Orhaniye bu müthiş düşman ateşi altında filoya hala mermi yağdırmaktaydı. Obüslerimizin gemiler arasında kaldırdığı su sütunları ve zırhlıların güverteleri üzerinde saçtıkları alev ve dumanları mükemmelen görüyorum. Az önümde tabur kumandanım İzzet Bey, beline kadar gelen bir mermi çukuruna dürbününü koymuş, açıktan harektı takip ediyor. Ama bizi sığınaktan dışarı çıkartamıyordu. Bu arada er ve subaylarım benim bazı hareketlerime:

- Aman yüzbaşım çok açığa çıkıyorsunuz, biraz aşağıya inin, diyerek üzerinde bulunduğum

merdivenden indirmeye uğraşıyor, yakınımızda patlayan bir düşman mermisinden sonra bu ısrar tekrarlanıyordu. Ben de:

- Merak etmeyin çocuklar, bana artık bir şey olmaz, diyerek gördüklerimi bir radyo röportaj spikeri gibi onlara anlatmaya uğraşıyordum.

Pek ehemmiyetsiz bir fasıla ile bombardıman akşama kadar devam etti. Bu 10 saatlik düşman ateşine hiç durmaksızın karşılık veren kahraman Ertuğrul ve Orhaniye bataryalarımızın sadece dört topu düşman gemilerini boğaza yaklaştırmadılar.

Saat 17:00’de İmroz’dan kalkan bir düşman keşif uçağı üzerimizde dolaştı ve döndü gitti. Az sonra da düşman filosu geldikleri gibi dumanlar savurarak yavaş yavaş adaların arkasına çekilmeye başladı. Ama hala bize ateş etmekte olan son gemi, bu kaçışı açıkta seyretmeye çalışan Trabzonlu Murtaza Efendi adında genç bir subayımızı parçalayarak şehit etti. İki erimiz de yaralandı. Bataryanın birkaç topu taş ve toprak yığınları altında kaldı. Daha düşman uzaklaşırken bataryaya koşan erlerimiz, temizleme ve yerleştirme işlerine giriştiler. İki gün sonra bataryamız tamamen eski halini almıştı.

Yine bu güne ait bir İngiliz dergisinde de şu satırlar var: ’19 Şubat harekatımızda Çanakkale boğazının dış istihkamlarına atılan tonlarca mermilere karşılık alınan netice çok zayıftı. Obüslerimiz Türk toplarını sadece toprakla örtüyor, başka bir fayda temin edemiyordu. Türk topçuları ise muvakkaten toplarının başından sığınaklara sürülmüştü. Bazı büyük bataryalar hiç susturulamamış, ateşimize sonuna kadar mukabele etmişlerdi. Bu durum karşısında yavaş yavaş acı bir netice kendiliğinden meydana çıkmaya başlamıştır. Donanma yardımsız boğazı geçemeyecek.’

Bu yazarın yardım olarak beklediği kara ordusunun da bir netice alamayacağını bu zaferden sonraki kara harekatı pek güzel gösterecekti...

19 Şubat’tan 25 Şubat’a kadar geçen günlerde hava muhalefetine rağmen birkaç düşman gemisi gelip boğaz önlerinde gösterişler yapmıştı.

BOĞAZIN ÜÇÜNCÜ BOMBARDIMANI

25 Şubat 1915 Perşembe günü düşman altı günden beri boğaz önünde yapmakta olduğu manevralarını bu sabah Tavşan adası ve Bozcaada önlerinde tekrarlıyor, biz de bütün tabur subayları, az yüksekçe olan nizamiye kapısından bu harektı seyrediyoruz.

Saat 07:00. Düşman gemileri bu gün daha kalabalık, hava bozuk ve nispeten de karanlık, hatta ara sıra şimşekler de çakıyor. Gök gürlüyor. Buna rağmen aksine deniz de çok sakin.

Alay kumandanımız Kaymakam Macit Bey de alay gözetleme yerinde emir subayları ve telefoncuları ile birlikte durumu tetkik ederken birden hastalandı ve yerine binbaşımız İzzet Bey’i bırakarak oradan ayrıldı. Az sonra da hastaneye kaldırılmış.

Saat 09.00 olmuştu. Birden harekete geçen düşman filosu boğaza biraz daha sokuldu. Tabyalarımıza aniden müthiş bir ateş açtı. Sayıyoruz, bu günkü filo irili ufaklı tam 47 gemi. Açtıkları ateş ise evvelkilerden üç katı daha fazlaydı.

Filo yine bizim topların menzili dışından ateşe başlamış, ve yine Ertuğrul ve Orhaniye’nin dört topu mukabelede. Bu defa birden Orhaniye’ye teksif edilen düşman ateşi kısa bir zaman içinde burasını bir cehenneme çevirdi. İki kahraman topumuz bütün güçleriyle bu ateşe dayanıyorlardı. O kadar seri çalışıyorlardı ki, nihayet bu kadar sürekli ateşten bu iki topun namlu çemberleri de koptu. Parçalandı ve ateş kesmeye mecbur oldular. Şimdi yalnız iki topumuz kalmıştı. Bu koca filoya karşı. Ertuğrul tabyamızın iki topu. Biz sığınakta düşmanın menzilimize girmesini bekliyorduk. Koca bir filoya öğleye kadar karşılık veren kahraman Ertuğrul tabyamızın iki topu da son mermilerini atarak toprağa gömüldüler. Bunlar da dağılmıştı.

Düşman amirali Karden Ertuğrul tabyamızın birbirini takip eden iki infilaktan sonra sustuğunu gördüğü halde, ihtiyaten bu tabyamıza bir gurup ateşi daha yaptırdıktan sonra, filosuna “İleri!” kumandasını verdi.

Filo bu defa bizim tabyalara ateş ederek ilerlemeye başladı. Bize sokuldukça da ateşin şiddeti artıyor, tesiri fazlalaşıyor, bataryalarımız cehennemi bir hal alıyordu. Kalenin eski beden duvarları bir hallaç pamuğu gibi atılıyor, taş blokları havalarda uçuşuyor, yüksek duvarlar delik deşik oluyor, ayakta kalabilen son binalar da toprakla bir oluyordu.

Öyle bir an geldi ki, gemiler bizim bataryanın ateş menziline girdiler. İyi bir tesadüf eseri olarak bu sırada başka bataryalara ateş ediyorlardı. Bu fırsatı kaçırmadım:

- Top başına! Kumandasını verdim. Bu sesime efradım:

- Allah Allah ... sesleriyle karşılık vererek yerlerine koştular. Bataryamızdan yükselen bu sesler düşman filosuna kadar yayıldı ki, düşmanda bir şaşkınlık belirdi. Hatta bir aralık ateş kesti. Bize ilk ateş eden gemiye çevirdiğim toplarımla çok kısa bir zamanda bataryam şiddetli bir ateş açtı. Hedefimiz duman ve ateş içinde kaldı. Ancak hava sakin ve kullandığımız dumanlı barutların dumanları çabuk dağılmıyordu. Bu yüzden önümüzü göremiyor, seri atış yapamıyorduk.

Düşman bu ani ateşimizden çok şaşırmış, gayri muntazam bir seyirle menzilimizin dışına çıkmaya çalışıyordu. Biz henüz beşer mermi atabilmiştik ki, bu gemide dumanlar ve alevler görüyorduk. Bu isabetlerden gayrete gelen efradım, ateşimizden kaçan bu düşman gemisine mermi yağdırıyorlardı. Sonradan öğrendiğimize göre bu Agamemnon zırhlısıymış ve o gün çok kayıp vermiş. Buna sebep te geminin personeli evvela bataryamızdan hiç ateş edilmediği için sakınmaya lüzum görmeden hatta rahatça bombardımanı ve tabyamızda yaptığı tahribatı seyrediyorlarmış. Birden bire bizim ateş baskınımıza uğramışlar. Çok gafil avlanarak fazla can kaybı vermişler. Mermilerimiz artık kısa düşmeye başlamışlardı ki:

- Ateş kes! Sığınak yerine! , kumandasını verdim. Daha son erim bataryadan ayrılmadan düşman ateşi başladı. Bu defa bütün gemiler bize döndü. Kademeli bir ateş ta Kirte’ye kadar uzadı. Sonra geri döndü. Düşman obüsleri o kadar sık düşüyordu ki, rastladıkları yerlerde üst üste bir şey kalmıyor, hepsi yerle bir oluyordu.

Bu baraj ateşinin erlerimin bulunduğu tarafa da yöneleceğini tahmin ederek, kısa bir ateş fasılasından faydalandım. Erlerimi Seddülbahir değirmenlerinin arkasındaki dereye aldım. Kendim de sağdaki bir tepenin yarısına kadar görünmeden arka taraftan çıktım. Düşman harekatını buradan iyice görüyordum. Bir ara arkamda bir çatırtı duyarak başımı çevirdim. Fedakar emir çavuşum Nuri de gelmiş. Ona da bir yer buldum.

Bu sırada düşman ateşi tekrar başladı. Yine baraj halindeki bu bombardıman Seddülbahir bataryalarını yukardan aşağı ve sağdan sola taramakta idi. Bu küçük sahaya atılan mermilerin haddi hesabı yoktu. Binleri aşmıştı.

Bataryama bakıyorum. Namlular, mataforalar hatta raylar birbirine girerek birer enkaz halini almış. Kullanılacak hiçbir tarafları kalmamıştı.

Nihayet düşman bir hareket göremeyince ateş kesti. 8 saat süren bombardıman durmuş, onun yerini korkunç bir ölüm sessizliği kaplamıştı. Akşam oluyor, Seddülbahir’de hala yanmakta olan birkaç binanın alevleri yükseliyordu. Hiçbir hayat izi görülmüyordu. Kumkale’de de derin bir sükût vardı.

Bugün hiç insan kaybımız yoktu. Ama bataryalarımız kmilen düşmüşlerdi. Herkes mahzun, kimsenin ağzı açılmıyordu.

Düşman gemileri Seddülbahir fenerinin bulunduğu koya girmiş, demirlemişlerdi. Burası her taraftan kapalı, bizden de görülmediği için gemiler ışıklarını yakmış, bugünkü zaferlerini kutlayarak eğleniyorlardı. Bu kadarcık sokulma bile onlar için büyük bir başarı idi. Çünkü İngilizler bu istihkmlarda öyle yılmışlardı ki, Bartel Şimit (Achmet Barlet) adlı harp muharibi, Londre Times gazetesine yazdığı bir mektupta: “Nihayet bu günkü hücumda, Gelibolu Yarımadası’nın en uçtaki burnu Seddülbahir’de bir küçük koya sokula bildik. Verdiğimiz savaş çok çetindi. Bize çok pahalıya mal oldu. Ertesi gün bir tahrip grubu çıkarıp bu civarda sağlam kalmış topları dinamitle parçalayacağız. Çünkü bunlar bizi çok uğraştırdı.”, demektedir. Hakikaten ertesi gün bir müfraza çıkarıp etrafı aramışlar, yerde sağlam kalmış namluları bile dinamitlemişlerdir.

ÖLEN BATARYA

Burada yine Sayın Şemsettin Çamoğlu, hücumun son safhasını şöyle anlatıyor:

“Topçu kumandanımız Talat Bey’den aldığımız bir emir üzerine üç batarya kumandanı birleşerek istihkmların durumlarını görmek üzere tabyalara indik. Bir gün evvel canlı ve çok hareketli olan bu tabyaya şimdi korkunç bir ölüm sükûtu çökmüştü. Arkadaşlardan İzzet Bey:

- Bakın çocuklar, bizim cansız zannettiğimiz toplar ve etrafındaki eşyalar da ölüyor. Tıpkı insanlar gibi. Diyordu.

Hakikaten bataryada her şey ölmüştü. Bir köşede büyük batarya dürbünü duruyor, nasılsa hiçbir şey olmamış. Yerden aldım. Bir ere verdim.

- Bunu Kilitbahir’deki senin eski kumandanın Hilmi Bey’e götür, ver. Dedim.

Etrafa bakıyoruz. Kum torbaları patlamış, dağılmış, saçılmış. Hiç ele alınacak bir şey kalmamış. Cephanelikler infilak etmiş, her yer alt üst olmuş. Etrafa çöken korkunç sessizlikten insana adeta bir ürküntü geliyordu. Hepimiz üzgün bir halde erlerimizin yanına döndük.

Daha birkaç dakika geçmeden Kirte ’ye çekilme emri aldık. O gece gökler bile talihimize yeni bir dert ekledi. Müthiş bir yağmur başladı. Zifiri karanlık bir havada yola çıktık. Çamurlara bata çıka Kirte ‘ye girdik. Bize ayrılan yerlerimize dağıldık. Buradaki zabitan ve erlerden gördüğümüz içten ilgi bize kederimizi bir parça unutturdu. Biraz kendimize geldik. Ama aç olmamıza rağmen bir neferimiz bile tek lokma ekmek yemedi. Oradaki arkadaşlar ve benim ısrarlarım hiç fayda vermediği gibi bir erim dayanamadı:

- Yemek hatırımdan bile geçmiyor. Ne diyon sen bey... Sen de yiyemen. Bak geçer mi hiç insanın boğazından bir nimet.

Mehmedin bu sözleri gözlerimizi yaşarttı. Bu vaziyeti duyan alay kumandanımız geldi. Hepimizi etrafına topladı. Uzun bir konuşma yaparak; “Yarın bizi yeni vazifelerin beklediğini, bu işlerin de aç açına görülemeyeceğini” anlattı da ondan sonra zorla yalnız birer parça çorba içebildik. Ama o da sırf hatır için, yarım yamalak yenildi.

Kumandanın hakkı vardı. Bizi bekleyen yeni vazifeler yarın değil, bu geceden başladı. Bizi hemen o civardaki gizli bataryalara dağıttılar. Ben de Soğanlıdere batarya kumandanlığına tayin edildim.

TORPİL TARAMA GEMİLERİYLE SAVAŞLAR

Ametist kruvazörü yanına yedi torpil tarama gemisi alarak Karanlık Liman’a girmiş. Gözcülerin verdiği haber üzerine o zamanki tek projektörümüz bunları bataryalara gösterince boğazın içinde kızılca kıyamet koptu.

Önce kruvazörü ele alan her iki kıyıdaki küçük bataryalarımız kısa bir zamanda onu ateş ve dumanlar içinde daha küçük toplarımıza devrettikten sonra, torpil tarama gemilerini ele aldılar.

Öndeki dört gemiden üçü derhal batırıldı. Biri de ağır isabetler alarak yetişen bir muhribin yardımıyla boğazdan çıktı. O gece hatlara kadar sokulamadan, hiçbir iş göremeden çekilip gittiler.

Kısa bir zamanda şahidi olduğumuz bu manzara maneviyatımızı derhal düzeltti, kuvvetlendirdi.

26 Şubat 1915 Cuma günü saat 09.20’ de 4 düşman zırhlısı Karanlık Liman’a girdi. Bunlardan Küinelizabet Menderes Nehri mansabı açıklarına geçerek Dardanos, Hamidiye ve Mecidiye tabyalarına ateş açtı. Öteki gemiler de iki kıyıdaki tabyalarımıza atış yapıyorlardı.

Aniden gelen bir emirle Erenköy ve Tenger obüs bataryaları bu dört zırhlıyı müthiş bir ateş çemberine aldılar. Bir ara karışan denizin üzeri duman ve alevler içinde kalmıştı. Agamemnon zırhlısının arka tareti üzerinde patlayan bir obüsümüzü etrafı sarsan bir de infilak takip etti. Öteki gemiler de ağır isabetler alarak boğazdan çıkıp gittiler.

Ertesi gün yine gelen düşman zırhlıları tabyalarımıza yüzlerce mermi attılar. Bir fasıla sırasında başlayan mukabil ateşimizle bu dört geminin hepsi de isabetler alarak dumanlar ve alevler içinde çekip gittiler.

Bu gündüz hücumları, 1;2;3;4 Mart günleri de devam etti. Tamamen neticesiz ve tesirsiz olan bu mücadeleden İngiliz amirali bir netice alamayacağını anlayarak vaz geçti. Amiral Karden’in bu hareketi o zamanlar Çörçil’i çok sinirlendirmişti.

PROJEKTÖRÜMÜZ

Düşman gemileri hemen her akşam Karanlık Liman’a girerek mayınlarımızı temizlemeye çalışıyorlardı. Bu günlerde hava her gece zifiri karanlık olduğundan müdafaamızın bütün yükü tek projektörümüzüm üstüne yükleniyordu. Projektör 150’ likti.

Bir gemiden sökülmüş, eski model olup Bahriye Yüzbaşılarımızdan Ahmet Hidayet Bey tarafından ıslah edilerek temin edilen bir motora uydurulmuş bir dinamo ile bir arabaya yükletilmiş olarak seyyar bir vaziyette çalıştırılıyordu. Ahmet Hidayet Bey bu projektörü bin bir mahrumiyete katlanarak meydana getirmiş ve her parçasını yeniden yaparcasına uğraşarak monte etmişti. Birkaç gün sonra bu işin ehemmiyeti görülerek altı projektör daha gemilerden söküldü ve bütün malzemeleriyle beraber bu kahraman Ahmet Hidayet Bey’in emrine verildi. O da bunları hemen monte ederek arabalara yerleştirdi. Boğazın muhtelif yerlerine gönderdi.

02 Mart 1915 Salı gecesi havanın çok karanlık olmasından faydalanan altı düşman mayın tarama gemisi saat 21.00’ de Karanlık Liman’a girdiler. Muhtelif tarassut mahallerindeki Mehmetçiklerin keskin gözleri önlerinden geçen bu karaltıları seçip te telefonlar işledikten kısa bir zaman sonra daha o zaman tek olan Ahmet Hidayet Bey’in projektörü, düşman gemilerini bataryalara gösterdi. Bunlardan biri Soğanlıdere’ ye kadar sokulmuştu. Soğanlıdere seyyar bataryalarımız aslında basit birer balıkçı gemisi olan bu mayın tarayıcı gemilere müthiş bir ateş açarak hepsini karmakarışık etti. Tam 20 dakika süren bu mücadele sonunda üç mayın tarama gemisi battı. Ötekiler ise delik deşik olarak alevler içinde boğazdan çıktılar.

03 Mart 1915 Salı günü saat 14.30’ da Seddülbahir üzerine sokulan bir büyük harp gemisi Kepez kıyılarına 100’ den fazla mermi attı. Oraları allak bullak oldu. Bombardıman sırasında kökü ile sökülen ağaçlar havalarda uçuşuyordu. Bunu gören topçularımız çok üzülüyorlardı ve “ ah... gitti mahvoldu projektörümüz” diyorlardı. Bataryalarımızın bu hırsla açtıkları kesif bir ateşle bu gemi çıkıp gitti. Gece oldu. Bu defa iki harp gemisinin katılmasıyla yine dokuz torpil arama gemisi Karanlık Liman’ a girdi. Bu gece hava daha karanlık, deniz de kaba dalgalı idi. Ahmet Hidayet Bey’in projektörü birden karanlıkları yırtarak düşman gemilerini bataryalara gösterdi. Boğazın her iki kıyısından önce; “ yaşaaa... yaşaaaa...” sesleri uğultu halinde yükseldi. Ardından topların müthiş ateşi başladı. Karanlıklar içinde birer ateş böceği gibi düşman gemilerinin üstünde ve etrafında uçuşan Türk mermileri düştükleri yerde alevler çıkarıp müthiş seslerle patlayarak büyük tahribat yapıyorlardı. Bu gece boğuşmaları hakkında bir fikir vermek için Soğanlıdere’de bütün harekatta Şemsettin Bey yalnız kendi bataryasının 3.000’ e yakın mermi yaktığını söylediler.

Bir aralık harp gemilerinden biri projektörünü yakacak oldu. Bu defa bütün toplarımız bu gemiye döndü. Direklerini, bacalarını sanki budadılar. Bir büyük obüsümüzün çıkardığı yangın bu geminin güvertesini aydınlattığından, toplarımıza iyi bir hedef oldu. Sonra da kendini toparlayıp süratle boğazdan dışarı çıktı. Ama karanlıklar içinde kırmızı yıldızlar gibi uçuşan mermilerimiz bu geminin peşini bırakmadı. Boğazın dışına kadar kovaladılar.

Bu durum karşısında iyice şaşıran uydurma mayın tarama filosunun öteki gemileri boğazdan dışarı çıkmak için can atıyorlardı. Ama Türk topları yolu kesmişti. Projektör bir gemiyi aydınlatıyor, ona ateş başlayınca da bir başkasını bulup bataryalara adeta takdim ediyordu.

Vaziyetleri gittikçe fenalaşan bu gemiler herhalde yardım istemişlerdi ki, boğaza süratle dört muhrip girdi. Arka arkaya tutuşmaya başlayan balıkçı gemilerinin yardımlarına koştular. Ateşleri söndürüp yedeğe aldıkları gemileri süratle boğazdan dışarı çıkarmaya çalışıyorlardı. Ama bastırdıkları bir ateşi, başka bir alev sütunu takip ediyor, kendileri de isabet alarak bocalıyorlardı. Tarama gemilerinden ikisi battı, öbürleri de alevler içinde kaçtılar.

Bu geceden sonra bir hafta kadar devam eden lodos fırtınası bu harekta mani oldu. Belki de Amiral Karden’in bu uydurma filosunun cesareti kırıldı. Zira bu gemiler daha berbat havalarda da Karanlık Liman’ a girebilmişlerdi.

BOĞAZIN GECE BOMBARDIMANI

12 Mart 1915 Cuma günü akşamı hava kapalı, deniz sakin. Karanlıklar içinde ilerleyen iki düşman zırhlısı tam yolla boğaza girdiler. Biri Anadolu, diğeri Rumeli sahiline sokularak gördükleri ışığa mermi yağdırmaya başladılar.

Bir anda parlayan yedi projektörümüz bu iki gemiyi hüzmeleri içine aldılar. Bataryalarımız derhal ateşe başladı. İki gemi bir anda şaşırdı. Dönemediler, geri geri giderek ateş çemberinden sıyrılmağa çalıştılar ama, Türk obüsleri arka arkaya güvertelerinde, sağ ve sollarında patlıyor, gemiler sarsılıyor, personelin asabı bozuluyor, maneviyatı kırılıyordu. Gemilerin bu gece savaşlarında çok insan kaybı verdiklerini Amiral Dörobek raporlarında adeta şikayet eder bir dille yazmaktadır. Bu gece bu iki gemideki insan kaydı çok fazladır. Lord Nelson gemisinin kaptanı da zırhlı kulesinde yaralanmış, gemilerin isabet almadık yeri hemen yok gibi. Çarpışma tam 25 dakika sürmüş, gemiler duman ve alev içinde kaçabilmiş ve süratle gözden kaybolmuşlardı. Hatta gözcülerimizden bazıları uzaklaşan bu gemilerin süratle ufukta kaybolmalarını denize gömüldüklerine verdilerdi.

Başka gece bombardıman olmadı ama hemen her gece mayın tarama gemileri boğaza girip mayın taramaya çalışıyor, bir iş göremeden alevler içinde çıkıp gidiyorlardı. Bu durum 17 Mart akşamına kadar devam etti.

YARIN AKŞAM MARMARADA OLACAĞIZ

17 Mart 1915 Çarşamba, saat 15.00. Bozcaada’da amiral gemisi Küinelizabet’ te Amiral Dörobek’ in reisliğinde toplanan İngiliz ve Fransız donanması kumandanlarının iştirakiyle yapılan toplantıda, ertesi gün, adına ‘Kabatepe gösteriş harektı’ denilen büyük deniz savaşına ait plan incelendi. Bir aralık bu gemiye çıkan, sonradan Çanakkale kara harektına kumanda edecek olan General Hamilton da iştirak etti. Bu toplantıda her gemi kumandanı yarınki harektta bulunacağı yeri ve gemisine verilen vazifeyi öğrenmişti. Bu malumatı her kumandan elindeki matbu krokiye işaretlemiş ve gerekli notları almıştı. Toplantı saat 19.00’ da bitti. Herkes yerine gitti ve gemisindeki son hazırlıklara nezaret etti.

Eldeki mufassal Çanakkale haritası daha harpten çok önce Çanakkale’deki İngiliz kolonileri, bu arada bilhassa konsolos Palmer ve Meyan Kökü ticareti yapan Kokana Çiftliği diye anılan bir çiftlik, Serçiler köyündeki altın madeni gibi İngiliz müesseselerinin Londra’dan gönderilen mühendis ve memurları tarafından parseller halinde tanzim edilmiş ve hatta tabyaların yerleri bile dikkatle işaretlenmişti. Ama bunların çoğu yanlıştı. Asılları hemen tamamen ele geçmiş ve İngilizler hesabına çalışan bazı Rum ajanlar elde edilerek bu malumat bilhassa yanlış olarak değiştirilmeye muvaffak olunmuştu. İşte bunun içindir ki harekt üzerinde çok tesiri olan bu yanlış planlar ve yanlış malumat, gizli teşkilatımız tarafından yakalanan azınlıklara mensup şahısların yine kendilerine ajan olarak kullanılmış olmasıyla temin edilmiş ve bunlar çok sıkı bir kontrol altında ve en sevdikleri rehin olarak tutulmak suretiyle başarılmıştı. Bu durum o zamanki İngiliz istihbaratının aklından bile geçmedi. Bu işte bir üstat geçinen Konsolos Palmer her ne kadar birkaç kere şüpheye düştü ise de, ihtimal veremedi. Sonradan bir denizaltı içinde Bahriye Kolağası üniformasıyla ayakkapları elinde olarak bize esir düştüğü sırada eski dostu Cevat Paşa’ya yaptığı itiraflarında Palmer, bazen en güç anda karşısına çıkan bir subay, bir köylü, hatta bazen çok sırnaşık bir dilencinin işlerine çok sekte verdiğini söylediği sırada Cevat Paşa’nın kahkahalarla güldüğünü merhum Osman Zati Paşa anlatırdı, diyor Salim Bey.

Yine bu yanlış haberler yüzünden 19 ve 25 Şubat harektlarında büyük bataryalarımızın düşman ateşlerine layıkı ile cevap vermemesi Amiral Dörobek’i çok ümide sevk etmiş ve ona 17 Mart toplantısında amiral ve kumandanlara hitaben:

- Efendiler, yarın akşam Marmara’da olacağız, gibi büyük bir söz söyletmişti. Harekat planı şu idi:

Sabah 08.00’ de müşterek filo üslerinden hareket edecek. Evvela İngiliz fırkası yerleri malum olduğundan büyük tabyaları kısa zamanda susturacak. Sonra Fransız filosu da İngilizleri takviye edecek. Bu esnada büyük bir mayın tarama filosu da torpil (mayın)hatlarında bir geçit açacak. Bilhassa bu filoyu mestur bataryalarımızdan bütün filo koruyacak. Bu suretle açılacak geçitten torpillerimize çarpmadan bütün filo girerek Marmara’ya geçecekti.

Hlbuki bu plan ertesi gün tatbik edilemeyecek ve dünya matbuatında bu harekt birçok tenkitlere uğrayacaktı. Nitekim bu harekt tamamıyla İngilizlerin aleyhine neticelendikten birkaç gün sonra bazı İngiliz yazarları bu plan için; “Birçok insan kaybına ve sayısız, hesapsız israfa sebep olan bir ahmaklık planı diyorlardı.

Amiral Dörobek’in aldığı raporlara göre, Karanlık Liman’da mayın tehlikesi kalmamıştı. Her ihtimale karşı bu 17 Mart 1915 gecesi de bu kısım bir daha taranacaktı. Hakikaten o gece mayın tarayıcı filo Karanlık Liman’a girdi. Bir torpil patladı, bir mayın tarama gemisi battı. Çetin bir mücadele oldu

NUSRAT MAYIN GEMİMİZ

Yine 17 Mart 1915 gecesi, saat 22.30. Müstahkem Mevki Mayın Grup Kumandanlığı’nın telefonu çaldı. Kumandan Binbaşı Nazmi Bey mikrofonu alarak:

- Buyurun. Ben Binbaşı Nazmi.

- Mevki-i Müstahkem karargahı, Mirliva Cevat.

- Emredin Paşam.

- Nazmi Bey, biraz bana kadar gelebilir misiniz?

- Baş üstüne Paşam. Şimdi geliyorum.

- Teşekkür ederim binbaşım, diyen paşa telefonu kapadı.

Hemen daireden çıkarak karargaha gelen Nazmi Bey’i yaver karşıladı:

-Buyurun binbaşım. Paşa hazretleri sizi bekliyorlar, diyerek yol gösterdi. Kumandanlığa giren Nazmi Bey selam verdi. Paşa yalnızdı:

- Hoş geldin Binbaşım. Şöyle otur, diyerek yer gösterdi. Nazmi Bey oturduktan sonra:

- Bu akşam Karanlık Liman’da gene aynı pandomima cereyan etti. Hatlara kadar sokulamadılar. Patlayan mayın ilerde infilak ettiğine göre, fırtına ile oralara sürüklenmiş olacak. Yalnız, bu gemilerin Karanlık Liman’da böyle pervasız dolaşması asap bozuyor, diyen paşa başını hafifçe önüne eğdi. Bir müddet sonra birden doğrularak elindeki kalemin ucunu masaya fasılalarla vurmaya başladı. Bu sırada Nazmi Bey’in gözlerinin içne bakarak:

- Mevcut kaç torpiliniz var Binbaşım?

- 26 tane Paşam.

- Güzeel... Bunları bu gece Karanlık Liman’a bir hat üzerine dökebilir misiniz Nazmi Bey?

- Derhal Paşam.

- Teşekkür ederim Nazmi Bey. Ben Nusrat’ı Nara’dan şimdi getirttim. Kılavuz yüzbaşı Hafız bey de hazır, emir bekliyor.

- Demek her şeyi hazırlamak lütfunda bulundunuz Paşam. Koca asker güldü:

- O halde yeri tayin edelim geliniz... diyerek kalktı. Büyük bir boğaz haritasının önüne geldi. Nazmi Bey de yanına sokuldu. Paşa elindeki kalemle haritada bir yeri göstererek:

- Bakınız Nazmi Bey; düşman gemileri en ziyade şu noktaya, Akyarlar önüne geliyor. Buna sebep te Rumeli kıyısındaki tabyalara rahatça ateş edebilmektir. Buralardaki derinliklerin sizce bir mahzuru olabilir mi?

- Yoktur Paşam.

- O halde... bu hat üzerinde mutabıkız. Efendim?

- Tamamıyla Paşa Hazretleri.

- Ne zaman hareket edebilirsiniz?

- Şimdi hazırlığa başlar, saat 24.00’te demir yerinden ayrılırız Paşam.

- Siz de gidecek misiniz?

- Müsaade buyururlarsa buna zaruret var Paşam.

- Ya Hakkı Bey? Onu da alacak mısınız?

- Müsaade buyururlarsa onu vekil bırakmak fikrindeyim Paşam.

- Bir sual daha Binbaşım. Bu iş çok tehlikeli değil mi?

- Burada tehlikeyi değil, vazifeyi ön plana alıyoruz Paşam.

- Hemen... Cenab-ı Hak muvaffak etsin. Her türlü muhataradan muhafaza buyursun.

- Amin... Paşa Hazretleri müsaade buyururlarsa... diyerek gitmek isteyen Nazmi Bey’e: - Güle güle gidip muvaffakiyetle dönün binbaşım.

Selam veren Nazmi Bey odadan çıktı ve hemen Maydos iskelesindeki nöbetçi sandala binerek doğru Nusrat Mayın Gemisi’ne çıktı. 1913 yılında Almanya’da yapılan 350 tonluk bu Nusrat mayın gemisinin süvarisi önyüzbaşı Tophaneli Hakkı Bey. Kaptan o gece karşısında çok sevdiği binbaşısını görünce biraz hayret etti. Hakkı Bey kendini toparlayıncaya kadar Nazmi Bey:

- Hakkıcığım kardeşim... Bu gece karanlık Liman’a gidiyoruz. Elimizdeki son 26 torpili dökeceğiz. Saat 24.00’te demir yerinden ayrılacağız. Kaptan toplandı, selam verdi.

Baş üstüne Binbaşım, dedikten sonra dışarıya seslendi;

Ali!... koşarak içeri giren postaya:

Çarkçı Ali Bey’i çabuk çağır. Az sonra içeri giren ön Yüzbaşı Ali Bey’e:

Bu gece saat 24.00’te hareket ediyoruz. Lüzumsuz eşya filikalarla kalacak.

Çarkçı çıktıktan sonra Nazmi Bey Hakkı Kaptan’a;

Bana Yüzbaşı Hakkı lazım, buldura bilir misin?

Hemen şimdi Binbaşım. (Dışarıya seslendi) Ali!... (Gelen postaya) Ali, Yüzbaşı Hakkı Bey’i tanırsın değil mi?

- Evet kaptan. Evini de bilirim.

- Pekala. Hemen git çağır. Binbaşım gemide sizi bekliyor dersin.

- Başüstüne Kaptan, diyerek çıkan postanın arkasından Nazmi Bey:

- Ey Hakkıcığım, çıkar bakalım senin şu haritanı. (Hakkı Kaptan gülerek)

- Boğazı ben artık ezberledim... diyerek yerinden kalktı. Gizli bir bölmenin şifreli bir vidasını çevirip bir kapak açtı ve içindeki bir tomar kağıttan birini çekti. Masanın üzerine yaydıktan sonra kapağı yine dikkatle kapadı. Haritayı seyir tahtasına pineslerle iyice tespit ettikten sonra bu iki kahraman denizci haritanın üzerine eğildiler. Nazmi Bey eline aldığı çok sivri uçlu bir kalemle mayınların döküleceği hattı ve takibedilecek rotayı çizdi.

- Son bir haftalık rasat cetveli nerde?

- İşte binbaşım... diyerek diyagramlı bir cetvel uzattı. Nazmi Bey:

- Şimdi bu son fırtınanın seyrini takip ederek hatlardaki muhtemel kaymaları göz önünde tutup rotada tashihler yapalım. (Tam bu sırada Yüzbaşı Hakkı Bey kamaraya girdi)

- Beni istemişsiniz Binbaşım, diyerek selam verdi.

- Evet, Hakkı Bey emir aldık, son 26 mayını da bu gece dökeceğiz. Saat 24.00’te hareket ediyoruz. Siz bana veklet edeceksiniz. Bizi Hafız Kaptan kılavuzlayacak.

- Başüstüne Binbaşım, diyerek selam veren Hakkı Bey’e bir müddet bakan Nazmi Bey:

- Tam 40 dakikamız var. Siz şimdi hemen daireye dönün. Boğaz kumandanlığına bir bot hazırlamaları ve Çimenliğe derhal göndermelerini telefonla emredin. Ne olur ne olmaz. Belki bir kaza çıkar, imdadımıza gelirsiniz.

- Allah korusun Binbaşım. Emri şimdi yazdırırım. Diyerek selam verdi ve nöbet filikası ile karaya çıkarak kumandanlık binasına girdi. Telefonunu açarak Boğaz Kumandanlığı’nı buldu. O sırada Çanakkale’de Müstahkem Mevki Kumandanlığından başka bir de idaresi Almanların elinde olan Boğaz Kumandanlığı adlı deniz nakliyatını idare eden bir makam vardı. Hakkı Bey:

- Alo. Boğaz kumandanlığı mı?

- Yavol. Hakkı Bey de Almanca cevap verdi. Bu kıymetli bahriyelimiz de torpil ihtisasını Almanya’da yapmıştı.

- Burası Torpil Kumandanlığı, ben Yüzbaşı Hakkı. Bir bot istiyorum. Bu vasıtanın seri olması ve bütün ikmali yapılmış bir halde en kısa bir zamanda Çimenlik iskelesine gönderilmesi emir iktizasıdır.

- Af buyurun kumandan. Kim gidecek ve bot nereye gidecek bunun bilinmesi lazım. Ona göre ikmali yapılacak ve işe göre bot gönderilecektir.

- Emirde fazla tafsilat yok. Bir dakika bekleyiniz, diyerek telefonu kapayan Hakkı Bey derhal santraldan Paşayı istedi. Az sonra vızıldayan telefonda:

- Mevki-i Müstahkem Kararghı Mirliva Cevat

- Bendeniz Torpil Kumandan Vekili Yüzbaşı Hakkı.

- Ne var Hakkı Bey oğlum?

- Malum-u devletleri Nusrat hareket etti. Binbaşım her ihtimale karşı bir botun emre hazır bir halde Çimenlikte bekletilmesini emretmişti. Boğaz kumandanlığından istedim. Ne iş için ve kim gidecek diye soruluyor. Ona göre vasıta hazırlayacaklarmış. İşin mahremiyetinden dolayı bir cevap veremedim. Emirlerinizi bekliyorum.

- Alakana teşekkür ederim evladım. İyi ettin de bana sordun. Kumandan Kilitbahir’e, oradan da Karantina’ya geçecek dersin. Botu hemen yollasınlar. Allah saklasın bir kaza olursa sen atlar gidersin. Ben şimdi her tarafa yeni bir emir daha vereceğim. Sen müsterih ol oğlum, Hakkı Bey.

- Sağolunuz Paşa hazretleri, diyerek telefonu kapadı. Hemen santraldan boğaz kumandanlığını isteyerek:

- Özür dilerim, deminki konuşmamız yarım kalmıştı. Sizden bir bot istemiştim.

- Evet, biz de kimin gideceğini sormuştuk.

- Kumandan Kilitbahir’e, oradan da Karantina’ya geçecek.

- Gece vakti bu iş çok tehlikeli değil mi yüzbaşım?

- Maalesef öyle, ama malum harp hali bu... tehlike düşünülmez ki

- Kilitbahir ne ise... Ama Karantina seferi yarına tehir edilemez mi acaba?

- Bunun imknı yok. Ben de bu botla gideceğim. İkinci emri bekliyorum.

- Sabaha az kaldı ama, bot 20 dakika sonra iskelede hazır olacak.

Almanlar gönderecekleri botun mayın hatlarından gece vakti geçmesinin çok tehlikeli olduğunu düşünerek bin dereden su getirmişlerdi. Ama bu sırada kahraman Nusrat gemimiz demir bırakarak Çanakkale’den uzaklaşmış, bütün ışıklarını söndürüp kıvılcım atmasın diye ocaklarını bile bastırıp çok tehlikeli mayın hatlarının içine dalmıştı.

Gemide hiç ses seda yoktu. Herkes bütün dikkatiyle karanlıkları delerek ilerisini görmeye çalışıyordu. Kulaklar, makinenin muntazam tempolu sesine karışan geminin yaptığı küçük dalgacıkların hışırtısını takip ediyordu. Bir insanın nefes alışını dinler gibi bir şeydi bu.

Güverte yüzbaşısı Hüseyin, önyüzbaşı birinci çarkçı Ali, önyüzbaşı ikinci çarkçı Ahmet, üçüncü çarkçı yüzbaşı Hasan, elektrik subayı teğmen Hasan, Abdullah, top subayı teğmen Kadri beyler ve 54 kahraman er, hepsi dimdik ayakta. Vardiyası olmayanlar bile bir iş almış. Bu küçücük gemide er-subay diye bir ayrılık kalmamıştı. Herkes sessiz sedasız aldığı işi yapıyor. Tek hedef bu mayınları yerlerine ve görünmeden dökmekti.

Kaptan köşkünde kılavuz kaptan önyüzbaşı Hafız Bey maskeli ışıklar altında rotayı bizzat takip ederek serdümene kumanda veriyor, sakin ve telaşsız bir sesle:

- Alabanda, sancak, viya böyle, tamam...

Gemi arkasında Nurani bir iz bırakarak hafifçe dönüyor, korkunç mayınların arasından geçiyordu.

Nazmi Bey aşağıya inmiş, biraz sonra denize indirilecek mayınları birer birer gözden geçiriyor, makaralarını yağlatıyordu. Bu kahraman denizci serin havaya rağmen ceketini çıkarmış, elleri yağ içinde makaraları yokluyor, yaylara bakıyordu. Bu kontrol bittikten sonra ilk mayın platformun üstüne alındı. Tam bu sırada posta gelerek:

- Binbaşım, kaptan bey teşrifinizi rica ettiler, dedi. Hemen yukarı çıkan Nazmi Bey’e Hakkı kaptan:

- Hatları geçtik binbaşım, onun için rahatsız ettim.

- Zararı yok. Bizim iş te bitti zaten. Neredeyiz? Diyerek haritaya eğildi. Kaptan haritada kalemiyle bir noktaya işaret ederek:

- Buradayız. Şimdi Akyarlara doğru döneceğiz.

- Güzeel... Ben şu ellerimi yıkayayım. Demek daha 20 dakikamız var.

Nazmi Bey aşağıya inerken Hafız Kaptan’ın sesi duyuluyor. “Alabanda iskele” diyor. Bu sırada Hakkı Bey de kumanda borusuna yaklaştı:

- Dikkat! Tam yol ileri, kumandasını verdi. Nusrat birden ileri atıldı. Köpükler saçarak karanlıklara daldı. Anadolu yakasına, Akyarlara doğru gidiyordu. Nihayet yeni hattın hazırlanacağı noktaya geldiler. Hakkı Bey makineye:

- Makineler yarım yol, kumandasını verdi. Nazmi Bey köşke çıkıp geminin yerini gördü. Hakkı Bey’e:

- Tam yerindeyiz. Ben aşağıya inip sıradan başlıyorum. Borudan konuşuruz, diyerek mayınların başına geçti. Üç dakika sonra ertesi gün düşmanı bu sularda perişan edecek mayınlar teker teker denize iniyordu. Bir Türk mütehassısı tarafından İstanbul’da yapılan bu mayınların masrafını tamamen Osmanlı Donanma Cemiyeti ödemiştir.

Maskeli bir ampulün ışığında derinliği ölçen tayfanın sesi duyuluyor: “47”... Bu sayıyı duyan torpilin başındaki er de mayının alt kısmındaki bir vidaya bağlı kolu 47 sayısının üzerine getiriyor. Elindeki pimi vidanın deliğine sokup, çıkmaması için kıvırdıktan sonra: “Hazır!” deyip çekiliyor. Sonra da tekerlek üzerindeki mayın arkadan denize indiriliyor ve gemi hemen yer değiştiriyordu. Bütün mayınlar atılıncaya kadar bu hareket ve kumandalar böyle devam etti. Nihayet Binbaşı Nazmi Bey’in sesi duyuldu:

- Eh çocuklar. Hepinize geçmiş olsun. Bu işi de başardık ve hem çok mükemmel olarak başardık. Haydi, şimdi yıkanın, yerlerinize çekilin. Geri dönüyoruz. Dedikten sonra kaptan köşküne çıktı:

- Tamam Hakkıcığım, dönelim artık. Çağır varda bandırayı. Üç yeşil bir kırmızı çaksın. Sancaktan versin ki, dışardan görünmesin. Saat 03.20 yaz rapora.

- Baş üstüne Binbaşım. Diyerek bir not aldı. Kumanda borusuna:

- Dikkat! Makineler tam yol ileri, komutunu verdi. Nusrat karşı kıyıya doğru bütün hızıyla süzülürken, sancaktan üç yeşil bir kırmızı ışık muntazam fasılalarla yandı, söndü. Bu Müstahkem Mevki ‘ye verilen başarı işaretiydi. Cevat Paşa bu işareti sabırsızlıkla beklemekteydi. Bu haberi ilk veren gözcüye bir Mecidiye bahşiş vermişti. Esasen çok zengin olan Paşa, bilhassa erlere daima böyle para mükfatı verirdi. Mesela kendisini Kilitbahir’e her götürenlere dışarı çıkarken dümendekine bir Mecidiye atar, “Bununla helva yiyin çocuklar” derdi.

Sahile yaklaşan Nusrat’ ın kaptan köşkü yine derin bir sükût içinde, Hakkı Bey’in kumanda borusunda “makineler yarım yol ileri” kumandası duyuluyor. Bu defa dümene; “Alabanda sancak” demesiyle Nusrat yavaşça Çanakkale’ye doğru dönüyordu. Gemide yine ses seda yok. Deniz biraz çırpıntılı. Sabah rüzgrı çıkmış. Bu yüzden dönüş şartları biraz daha tehlikeli. Akıntı gemiyi yerinde saydırıyor. Nihayet bütün güçlükleri yenen Nusrat mayın gemimiz saat 05.40’ta Çanakkale’ye girdi. Ocaklarını çekerek yerine bağlandı. İşte 18 Mart zaferimizin şerefli kahramanlarından Nusrat ve onun fedakr mensuplarının şanlı hikyesi böyle sona erdi.

Bu arada İngiliz amiralliğinin büyük bir hatasını burada yazmakla günahsız bir insanın hatırasını anmayı bir vazife sayıyorum.

17 Mart 1915 Çarşamba akşamı saat 21.30’a kadar devam eden boğazdaki mayın tarama düellosundan sonra bu mayın tarama filosundaki mütehassıs binbaşı; “Karanlık Liman’da mayın kalmamıştır” diye amiralliğe bir rapor vermiştir. Hlbuki Nusrat mayın gemimiz bu telsiz raporundan 5 saat 50 dakika sonra 26 torpilini Karanlık Liman’a dökmüştü. Ertesi gün Amiral Dörobek’in gemileri bu mayınlara çarpınca, bu zavallı binbaşı sorumlu olarak kurşuna dizilmiştir. Zavallı binbaşı kahramanlıklarının mükfatını beklerken, hayatını pisipisine kaybetmiştir.

Bu arada bazı masa başı yazarları da bu mayınların 10 gün evvel döküldüğünü yazmak garabetini göstermişlerdir. Bunların zavallı binbaşıyı haksız yere kurşuna dizen makamların kendilerini kurtarmak için uydurdukları bu hikyenin tesiri altında kaldıklarına hiç şüphe yoktur. Bu sözlerimizi o zaman çıkan ‘DONANMA’ dergimizin 1738’inci sayfasındaki yazı ve Çörçil’in ‘Revü Paris’ dergisine yaptığı beyanat desteklemektedir

TARİHİ GÜN - 18 MART 1915 PERŞEMBE

Bu şanlı günün sabahını bu zaferimizin kahraman kumandanı Cevat Çobanlıdan dinleyelim. Bir dergiye verdiği hatırasında bu sabahı şöyle anlatıyor: “O sabah Kilitbahir ’deki kıtaatımı teftişe gidecektim. Geç yatmama rağmen erken kalkmıştım. Hava güzel, açık, gökte küçük bir bulut bile yok. Deniz sakindi. Karargha geldim. Karşıma emir çavuşum Bekir çıktı:

- Paşam ileri tarassudun telefonda maruzatı varmış, haberini verdi. İçeri girdim. Nöbetçi tarassut zabiti, Bozcaada önlerinde birkaç düşman gemisinde bazı faaliyetler müşahede edildiğini bildirdi. Erknı harbim Selahaddin Adil Beyi bularak bu havalide bir tayyare keşfi yaptırmasını, karşıya geçip Kilitbahir’e teftiş için gideceğimi bildirdim ve motorla hareket ettim”, demektedir.

Telefonla bu emri alan kurmay Selahattin Bey, Tayyare Kararghı’na telefon ederek Bozcaada civarında bir hava keşfi yapılmasını emretti. Az sonra Binbaşı Sinayder ve kıdemli yüzbaşı Zernov bir Alman tayyaresiyle Bozcaada yönünde havalandılar. 1.600 metreye yükselen uçaktan:

Boğazın ağzında bekleyen 2 zırhlı, 4 muhrip göründü. Biraz sola Bozcaada’ya doğru dönen pilot, binbaşıya adanın arkasından çıkan gemileri gösterdi. 5 büyük, 3 küçük harp gemisi boğaza doğru geliyorlardı. Sinayder bunları da not etti. O zamanın uçaklarında henüz telsiz yoktu. Bunlar İngiliz bandıralı idiler. Az sonra da daha soldan Fransız gemileri çıktılar. Başta rengarenk işaret flamalarıyla donanmış amiral gemisi, onu takip eden 3 zırhlı, 5 muhrip ile dumanlar savurarak İngiliz filosuna katıldılar. Zernov uçağı düşman filosunun üzerinden geçirdi. Filo da küçük toplarıyla uçağa ateş açtı. Binbaşı Şinayder de onlara el sallayarak mukabele etti. Uçak Bozcaada’ya sokuldu. Burada 8 eski zırhlı, 2 tamir gemisi, ayrıca kömür ve hastane gemileri ve muhripler bulunuyordu. Keşif burada bitmiş ve uçak ta üssüne dönmüştü. Binbaşı Şinayder kısa bir raporla gördüklerini Müstahkem mevkiye bildirdi.

Selahaddin Adil Bey raporu aldıktan sonra bataryalara gerekli talimatı verdi. Ayrıca karşıya geçen Paşa’ya da raporun özünü bildirdi.

BÜYÜK ATAMIZ BU 18 MART SABAHINI ŞÖYLE ANLATIYOR (Ruşen Eşref’ten alıntı)

Bu sırada Kilitbahir’ de bulunan Cevat Paşa Hazretleri Maydos ’ta kararghıma gelmişti. Kendisine Seddülbahir mıntıkasındaki tertibatı göstermek üzere, beraber Kirte’ ye gittik. Oraya vardığımız zaman düşman donanmasının Kirte ve Alçıtepe istikametinde açtığı ateşin altında kaldık. Mezkur mıntıkanın muhafazasına memur alayın kumandanına icabeden talimat’ı şifahiyeyi verdim ve Cevat Paşa ile birlikte vazife başında bulunmak için Maydos’a döndük.

Yine bu dakikaları Cevat Paşa şöyle anlatmaktadır. (Resimli Dergi röportajından alıntı). “O sabah Kilitbahir’ deki tabyaları gezdim. O esnada 19. Fırka Kumandanı olan Kaymakam Mustafa Kemal Bey ile beraberdik. Kirte’ ye gittik. Bu sırada düşman donanmasının boğaza doğru ilerlemekte olduğunu gördük. Gemilerin almış olduğu tertibata nazaran bunun alelade bir hareket olmadığına kani olarak hemen Alçıtepe’ye doğru geri döndük. Bu anda ilk taarruz mermisi başımızın üzerinden geçerek Alçıtepe’ye saplandı. Hemen Maydos’a hareketle Mustafa Kemal Bey’den ayrılarak Çanakkale’ye döndüm.”

Cevat Paşa teftiş için karşı sahildeyken Çanakkale’deki durum:

Rasit binbaşı Şinayder’in raporunu telefondan alan Selahaddin Adil Bey Çimenliğe gelerek kendisini karşılayan kale kumandanına:

- Bir şey var mı? Diye sordu.

- Göründüler, geliyorlar beyim. Cevabını aldı. Hemen sahile yürüdü. Dürbününü eline aldı. Saat 08.30 boğaz önlerine doğru tam yolla gele İngiliz amiral gemisi Küinelizabet seçiliyor. Kumkale önlerinde bir müddet durdu. Diğer gemileri bekledi. Onlar yaklaşınca da Karanlık Liman’a girip Menderes nehrinin mansabı açıklarına geçti. Onu takip ederek Agamemnon, Lord Nelson, İnfleksibl, Triyumf, Sviftşur, Prins Corç ve Majestik Karanlık Liman’daki yerlerini aldılar.

Bu manzarayı seyreden Selahaddin Adil Bey dürbününü bir müddet indirdi. Arkasında bekleyen emir çavuşu Bekir’e gözü ilişti. Onu biraz endişeli görünce;

- Nen var Bekir Çavuş? Biraz telaşlısın.

- Bir şeyim yok beyim. Hani düşman geliyor da...

- Gelsinler Bekir Çavuş, onları layığı ile karşılarız.

Gemilerin yerlerini alması bir hayli uzun sürdü. Tam saat 11.30’ da Küinelizabet plana göre ilk mermisini Alçıtepe’ye doğru savurdu. Sonra da Çanakkale’ye dönerek ön taretleriyle bir 38’lik mermi daha yolladı. Bu koca gülle Çimenliğin üzerinden ıslıklar çalarak geçti. Hastane bayırının arkasında boş arazide patladı. Oradan büyük bir toz ve duman bulutu yükseldi. Merminin düştüğü yeri tespit için o tarafa dönen Selahaddin Adil Bey, hastane bayırına muharebeyi seyretmek için toplanan birkaç kişinin kaçıştıklarını görerek: “Koş Bekir Çavuş. İlk rastlayacağın devriye postasına söyle, şehirde kimse kalmayacak. Bu emri bütün devriyelere duyursunlar. Sonra buraya dön gel.”

-Baş üstüne beyim, diyen Bekir Çavuş nizamiye kapısından dışarı çıktı. Daha İngiliz sarayına gelmeden (o zamanki konsolosluk binası) bir devriye bulup emri bildirdi. Tam geri dönerken bir ıslık sesi duyup kenara çekilen Bekir Çavuş, amiral gemisinin attığı ikinci merminin su iskelesinin az ilerisinde denize düşerek büyük bir su sütununu havaya kaldırdığını gördü. Çavuş Çimenliğe girdiği sırada bütün gemiler ateşe başlamışlardı. Bir anda Çimenlik civarı toz duman içinde kaldı. Mermilerin çoğu denize düşüyor, suları havaya kaldırıyor, bazıları da tarihi kale duvarlarına çarparak patlıyor ve etrafa taş toprak yağdırıyordu.

Evvelce verilen alarm talimatındaki esaslara göre hazır olmaları bataryalara ayrıca tebliğ edildi. Zabitan kumanda ve tarassut mahallerini, efrad ta toplarını işgal ettiler. Selahaddin Adil Bey o dakikaları şöyle anlatıyor:

“Pek erkenci olan Cevat Paşa istihkmları teftiş etmek üzere Kilitbahir’e hareket etmiş olduğundan vaziyet telefonla kendilerine bildirildiği gibi ayrıca Harbiye Nezareti’ne de malumat verildi. Nezaretten alınan cevabi telgrafta her 10 dakikada bir düşman ve Mevki-i Müstahkem durumunun bildirilmesi emrediliyordu. Biz de kararghın bütün personeli, binamızın birkaç yüz metre ilerisinde basit bir iki çukurdan ibaret fakat telgraf ve telefon hatlarıyla her tarafa ve doğrudan doğruya İstanbul’a bağlanmış, boğazın ta methaline kadar hemen bütün bataryaları görmeye müsait tepecikteki tarassut ve kumanda mevkiine gelmiş ve makaslı dürbünlerimizin başına geçmiştik.

Açık sabah güneşinin tedricen dağıtmakta olduğu hafif sisli bir hava ile süt liman denecek durgun bir denizde ağır yolla yaklaşmakta olan 16 safi harp gemisi, birçok muavin kruvazör, destroyer ve mayın tarama gemileri seçiliyordu. Bu düşman filosu önce Seddülbahir ve Kumkale tabyalarımıza birkaç salvo attıktan sonra boğaza girdi.

Saat 11.15’te ilk ateşi amiral gemisi Küinelizabet 38’lik toplarıyla, bizim müdafaa sistemimizin dışında bırakılan Çimenlik tabyasına açtı. Mesafe 16.000 metre olarak tespit edildi. Merkez hattındaki diğer gemiler de 15.000 metreden Anadolu Hamidiye’sini ateşe tuttular. Ön taretlerindeki 30,5 çaplı toplarıyla giriştikleri bu bombardıman az sonra Rumeli Mecidiyesi’ ni de içine almıştı.

Bu sırada birinci ihtiyat filosu olarak Fransızların Golva, Şarlman, Böve, Söfren gemileri ikinci hatta giriyorlardı. Bunların arkasından planın üçüncü hattını teşkil eden Vanjans, İrrezistibıl, Albiyon, Oşın zırhlıları yerlerini aldılar. Kumkale’nin arkasında boğaz dışında Ark Ruvayyal, Dablin bekliyor. Dartmut zırhlısı da 17 nakliye gemisi ile Seddülbahir’in arkasında yer almışlardı. En arkada 4 muhribin himayesinde de Amiral Dörobek’in mayın hatlarında bir geçit açacaklarını söylediği 9 mayın tarama gemisinden mürekkep filotilla dumanlar savurarak boğaza doğru gelmekteydi. Tarassut nöbetçilerinin gözünden hiçbir şey kaçmıyor, gördüklerini muntazam olarak Müstahkem Mevki’ye bildiriyorlardı.” diyor.

Bu esnada Anadolu Hamidiye tabyasında vazifeli bulunan Ahmet Salim Bey durumu şöyle anlatıyor:

“Bu tabyada Herşel Bey adında bir binbaşı ve birkaç Alman subayı ittifakımızın bir sembolü olarak vazife almışlardı. Bunlar bermutad kantinleriyle ve her türlü konforla buraya yerleşmişlerdi. Ben de o sırada, Almanca bildiğim için Boğaz Kumandanlığı ’nda tercümanlık yapıyordum. Bana Almanlara mahsus yedek subaylık üniforması verdiler. Hamidiye ile Boğaz Kumandanlığı arasında çalışıyorum. O gün de bir iş için sabah erkenden Hamidiye kantinine gelmiştim. Topbaşı! Emri gelince alarm verildi. Kalenin kapıları kapandı, ama benim Boğaz Kumandanlığına muhakkak dönmem icabediyordu. Kapıdaki nöbetçi Alman’a bunu anlattım. Telefonla sordu. Bir sürü yawwolden sonra bana dönerek ‘Nayin her Zalim’ diyerek, kumandanın orada kalıp tercüme işlerine yardım etmemi rica ettiğini söyledi. Ben de telefonu alarak Boğaz Kumandanlığına vaziyeti bildirdim. Bu suretle harekatın sonuna kadar o gün Hamidiye tabyamızda kaldım.

Saat 11.45’ te Hamidiye’ye başlayan ateş çok sıkı olmasına rağmen tamamen tesirsizdi. Düşman mermileri ya önümüzdeki denize düşüyor, ya da arkamızdaki talimhane meydanına çukurlar açıyordu. Bu ilk bombardıman 45 dakika sürdü.” diyordu.

Bu ilk ateşte Hamidiye tabyamızdaki durumu bir de Selahaddin Adil Bey’den dinleyelim: “Düşman ağır toplarıyla, en kuvvetli tabyamız olan Anadolu Hamidiyesi’ ni devamlı surette ateş altında bulundurmakta ve tabyanın kısa ve tam isabetlerden mütevellit su sütunlarıyla duman bulutları arasında sıkışık vaziyette olduğunu gördük. Batarya kumandanına telefonla vaziyeti sordum. -‘Beden siperlerine vaki olan isabetlerle bazı top döşemelerinin toprakla dolduğunu, fakat vakit buldukça temizlendiği ve ciddi bir hasar olmadığı, düşman gemileri menzillerine girince azami mesafeden ateş açacağı’- cevabını alınca biraz müsterih olmakla beraber, muharebenin aleyhimize cereyan etmekte olduğunu fark ediyordum.

Esas müdafaa hattımızın ağır bataryaları bidayette menzillerinin kifayetsizliği sebebiyle düşman ateşlerine mukabele etmediklerinden düşman gemilerinin yaklaşmasına sükûnetle intizar ederken ileri hattaki topçularımızın ateşe girmiş olduklarını Dardanos’un seri atımları, obüs ve havan mermilerini bilhassa merkez grubu civarında çıkardıkları su sütunları ile takip ediyorduk.”

Kilitbahir Mecidiyesi ’ndeki durumda:

Şimdi epeyce yaşlanmış olan tarassut çavuşlarından Balıkesirli Mehmet Çavuş bombardımanın ilk saatlerini şöyle anlatıyor:

O gün boğazdan girdikten sonra düşman ilk kesif ateşi bize açmıştı. Amiral gemisi 38’ lik mermileri ile önce sağımızda solumuzda büyük çukurlar açtı. Bataryaya bir müddet taş ve toprak yağdı. Biz ateş etmiyorduk. Yarım saat kadar sürdüğünü tahmin ettiğim bu bombardımanda düşman yaktığı binlerce mermiye rağmen yalnız yanımızdaki tabyada 35 buçukluk iki topumuzu harp dışı bırakabildi. Bunlarda da toplara bir şey olmadı ama birinin önüne düşen koca bir düşman obüsü topun otuduğu beton yastığı parçalayarak onu havaya kaldırmıştı. Çok şayanı dikkattir ki efradı da kalabalık olan bu iki eski topa rastlayan iki mermi kimseye zarar vermedi.”

Amiral Dörobek, tabyalarımızın bu sükûtuna bir mana veremiyordu. Gemilerini biraz daha ileriye sürdü. 12.20’ de bütün bataryalarımız düşmana müthiş bir ateş açtılar. 50 dakikadan beri topları başında düşman ateşine karşılık veremedikleri için yerlerinde duramayan kahraman topçularımızdan Dardanos bataryasında Hasan Beyin:

“Göreyim sizi evlatlarım. Ateş!... Kumandasını aldıkları vakit sevinçten çoğunun gözleri yaşarmıştı. Toplarını öpenler, birbirine sarılanlar görülüyordu. Bataryamızın birden ateşe başlaması büyük bir gürültü kopardı. Düşman gemileri birden alev ve dumanlar içinde kaldılar. Bu atışa katılan büyük toplarımız seri ateşli değildi. Çıkardıkları duman havanın sükûneti yüzünden çabuk dağılmadığı için hedeflerde tahsis yapmak güç oluyordu. Ama iki kıyıdaki gizli ve seyyar bataryalarımız hem seri ateşli, hem de daha yakın olduklarından çok iş görüyorlardı. Düşman bu ani ateş baskınından öyle şaşırmış ve maneviyatı birden öyle sarsılmıştı ki az evvel küstah bir hamle ile ilerleyen filo intizamını kaybetmiş, tornistanla ateşimizden kaçmaya uğraşıyordu.

Düşman filosundaki durumu amiral gemisinde bulunan İngilizlerin Londra Taymis muhabiri şöyle anlatıyor: (Donanma Dergisinden alıntıdır)

“11.30’da Küinelizabet cehennemi ateşine başladı. İlk mermisini Rumeli kıyısına, sonraki iki mermisini Çanakkale gerisine gönderdi. Şehirde büyük toz duman sütunları yükseldi. Bundan sonra filo ateşe başladı, her tarafta infilaklar oluyor. Düşman önce epeyce bir zaman karşılık vermedi. Buna bir mana veremiyordu. Amiral hayretler içindeydi. Çok geçmedi, üzerimize bir ateş yağmuru başladı. 12.30’da bir Türk mermisi İnfleksibl gemisinin pruva direği sehpasının merkezi ayağına isabet ederek köprü üstü ile altındaki güverte kamarasında yangın çıkardı. Üç dakika sonra taretlerin birine bir mermi düşerek orasını alt üst etti. Aradan iki dakika geçmeden tamamen bir anda üç mermi daha güvertede patladı.

Bu tarihi öğle vaktinin her dakikası hatta her saniyesi vahimin vahimi idi. Ateş kontrol tertibatını hedef ittihaz etmiş ve bu yüzden yüksek mahrekle ateş edilmiş bir Türk mermisi İnfleksibl’ın ateş tanzim mevkiinden iki üç kadem yüksekliğindeki işaret serenine isabet ederek patlamış, serpintiler aşağıya doğru serpilip kontrol kamarasının damını ve civarını parçalamıştı. Burada geminin atışlarını idare eden Kaymakam Verner bulunmaktaydı. Bu zatla yardımcısı ağır surette yaralandılar. Üç nefer ölmüş üçü de yaralanmıştı. Verner çektiği acılara rağmen doğrulup kumanda borusuna kadar süründü, pruva mürsile kamarasındaki Mülazım Leisester Howe’ye şu emri verdi: “Kumandana pruva kontrol mevkiinin muharebeden hariç kaldığını, burada hepimizin ya ölmüş, ya da ölmek üzere olduğumuzu bildirin. Yukarıya biraz da morfin göndersinler.” Diyordu. Zırhlı kuledeki doktor hemen güverteye fırlayıp yaralıların imdadına koşmak istediyse de yanan kumanda köprüsü ve sıcak demirler yüzünden daha fazla yürüyemedi. Bu sırada duman ve alevler gittikçe yükseliyordu. Verner yeniden kumanda borusuna seslendi: “Allah aşkına yangını söndürün. Yoksa burada hepimiz yanıp kebap olacağız.”

İnfleksibl’ ın ikinci süvarisi Kaymakam Vigram, ateşten kızarmış iskele parmaklıklarının ellerini yakmasına bakmadan bir hamlede yukarı fırladı. Verner’i hala kendine hkim bir şekilde konuşurken buldu, ama artık çok geçti.

Düşman bu güzel gemimizin kendine ait mesafesini sıhhatle bulmuştu. Saat 12.27’de prova çanaklığının gemiden uçtuğunu gördük. Aşağıdaki toplarla irtibatın kesildiği rapor edildi. Çanaklıktaki efrad ve zabitan bir yaralı hariç tamamen telef oldular. Küinelizabet ’in top ambarı bir Türk mermisi ile hasara uğradı. İkinci bir mermi vinç bombasını patlattı. Üçüncü bir mermi de ön bacaya vurup patladı, kocaman bir delik açtı. Türk topçuları uzun fasılalarla ateş ediyordu. Sebebi de cephane darlığından iktisada riayet lüzumu idi”, demektedir.

Bu muhabirin yazısından anlaşılıyor ki ilk ateşimiz çok tesirli olmuştur. Sonra bu muhabir yalnız kendi bulunduğu gemi ile yanındakini görmüştür. Ya ötekiler ne olmuştu? Bu ilk çarpışmanın birinci safhası saat 13.00’e kadar aralıklı olarak devam etmiş, düşman her tabyadan müthiş bir mukabele görmüş, çok isabet almıştı.

Saat 13.20’ de Kilitbahir Mecidiyesi’ndeki durum: (5. Top tarassut çavuşu Balıkesirli Mehmet Çavuş’tan) Bu bataryamız ateşini Küinelizabet ve İnfleksibl üzerine toplamıştı. Bu gemilere mühim isabetler kaydetmiş, epeyce de tahribat yapmıştı. Batarya kumandanı Manastırlı Yüzbaşı Hilmi Bey kibar ve erlerine karşı çok müşfik bir insandı. Bu sıkı savaş sırasında daha da nazik davranıyor ve kimseyi incitmiyordu. Her isabette onlara güzel takdir cümleleri bulup söylüyordu. İşte bu sırada şu emri veriyordu: “Çocuklar dikkat! Uzun sarı tahrip danesi. Mesafe 14.000, hedef sağdan ilerleyen düşman filosunun baştaki zırhlısı. Su kesimine ateşe hazır ol!”. Erler makine gibi çalışarak emri yerine getirip; “Hazır” cevabını veriyorlar. Bu defa Hilmi Bey’in ıslık gibi sesi: “Ateş...!” emrini verdi. Toplar müthiş bir sesle patladılar. Tabyanın üzerindeki Gonca su tarassut tabyası “İsabet!” müjdesi verdi. Efrad yerlerinde zıplıyor. Liste mukayyidi Bigalı Ahmet Çavuş elindeki cetvele (1+3) isabet kaydını koydu. Havanın oldukça serin olmasına rağmen efrad ceketlerini çıkarmış, büyük bir gayret ve neş’e içinde çalışıyordu. Bataryanın bazen önüne denize düşen mermiler suları havaya kaldırıyor, sonra bu sular toz halinde tekrar denize dökülüyorlar. Bazen yakınlara düşen mermilerin savurduğu taş toprak bataryanın üzerinde uçuşuyor, ama bunlara kimse aldırmıyordu.”

Yine Selahaddin Adil Bey’i dinleyelim:

Saat 13.00’e doğru muharebe çok şiddetlenmişti. Kararghtan ayışlarını iyice takip edebildiğimiz Dardanos’ un bir ara telefonu işlemez oldu. Ateş kesti. Anadolu Hamidiyesi de atışını seyrekleştirdi. Diğer bataryalarımızın da bunaldığını teessürle görüyorduk. Bazı düşman mermi parçaları kararghımızın etrafına kadar gelmeye başlamış, hatta bunlardan biri üçüncü kolordudan irtibat için Esat Paşa kararghından gelen Erknı harp binbaşısı Sedat Bey’in önüne düştü. Bu durum karşısında cephanesi nispeten bol olan mestur bataryalara daha seri ve dikkatli atış yapmalarını tavsiye ettim. Bu arada sınıf arkadaşlarımdan Tenker sırtlarındaki obüs tabur kumandanı Rıfat Bey’i buldum ve: “Denizde gördüğümüz su sütunları seyreldi. Bataryalarınızın atışları azaldı zannediyorum. Kaleler ağır ateş altında, bilhassa merkezdeki gemileri sıkıştırınız”, dedim.

Rıfat Bey: “Bütün toplar ateşe devam ediyor. Sizin denizde azaldığını gördüğünüz su sütunları, bizzat tarassudatım neticesi mermilerimizin düşman gemilerinin güvertelerinde patlamalarından ileri geliyor. Düşman merkez gurubundaki gemilerle çok mühim haşarat var. Azami gayretle çalışıyoruz, merak etmeyin”, dedi.

Dardanos’un, Asarı Tevfik zırhlısından çıkarılan seri 15’liklerle de takviye edilen susması merakımı çekti. Vaziyeti öğrenmek üzere kararghtan erknı harp namzedi Mülazım Ali Bey’i yolladım. Az sonra gelen Ali Bey Dardanos tabyamızın toplarının toprağa gömüldüğünü ve temizlemeye çalışıldığını bildirdi. Hakikaten kısa bir zaman sonra bu bataryamız yine kudretli atışlarına başladı. Saat 15.15’ten sonra düşman gemilerinde bir duraklama sezildi. Bizim mestur bataryaların tesirleri ortaya çıktı.”

Saat 13.30’ da Dardanos bataryamız:

Yüzbaşı Hasan Bey kumandasındaki Dardanos bataryamız bugün en fazla düşman ateşine uğrayanlar arasındadır. Bu tabyanın birinci ve ikinci toplarına Mülazımı Snî (asteğmen) Adil efendi isminde 21 yaşında bir genç mülazım, üçüncü ve dördüncü toplarına da 19 yaşında Edremitli zabit vekili İsmail Hakkı Bey kumanda etmektedir. Bataryanın tarassut mevkiinde ise Mülazımı Evvel (üsteğmen) Mevsuf efendi ve nişangh çavuşu Yozgatlı Yunus Çavuş bulunmaktaydı. Batarya kumandanı Hasan Bey daha önce topçu küçük zabit mektebinde öğretmenlik yaptığı için bu bataryaya geldiği zaman tanıdığı talebelerini yanına almış, erlerini çok iyi yetiştirmişti. İşte bunun içindir ki Dardanos bugün en iyi başarı gösteren tabyalarımız arasında idi. Genç teğmenler dünkü hocaları ve bugünkü kumandanları Hasan Bey’in emrinde karşılarında daima seyir halindeki bu seyyar hedeflerin mesafesini türap zaviyelerini, sür’ at ve dikkatle ölçer, ateş emirlerini sabırsızlıkla beklerlerdi. Teğmenlerinin bu sür’ ati Hasan Bey’in çok hoşuna gider, gülerek onlara bekledikleri ateş emrini verirdi. Düşman bu bataryadan çok yılıyordu. Hasan Bey hedef olarak Agamemnon zırhlısını ele almış ve: “.....(burada iki sayfa kaybolmuş.128. ve 129. Sayfalar.)

Bir İngiliz harp muhabiri Buve’nin batışını şu satırlarla anlatıyor: “Fransız fırkası harp sahnesinden çekilirken nazım gemisi Buve’ye şayan—hayret çabuklukla gelen dört Türk obüsü isabet etti. Geminin karinesi bir duman bulutu içinde suyun yüzüne çıktı. Gemi hala ileri gidiyordu. 2 dakika 35 saniye sonra torpile vurdu. Altüst oldu, batmaya başladı. Hemen boğulmayanları kurtarmak için iki bez sandal gönderildi. Bu sırada muhripler de yetiştiler. Bir nefer gemi alt üst olduğu sırada bir taretin altında açılan delikten dışarı çıktı ve kurtarıldı.”

Selahaddin Adil Bey Buve’nin batışını şöyle anlatıyor: “Saat 13.45’te yerlerini İngilizlere bırakmak üzere geri çekilmeye çalışan Fransız zırhlılarının manevralarını seyrediyoruz. Az sonra müthiş bir infilak ile havaya kalkan büyük bir su sütunu arasında Buve kayboldu. Hepimizin yüzünde bir ümit tebessümü belirdi. Sabahtan beri taşımakta olduğumuz manevi mes’uliyet yükünü birkaç dakika sonra tarassut mahalline gelen Cevat Paşa’ya başarı ile bırakmıştım.”

Bu sırada Rumeli Mecidiyesi’nde toplanan düşman ateşi bir ara kum torbalarını parçalayarak dağıtmış olduğundan, toplar toprağa gömüldü ise de iki harap topun efradı ve ihtiyatların yardımı ile toplar çabucak temizlendi ve ateşe devam edildi. Kumandan geri çekilmeye çalışan Buve’ye ateş tanzim ettirdi. İlk ateşte üç isabet kaydedildi. Bu mermiler geminin direk ve bacalarını pamuk atar gibi allak bullak etti. Saat 13.55 idi.

(Rumeli Mecidiyesindeki 5. Top tarassut çavuşu Balıkesirli Mehmet Çavuş’tan)

Hilmi Bey: “Dikkat aslanlarım! Daha çabuk davranın gemi batacak, diyordu. Ama ne çare ki toplar seri atışlı değildi. ‘Hazır!’ cevabı veren topçularımıza Hilmi Bey: ‘Ateş!’ kumandası verdi. Bu defa Buve’ye dört isabet daha kaydedildi. Gemi derhal sancağa yattı, yoluna devam ediyordu. Bu sırada her tarafı sarsan büyük bir infilak oldu. Denizin üzerini müthiş bir sarı duman kapladı. Bu duman kalktıktan sonra denizin üzerinde bu koca zırhlıdan eser kalmamıştı.”

Buve’nin batışını Amiral Geprat şöyle anlatmaktadır: “Golva, Buve, Sufren zırhlılarımız ciddi surette hasara uğradıkları halde kemali cesaretle ateşe karşı durdular. Nihayet 13.55’te İngiliz gemilerine nöbet teslim edilmesi işareti verildiği zaman ateş hattını bir türlü terk edemeyen kahraman Buve’ye emri dinletmek için zorluk çektim. Nihayet Buve gemilerimizin arasına girmek için harekete başladı. Fakat bu hareketi kendisinin felakete uğramasına sebep oldu. Bu kahraman sefinemiz bir torpil tarafından karnı delinerek yan yatmış ve bir dakikadan daha az bir müddet içinde büsbütün kaybolmuştur. Geminin 680 nefer ile 29 zabitinden yalnız 51 nefer ile 15 zabit kurtarılabildi. Buve’nin ölülerine şan ve şeref, hayatta kalanlarına hürmet...

Fransız deniz fırkası ateş hattından çekildiği sırada gemilerinin üçte ikisi harp dışı edilmişti. Daha batmadan evvel tam isabetli 12 mermi yiyen Buve zırhlısının feci şekilde batışına şahit olduk. 14 dakikada 10 defa isabet alan Buve’nin yerini işgal etmek üzere iken 24’lük bir Türk mermisi 16,4’lük orta taretini delip geçmiş ve 10’luk top karamatının tam altında patlayarak bu topun bütün numara neferlerini telef etmiş ve aralarında da yangın çıkarmıştır.

Golva zırhlısı su kesiminin altına isabet eden bir obüsle çok ağır bir yara almış, mukabil bölmelere su almak suretiyle ve pek güçlükle muvazenesini temin edebilmiş, yine bu sırada baş tarafından aldığı iki 24’lük isabet te büyük tahribat yaptığı sırada 4 tane 24’lük Türk obüsünün daha bu güzel gemimize düşmesi her tarafı harap ettiği gibi, birçok denizcilerimizin de hayatlarına mal oldu. Vaziyeti vahim bir hal aldığından tamamen hareketten mahrum kalan bu kahraman zırhlımıza muhripler gönderdim. Onu yedeğe aldılar. İçindeki kahraman ölüler ile birlikte çekip boğazdan çıkardılar. Ne yazık ki Golva üsse kadar gidemedi. Tavşan adaları kumluğuna oturtulmak zarureti hsıl oldu.

Şarlman da müthiş isabetler almıştı. O da Sufren’le birlikte ağır ağır boğazdan çıktılar,” demektedir.

Dardanos’a çok yakın sokulan Buve’ye Hasan Bey ateş edememişti. Bütün bataryanın topları az önceki ateş sağanaklarıyla toprağa gömülmüştü. Efrad bütün gayretiyle bu toprak yığınlarından topları kurtarmaya çalışıyor, subaylar bile kürek elde toprak atıyordu.(Dardanos’tan takım subayı İsmail Hakkı)

Fransız filosunun başına gelenleri bir de gemi subaylarından dinleyelim. Fransızların Golva zırhlısında Doktor Yüzbaşı Laurent Moreau harbin en şiddetli safhasını şöyle anlatıyor: “Boğaza girip yerleşip ilk ateşimizi açtıktan sonra biraz fasıla verip yer değiştiriyorken Türk obüs bataryaları bize karşı pek müthiş bir ateş açtılar. Bu hengmede sanki başı dönüyormuş gibi blokhavz adeta sallanıyordu. Mermiler dolu gibi yağıyordu. Golva sintineden direklerin tepesine kadar titriyordu. Yukarda dördüncü güverteden fırtına gibi sıyrılıp geçen bir Türk obüsünü aşağıda hissediyoruz. Bizim 30,5’luklar kadar haşin, ılık ve sert nefesini yüzlerimizde duyuyoruz. Zırh kuşağa çarpan mermi ve serpintiler bazen boğuk, bazen de tiz çığlıklar koparıyor. Birdenbire su geçmez kapı açılıyor. Eşikte kolları kan içinde bir dev beliriyor. Sırtında bir meş’ale gibi tüten bir fanila var. Dev sarhoş bir adam gibi sendeliyor. Soluk bir tebessümle nasıl yaralandığını anlatıyor: “Arka güvertede 30,luk bir taretin yakınında büyük çaplı bir Türk mermisi patlamış. Serpintileri taretin aralıklarından sızarak top başındakileri yaralamış. Etlerine saplanan çelik parçaları yaranın etrafını çabucak şişirmiş, morartmış. Taretlerin ve çıplak insan vücutlarının teri ile kötü kötü kokan bu acayip operasyon salonunda çelik duvarlar o kadar kırgın ki mikropların yaşamalarına imkn yok. Kulakları sağır eden top gürültüleri ve sık sık açılıp kapanan elektrik ışığı altında parlak nikel neşterler, kızıl şimşekler savurarak yaraları tehdit ediyorlar. Ara sıra yaraların etrafını arayan parmakların baskısı altında yaradan bir demir parçası fırlıyor ve sert bir ıstırap küfrü işitiliyor. Burada yanağa saplanmış bir obüs parçası, öte tarafta dizi parçalamış bir serpinti, beri tarafta göğsün alt kısmından girip karna kadar nüfuz etmiş sıcak çelik parçaları. Fakat yaralıların hepsinde müşterek bir alamet var. Yemyeşil olmuş benizler, renkleri kaçmış dudaklar, şaşkın bakışlı gözler, o gözler ki dayanılmaz bir uyku ihtiyacı ile ha şimdi kapandı, ha şimdi kapanacaklar. Bazılarında biz gemi doktor ve cerrahlarının pekiyi bildiğimiz boğulma işaretleri var. Barutun yanması yüzünden kanın kırmızı kürevyatının zehirlenmesi alametleri...

Ay, o ne? Çok şiddetli bir patlama oldu. Anlaşılan mühim bir isabet aldık. Fakat aynı zamanda bu cehennemi gürültüyü bastıran korkunç bir sarsıntı tavanımızı yani zırh güverteyi tir tir titreterek sarsıyor, hastanede birkaç kafa omuzlara gömülüyor. Bir ses yükseliyor: ‘Hey ulu tanrım, galiba bir gülle beynimize düştü.’

Dinamolar dairesine açılan kapı tarafından gidip gelme sesleri duyuluyor. Bu kapıdan aşağı inilince taret yatağının ve cephane deposunun bulunduğu mahale girilir. Bir ses avaz avaz bağırarak bir hartuç deposunun suya gömüldüğünü haber veriyor.

Bu da ne? Acaba bir yangın başlangıcı mı? Lakin hastanede neler görüyorum... Hangi beceriksiz acaba yere su devirmiş? Aaa... Yerde su birikintisi fazlalaşıyor. Galiba yan taraftaki bölmelerden sızıyor. Demek ki bizim önümüzdeki bölmeye su dolmuş. Şu halde işittiklerime göre baş tarafımızdan bir yara almış olacağız ki geminin iskele tarafına yavaş yavaş bayıldığını hissediyorum.

Merkez dairesinin kapısı açıldı. Bizim hastane bölmesinde de gidip gelmeler başladı. Bazı erler yanımızdan geçerlerken hastanenin tahliye edileceğini söylüyorlar. ‘Ne var?’ diye soruyoruz, ‘bir yara aldık’ cevabından başkası yok. Bir kumanda borusundan hastanenin tahliyesi emredildi. Vaziyetin ciddi olduğu anlaşıldı. Herkes hastaneden çıkıyor. Gideceğimiz ilk yardım yeri de pek muhafazalı değil. Acaba düşman mermileri hala gemi üzerinde uçuşuyor mu?

Yukarıdan gelen bir erimiz güvertenin tehlikesiz olduğunu, düşman ateşinin şiddetini kaybettiğini bildiriyor. Eh... Demek ki hastalarımızı burada barındırabileceğiz.

- Haydi bakalım, buraya gelin delikanlılar. Hafif yaralılar otursunlar. Diğerleri yattıkları yerden kıpırdamasınlar. Çok şükür yerleştik.

İyi ama şu muayene masasında yatan başçavuş kim? Onu bizim gemide hiç görmedim. Zaten evvelce görmüş olsam bile yüzünün bu solgunluğuyla onu güç tanıyacağım. Sabit ve haddinden fazla büyümüş gözbebekleri, ağzının kenarından çıkan beyaz köpükler, sonra yanağından sızan ince kıpkırmızı bir kan. Kim olduğunu soruyorum, cevap vermeden yüzüme bakıyor. Hayretler içindeyim. Nihayet yanındakilerden biri; ‘Buve mürettebatından’ diyor. ‘Allah allah... Buve’nin mürettebatının burada ne işi var?’ ‘Buve alabora olup battı da...’

Karşımdaki delikanlının omuzuna elimi koyduğum zaman sırılsıklam olduğunu hissediyorum. Demek ki tedavi edeceğim zavallı yarı yarıya boğulmuş bir gemici. Yüzerek kurtulmak için gemiden atlamış ve kuvvetten düşmeğe başladığı vakit yetişenler tarafından denizden çıkarılmış. Şu halde geminin 700’e varan mürettebatı daha dün bizi ziyarete gelen neşeli genç arkadaşlar demek ki gemiyle batıp gitmişler haa...

Çabuk zavallıyı soysunlar. Onu ısıtsınlar, sürekli ve şiddetli ovmalar yapılsın. Biraz kendine gelince bir şeyler sorup yanındakilerden malumat alabilir miyim diye düşündüm.

Yarı ölü gemicinin dudakları hala kilitli. Hah... İşte biraz daha canlı görünen bazı kazazedeler göründü. Onlar da tir tir titriyorlar. Gözleri hayret ve dehşetten fal taşı gibi açılmış. Onların da olup bitenlerden pek haberleri yok. Zoraki tebessüm etmeye çalışıyorlar ama kolları bacakları buz gibi soğuk. Nabız atışları belli belirsiz. Zorlukla nefes alabiliyorlar. Bir kere de oturup çöktüler mi reaksiyon derhal başlıyor. Büyük yorgunluk ve zaaf hemen kendini gösteriyor, bayılıyorlar.

Bunlardan bazıları çırılçıplak, diğerleri de elbiselerini arkalarından çıkarıp atmaya bile vakit bulamamışlar. Bazıları da bizim gemiye çıktıktan sonra alel acele giydirilmişler. Bir çavuş bir kazazedeye bir balıkçı muşambası giydirmiş. Mülazım Noue ise kendisine atılan battaniyeyi meth ede ede bitiremiyor. Başka bir gemicinin yüzerken kolu çıkmış, bu çıkık kolu diğer eliyle tutarak inleye inleye bir duruşu var ki, yürek dayanmıyor. Fakat ıstırabı o kadar fazla ki, çıkık kolu hemen yerine oturtmak imkansız. Birinden birine koşmamız, alıklaşmış bu heykellere biraz can vermemiz lazım. Ama acaba biz de batmak üzere değil miyiz? Şimdiden sarıp sarmalayıp yatırdığımız bu zavallıları acaba kefenlerine sarmış olmuyor muyuz.

Başımı bir lombozdan çıkarıp dışarı bakıyorum. Vay canına. Deniz bize o kadar yakınlaşmış, daha doğrusu teknemizin başı denize o kadar gömülmüş ki, bana adeta bir sandaldan denize bakıyormuşum gibi geldi. Beni alel acele kıç tarafa çağırdılar. Denizden yarı ölü bir halde çıkarılan Mülazım Becam’ı kendini bilmez bir halde kamaraya uzatmışlar. Bu genç arkadaş bizim gemi subaylarındandı. Fakat sekiz gün evvel amiralin bir emri üzerine Buve’de bir vazifeye tayin edilmişti. Zaten Buve’nin ilk battığını haber aldığım zaman hemen hatırıma gelen bu Becam’dı. Acaba nasıl bir mucize eseri olarak taretinden fırlayıp çıkmış, geminin kaynadığı sırada hsıl olan girdaplardan yakasını nasıl kurtarıp yüzebilmişti... Kendine geldikten sonra buna bizim gibi kendisi de şaşıyordu. Uzun müddet bir çavuşla beraber bir tahta kovaya yapışıp birlikte yüzmüşler. Onun ilk yanına gittiğim zaman uyuyordu. Göğsü sıkıntıyla kalkıp iniyor, ara sıra şiddetli bir ihtilaçla sarsılıyordu. Nihayet uyandı, tuzlu ağzıyla susamış olduğunu haber verdi.

Gemiyi tahliye için herkes vazife başına çağrıldı. Demek ki biz de batıyoruz. Birinci vardiya efradı cankurtaranlara binmek üzere güverte üzerinde tabur olacaklar. Birkaç dakika için çıktığım güvertede iki zabit sakin sakin konuşuyorlar. Sırtına bir mülazım üniforması geçirmiş olan Yüzbaşı Thuvenard ile Mülazım Simon. Bu iki zabit ta Buve’den kurtarılmış olan mürettebattan. Fakat ikisi de gayet iyi yüzücü oldukları için kendilerini kurtarmaya gelen sandallara yüzerek sokulmuşlar.

Gemimiz boğazın ağzına varmış bulunuyor. Yavaş, gayet yavaş, pervane ancak 25 devir yaparak belli belirsiz bir sür’atle bu Allah’ın belası geçitten çıkmaya çalışıyoruz. Su dola dola ağırlaşan baş tarafımızı hafifletmek ve her dakika sulara gömülüp batıp gitmeyi önlemek için bir çaremiz var, gemiyi Kumkale’nin doğusundaki Türk kıyılarına oturtmak. Ama bu takdirde manevradan aciz bir halde bataryaların ateşine maruz kalıp mükemmel bir hedef olmaz mıyız? Zaten süvarimiz Bilard bu teklife “Açıkta derin suda batmayı tercih ederim” cevabını vermiş.

İşte bu yüzdendir ki bizi harp dışı görünce üzerimize çullanan düşman sahra bataryalarına rağmen, hiçbir şeyimiz yokmuş gibi sür’ atimizi artırmadan yolumuza devam ediyoruz.

Yüzbaşı Doktor Laurent Moreau Buve’nin batışına ait duygularını da şöyle anlatıyor: “Bu anda kıç güverte hizmetlerine bakan Ravel ile güvertede birkaç kelime teati ettik. Bu zabit baş taraftaki tarette görev görürken Buve’nin batışını nasıl gördüğünü şöyle anlattı;

- Buve’nin yapmakta olduğu manevrayı takip için dürbünümle bakıyordum. Bizim de ateşimizi onunkine uydurmak mecburiyetinde olduğu için tam o sırada bu geminin hareketini hiç gözümden ayırmıyordum. Birdenbire bu zırhlının sancak bordasına meylettiğini gördüm. Acaba yanlış mı görüyordum. Allah Allah!.. Buve’ye ne oldu? Geminin doğrulmasını bekliyor, bunun bir yalpa olacağını sanıyordum. Fakat hayır. Galiba yanlış görüyordum. Dürbünümü indirdim, camlarını sildim, gözlerimi ovuşturdum. Tekrar baktım, Hay Allah cezasını versin. Bu sefer herhangi bir şüpheye mahal yoktu. Güverte ve bacalar daha şimdiden su altında kalmışlardı.

Buve’nin bordasındaki 27 santimetrelik topun namlusu suya temas ederek beyaz köpükler hsıl ediyordu. Taretimdeki efrat; ‘Buve batıyooor!...’ diye bağırıştılar. Ben ise hala bakıyor fakat geminin bir an evvel bulunduğu noktada bir duman bulutundan başka bir şey göremiyordum. Sordum: ‘Bütün bunlar çok çabuk olupbitti değil mi?’ ‘Bir dakika bile sürmedi’ cevabını verdi.” Doktor Moro devam ediyor: “ Bizim geminin kıç tareti yakınında patlayan bir Türk obüsünün güvertede açmış olduğu derin ve geniş yırtığın etrafında elleri cebinde dolaşan Thevenard’a batan Buve’deki bazı ahbaplarıma ait sualler sordum. Golva’nın eski zabitlerinden olup Buve’ye nakledilmiş olan bir eski dostumla tıpkı benim gibi teknenin derinliklerinde iş gören doktor arkadaşımı kimse görmemiş. Anlaşılan infilak esnasında gafil avlanmış olacaklar. Yalnız Doktor Kahurak’ı kıç taretteki yaralıların tedavisi için yukarı çağırmışlar. Ama yukarı çıkıp yaralılarla meşgul olan bu arkadaşımı da sonra gören yok. Geminin ikinci süvarisi fırkateyn kaptanı Otrik te infilak esnasında aşağıda imiş. Ondan da bir haber alamadım.

Yüzbaşı Thevenard ‘bir sigara almaz mısınız doktor?’ diyerek beni daldığım hayalden kurtarmak istedi. ‘Teşekkür ederim yüzbaşım. Siz Buve batarken blokhavzdaydınız değil mi? İlerde bu mesele hakkında kaleme alacağım esere faydası dokunabilecek müşahedelerinizi alabilir miyim? Mesela Buve ne zaman bu mayınlara çarptı?.’ ‘Atışları bitirip saat 13.55’te Sufren’e iltihak ederken, 27 santimetrelik borda tareti istikametinde bir su sütununun, sonra alevlerin ve nihayet sarımtırak bir dumanın yükseldiğini gördük. Gemi hemen bu tarafa 90 derecelik bir meyil yaptı. Oturaklarından fırlayan taretler birbiri ardınca denize yuvarlanıyorlar ve infilaktan tam 55 saniye sonra koca zırhlı alabora olarak karinesi su üstünde kalıyor, sonra da batıp gidiyordu. 55 saniye, yani bir dakikadan daha az bir müddet.

Zabitle bizim gözlerimiz cehennemi bir dehşet manzarası seyretmek istemiyormuş gibi hırsla kapanıyorlar.

- Şarlman kazasız belasız badireyi atlattı. Sanırım Sufren’e de bir şey olmadı değil mi yüzbaşım?

- Sufren isabetler almış olsa gerek. Anadolu sahiline ateş ederken kazmatlardan birinden kızıl bir alev yükseldiğini ben gözlerimle gördüm.

- Ya biz? Blokhavzlarımızdan Golva’nın da yara aldığını fark etmediniz mi?

- Vallahi azizim, başımızın üzerinden ıslıklar çalarak o kadar mermiler geçiyor. Etrafımızda o kadar infilaklar oluyor ki... Hele bazen kendi atışlarımızın gürültüsü, topların sarsıntıları arasında gemimizin torpile çarpmasından hsıl olan infilakı bile iyice duyamadık, diyordu.

Golva’nın karaya oturuşunu Doktor Moro (Moreau) şöyle anlatıyor: “Yavaş yavaş ilerliyoruz. Karşımızda Tavşan adaları gurubundan Drepano adacığını akşamın matemli serabı içinde gittikçe yaklaşan kocaman bir tekne gibi sisler içinde yüzer bir halde görüyoruz.

Şimdi bir İngiliz filikası bordamıza yanaştı. Meğer bizim amiral Golva’yı ziyarete gelmiş. Süvarimiz biraz sonra karaya bindireceği gemisinin başından gözlerini ayırmamakla beraber şefine borçlu olduğu saygıyı da unutmamış olmalı ki borazanları başta muntazam bir ihtiram kıtası Amirali selamlıyor. Bu böyle bir kabul ki, sulara gömülmüş baş tarafımız olmasa insan kendisini barış zamanında bir merasimde sanacak.

İkinci kaptan Fournier’in refakatinde amiral kumanda köprüsüne kadar çıkıyor ve süvarimize iltifat ediyor:

- Bravo kumandan yaptığınız şey mükemmel bir başarı. Geminiz kurtuldu artık. Bu zırhlıyı bana kaybettirmediğinizden dolayı size candan teşekkürler ederim. Kumandan Blard zırhlının sulara gömülü başına uzun uzun baktıktan sonra:

- Henüz kurtuldu sayılmaz amiral.

- Peki, ama kumandan neden Bozcaada’ya gitmiyorsunuz? Orada bize daha yakın bulunurdunuz.

- Amiral, kaybedecek vaktimiz kalmadı. Denizaltı torpido kovanları kompartımanının perdeleri de paralandı. Vakit kaybetmeden gemiyi oturtmak gerekiyor. Drepano’da sahil daha kumluk, daha müsait. Sonra megafona sarılarak hızı artırma emri veriyordu. Az sonra başımız kumluğa yavaşça oturmuştu.

İngilizler *Çanakkale Deniz Harbine Ait İfşaat* adlı eserde Fransız filosunun çekilişini anlatırken: “13.55’te tam kendilerinden istifade edileceği bir sırada Fransız sefineleri boğazdan doğru kaçıyorlardı” deniliyor. Bu kitabın bir masa başında yazıldığını tahmin ediyorum. Bu gemilerde acaba istifade edilebilecek bir hal kalmış mıydı?

Buve’nin batışı boğazın her iki yakasında bulunan tabyalarımızda büyük sevince sebep oldu. Allah Allah sesleri bir uğultu halinde etrafı kapladı ve dakikalarca devam etti. Tam bu esnada Anadolu Hamidiyesi ’nde bir facia oldu.

Anadolu Hamidiyesi bataryası imamı Buve’nin batışı ile hsıl olan feci sahnede birçok insanın denize dökülerek canlarını kurtarmaya çalışmaları karşısında kalbi rikkate gelerek bu faciaya bir son vermesini Cenabı Hak’tan ellerini açıp niyaz ederken yanında patlayan bir düşman mermisi bu temiz insanı bir yığın et ve kemik halinde etrafa savurdu. Bu örnek insan tabur imamının aziz hatırasını burada saygı ile anarım.

Fransız filosunun yerini kalyon kaptanı Hayssedler’in kumandasındaki ikinci İngiliz fırkasının gemileri aldı. Bunlar; Vanjans, İrrezistibıl, Albiyon ve Oşın zırhlıları idi. Kepez’in yakınlarına kadar sokuldular ve birinci fırkanın gemileriyle birlikte tabyalarımızı müthiş bir ateş yağmuruna tuttular.

Tam 14.10’ da başlayan bu bombardıman sırasında Çanakkale’de tatar mahallesinde yangınlar çıktı. Bu ateşe en fazla hedef olan bataryalarımızdan biri de Çimenlik idi. Ateş sırasında bu kaledeki telefon santralinin zili çaldı. İnzibat başçavuşu Edremitli Mehmet Efendi az önce şehit olan santral memurunun yerini almıştı. Mikrofonu aldı:

- Mevkii Müstahkem kararghı, Mirliva Cevat. Kimsiniz?

- Burada vazifeli inzibat Başçavuşu Mehmet İsmail Edremit. Emredin paşam.

- Düşman mermileri nereye düştü?

- Birinci mermi kale gediklerinden birini yıktı. İkincisi kale duvarına girdi saplandı. (Bu mermi hala kale duvarında duruyor). Üçüncü mermi talimhane meydanına büyük bir çukur açtı. Az evvel bir mermi de denize düştü. Kaldırdığı sular buralara kadar geldi.

Tam bu sırada ıslıklar çalarak gelen 38’ lik bir mermi iskeleye düştü. Havaya yükselen enkaz santralın bulunduğu binanın çinko damına düşüp gürültüler yaptı. Bu sesleri duyan paşa:

- Bu gürültü ne?

- Paşa iskelesi berhava oldu paşam.

- Senden başka kim var orada?

- Kimseler yok paşam. Santral memuru sizlere ömür şehit oldu, yerini ben aldım. Efrat sığınakta.

Burada aynı zamanda emir nöbetini de tutuyorum Paşam.

- Durma orada artık evladım. Sen de çekil git, ateş kesilinceye kadar emin bir yer bul kendine.

- Baş üstüne Paşam... diyerek bir tarafı yıkılmış olan santral binasından çıkarken, az önce bir obüs parçasıyla şehit olmuş olan santral neferinin üstüne oradaki bir beyliği (bir çeşit battaniye) örttü. Bu sırada Çimenlik’e mermi yağıyordu. Mehmet Efendi daha nizamiye kapısının altına yeni girmişti ki, müthiş bir infilak ile her yer sarsıldı. Civarda sağlam kalmış birkaç cam da büyük gürültülerle kırıldılar. Bir 38’ lik telefon santralinin yanına düşerek binanın ön cephesini yerle bir etti. Arkasından bir başka mermi cephaneliğe isabet ederek yeri sarsan bir infilak her tarafı alt üst etti.

Yalı camii minaresinin üst kısmı uçtu. Hamama sığınan 5 erimiz ile o civarda birkaç başka erlerimiz şehit oldular. Bedestende bir yangın çıktı. Fakat şehirde kimse bulunmadığından insanca fazla kayıp yoktu. Bu ateş sağanağı 40 dakika devam etti ve kesildi.

Mehmet İsmail sığındığı kapının altından çıktı. Her tarafı derin bir sessizlik kaplamıştı. Şimdi gemiler Kilitbahir Mecidiyesi’ ne ateş ediyorlardı. Santrala doğru yürüyen Mehmet İsmail gördüğü manzara karşısında şaşırıp kalmıştı. Santralin ön cephesi bir toprak yığını haline gelmiş, merdiven kaybolmuştu.

Bu sırada yanına gelen hemşerisi Mustafa ile etraftan buldukları kalasları dayayarak santrale çıktılar. Kopan birkaç teli bağlayarak muhabereyi temin ettiler. Az bir zaman sonra Çanakkale’nin yanmakta olan kapalı çarşısı tarafından bir at sesi duyuldu. Beyaz bir at hafif dörtnalla bu yangınların arasından süratle geçerek Çimenliğe doğru ilerliyor, üzerinde yine Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa’yı, az önce berhava olan Çimenlik cephaneliğinin facia sahnesine götürüyordu.

Kaleye giren Cevat Paşa her tarafı gezdi. İcabeden emirleri verdi. Askerleri teselli etti. Yüzünden kan sızan bir erin yarasını su ile temizleyip mendili ile sardı. Hepsinin gönlünü aldı. Sonra da atına binerek kararghına döndü. Çimenlikte bulunan karargh binası bugünkü bombardımanda yarısı yıkılmak suretiyle harap olmuştu.

Saat 14’ te Namazgh tabyası da müthiş bir düşman ateşine maruz bulunuyordu. Batarya kumandanı üsteğmen Kazım Bey efradı sığınaklara almış, ateş sağanağının geçmesini bekliyordu. Düşman gemileri bütün gayretlerine rağmen mesafe tayin edemiyor, toplara hiçbir zarar olmuyordu. Ama etrafa düşen mermilerin açtığı çukur ve delikler, havaya savrulan taş, toprak ve fundalar kimseye göz açtırmıyordu.

Bu sırada ikinci top başçavuşu sığınakta Kazım Bey’le konuşuyor ve “ilk fırsatta bu gemiden güzel bir öç alalım” diyordu. Kazım Bey bu şen başçavuşa: “Nasıl tanırsın Muharrem bu gemiyi?” diye takılınca, bu uzun boylu, çok yakışıklı genç başçavuş öfkeli bir eda ile; “Demin tarassut yerine çıktım, oradan gördüm. Şekilsiz pis bişey beyim”, dedi. Kazım Bey; “Peki Muharrem madem tanıdın ilk atışı sana bırakacağım. Bu gemi tam 20 dakikadır bize göz açtırmıyor”, dedi.

Ateş kesilmiş, gemiler başka taraflara dönmüşlerdi. Muharrem başçavuş birden fırladı, topun başına koştu. Her tarafı gözden geçirdi, bir şey yoktu. Arkadaşlarına neş’e ile seslendi:

- Haydi, aslanlarım top başına. Şu suratsıza haddini bildirelim.

- Hazır. Cevabını alınca topunu bir de kendisi tanzim ederek:

- Ateş! Kumandasını verdi. Mermi düşman gemisinin güvertesinde patladı. Batarya yüksek olduğundan açık olarak durum görülüyordu. Kazım Bey koşarak geldi;

- Yaşa Muharrem dediğini yaptın, devam et, diyerek onu tebrik etti. Bataryanın diğer topları da ateşe başlamıştı.

Namazgh’ ın uzun zaman ateş kesmesinden düştüğünü sanan düşman onun yine isabetli atışlara başladığını görünce toplarını tekrar bu tabyaya çevirdi.

Muharrem çavuş top yataklarını yağlamak üzere elinde gres kovası ile topun yan tarafına çıktığı sırada ateş te başlamış bulunuyordu. Kazım Bey bu durumu görünce adeta çığlık atar gibi;

- İn aşağı Muharrem! Bak düşman yeniden ateşe başladı.

- Korkmayın beyim. Acı patlıcanı kırağı vurmaz. Korkaklar ölür, diyordu. Fakat düşman bu sırada borda ateşine başlamıştı. Çok yakınına düşen bir otuz buçukluk mermi mevki i müstahkemin bu en yakışıklı başçavuşunun belinden aşağı kısmını ikiye bölmüştü. Bütün efrat onun yanına koştular. Herkes düşmanı, ateşi, her şeyi unutmuştu. Bir tesadüf olarak tam bu sırada Rumeli Mecidiyesi bu gemiyi ele aldı. Birkaç isabet temin edince bu zırhlı ateş kesip kendi başının çaresine bakmak zorunda kaldığından Namazgh efradı Muharrem çavuşun başına toplanabilmişti. Bu mert asker çektiği büyük acıya rağmen hala gülmeye çalışıyordu. Son sözleri: “Üzülmeyin arkadaşlar. Size daha başka Muharremler gelir. Kader böyleymiş. Millet sağ olsun, hakkınızı helal edin, diyerek gözlerini kapadı.

Bu sırada Rumeli Mecidiye tabyasında topların önünde denize düşen düşman mermileri suları havaya kaldırıyor, epeyce yükselen bu su sütunları toz halinde aşağıya inerken bataryadaki efradın üzerine kadar geliyordu. Siperlere ve etraftaki boş arazi ve kayalıklara düşen büyük çaptaki obüslerin yerden kaldırdığı taş toprak parçaları bataryaların üzerinde uçuşuyordu. Ama bunlara kimse aldırmıyor, bir talimdeymiş gibi vazifesini yapıyordu.

Öyle bir sıra geldi ki, bütün filo ateşini bu Mecidiye tabyasına çevirdi. Her taraf toz duman içinde kaldı. Bir ara kumandan Hilmi Bey: “Herkes sığınaklara!” emrini verdi. Kendisi yerinden ayrılmıyor, efradın çekilmesini bekliyordu.

Bu cehennem ateşi sırasında bataryada çok sevilen 300 doğumlu tarassut çavuşu Refik Faik (Koncasu) tarassut mevkiinden verilen bir raporu kumandana getirirken bir 38’lik mermi hemen beş metre kadar arkasına düştü. Fakat bütün efrat artık mermi seslerine alışmış olduklarından daha sesi duyarken yere yatıyorlar, çok defa kendilerini kurtarabiliyorlardı. Nitekim Refik Faik tam zamanında yere kapandığından patlayan mermi ona bir zarar veremedi. Ama patlamadan çıkan ses onu komaya soktu. Yanına koşanlar öldüğüne hükmedip bir kenara çekmekten başka bir şey yapamadılar. Herkes bu kayba çok üzüldü. Bir buçuk saat sonra kendine gelen Refik Faik’in ilk hatırladığı getirmekte olduğu rapordu. Onu aramaya başladı. Görenler hemen yanına koştular. Doktor yetişti, iğne yapmak istediyse de Refik Faik; “Bir şeyim yok, yaralı da değilim” diyerek doğruldu.

Bu sırada kumandan Hilmi Bey de yanına gelmişti:

- Yaralı mısın Refik?

- Bir şeyim yok beyim. Demir gibiyim.

- Oh... çok şükür. Hemen bir köşeye çekil, dinlen.

- Bu sırada dinlenmek olur mu beyim, vazife... derken, Hilmi Bey;

- Balıkesirli Mehmet Çavuş bana yardım eder sen açılıncaya kadar.

- Bir şeyim kalmadı, dipdiriyim beyim. Müsaade edin de bu büyük cengi göreyim beyim. Bu bir daha rastlanmayacak döğüş. Çok rica ediyorum.

- Evladım, çok büyük bir tehlike geçirdin.

- Geçti gitti, unuttum bile.

- Peki, öyle ise çık yavaş yavaş tarassut yerine.

- Sağ ol beyim... diyerek, koşar adım tepeye doğru yürüdü ve gözden kayboldu.

PLANIN İKİNCİ SAFHASI

Amiral Dörobek epeyce hırpalanan filosunu geri çekerek ihtiyat filoyu ileri sürdü. Büyük bir cüretle öne atılan bu filo bataryalarımıza şiddetli bir ateş açtı. Bu suretle mahut hücum planının ikinci safhası başladı. Geri çekilen gemiler de büyük topları ile bu ateşe yardım ediyorlardı. Bu iki filonun toplarının sesi boğazda öyle bir gürültü hsıl etmişti ki, tarifi imknsızdı. Buna karşılık bizim bataryalar tek tük ateş edebiliyordu. Sabahtan beri biz de epey mermi sarf etmiştik. Artık atışlarda tasarruf gerekiyordu. Çünkü henüz Balkanlar yolu açılmamış olduğundan toplarımıza lüzumlu cephaneyi o zamanki müttefiklerimiz Alman ve Avusturyalılar daha gönderemiyorlardı. Bataryalarımızın bu ateş kesişi Dörobek’i ümitlendirdi. Tabyalarımızın düştüğünü sandı. Mayın tarama filolarına; “İleri!” emrini verdi.

İşte bu kumanda muhteşem filonun ilk bozgununun başlamasına sebep oldu. Bu tarihi anı da Sayın Şemsettin Çamoğlu’ndan dinleyelim: “27 Şubat günü Soğandere’deki mestur batarya kumandanlığına tayin edilmiştim. Bu bataryanın vazifesi yalnız mayın hatlarımızı korumaktı. Başka tarafı görmüyordu. Bataryaya geldiğimden beri hiçbir gecemiz boş geçmemiş, hemen her akşam birkaç mayın tarama gemisini topa tutmuştuk. Bu büyük hücum günü sabahın sekizinden beri toplarımızın başında bekliyoruz. Boğazda geçen harp sahnelerini göremiyorduk.

Öğleden sonra top sesleri bir uğultu halini almıştı. Her ne kadar tarassut subayım gördüklerini telefonla bir spiker gibi anlatmaya çalışıyorsa da ne de olsa insanın kendi görüşü gibi olmuyordu bu anlatış.

Top seslerinin çok fazlalaştığı bir sırada tarassut subayının sesi birdenbire değişti: “Dikkat! İrili ufaklı muhrip ve mayın tarama gemilerinden mürekkep bir filotilla büyük zırhlıların arsından geçip mayın hatlarına doğru ilerliyor!”

Subayım daha sözünü bitirmeden telefon vızıldadı. Tabur kumandanı: “Şemsi, hazır ol. Düşman taramaya geliyor. Ateş serbest...”

Az sonra göründüler. Hatlara yaklaşan bu küçük filoya saat 14.20’de “Dikkat çocuklar! Mesafe 3.000 Ateş!” diyerek ilk gurup ateşini yolladım. (1+1) olarak iki isabet kaydeden tarassut hatları tashih

ederek bildirdi. Mükemmel bir ateşe başladık. Bu sırada bir mayın patladı. Bu Türk yapımı mayının sesi bütün gürültüleri bastırdı. Öyle zannederim ki, ilk düşman maneviyatını bozan bu Türk mayınının sesidir. Bu sırada bize de birkaç mermi geldi. Ama hep sağa sola düştü. Hiçbir zarar vermedi. Bir ara bütün bataryalarımızın üzerinde ateş topladığı bir muhrip gözüme ilişti. Hemen: “Hedef en yakın muhrip. Mesafe 3.000, ateş!”, kumandasını vererek bu gemiye bir salvo da ben gönderdim. Biraz sonra bir infilak ve siyah bir duman sütunu görünen bu gemiden duman ayrıldığı zaman deniz üzerinde hiçbir eser göremedik.”

Bu küçük İngiliz muhribinin Donanma dergimizde özel sayıda bir de resmi vardı. Bir İngiliz muhabirine göre Türk mermileri muhribin torpil dairesine isabet ederek bir anda parçalanıp yok olmasına sebep olmuşlardı. Yine Soğandere’ye dönerek Şemsi Bey’i dinliyoruz:

“Muhripten sonra mayın tarama gemilerini ele aldık. Ben daima en ağır yaralı olanı seçerek ona ateş ediyordum. Evvela aşağıya doğru inmeye çalışan bir mayın gemisini topa tuttuk. Sancağa yatan bu gemi diğer bataryaların da ateşi ile birden battı. Az sonra bir ikincisi, ondan sonra da üçüncü mayın gemisi yok edildi. Toplarımız ateş etmekten kızmıştı. Efradımda ise hiç yorgunluk ve telaş yoktu. Herkes büyük bir neş’e ile çalışıyor ve her isabette sevinç gösterileri yapıyorlardı. Şimdi bütün mayın gemileri büyük zırhlıların aralarına girerek harp sahasından süratle uzaklaşıyorlardı. Kısa bir zamanda önümüz boşalıvermişti.”

Hücumun bu ikinci kısmı büyük bir hezimetle sona ermiş, beş mayın tarama gemisi ve bir muhribin battığı tespit edilmiştir. Bazı yazarlar bu filotillanın üç muhrip ve iki mayın gemisi ile üslerine döne bildiklerini söylerler.

Saat 15.00’te Anadolu Hamidiyesi’ nde bir faciayı o zaman bu bataryada takım subayı olan zabit namzedi Adil efendiden dinleyelim: “o gün bataryada yüksekçe bir yer olan iki top arasındaki cephanelik bir kademeden bombardımanı takip ediyorum. Yanımda bizim topun takım subaylarından bir Alman teğmeni var. Birinci ve üçüncü filo müştereken bataryamıza ateş ediyor. Bir aralık müthiş ıslıklar çalarak gelen bir 38’lik başımıza çok yakın bir mesafeden geçti. Hatta bu sırada bir sıcaklık bile hissettiğimi hatırlarım. Mermi arkamızdaki kışlamızın daha evvel harap olan enkazı üzerine düştü, patladı ve rastladığı her parçayı havaya kaldırdı. Muziplik olsun diye yanımdaki Almanın kolunu dürttüm. İşaretle “biz de böyle havaya fırlayacağız” dedim, gülüştük. Daha bu tebessümüm izleri yüzümüzden silinmeden, burada tarifine imkn bulamadığım pek müthiş bir şey oldu.

Birden altımdaki toprağın kaydığını ve beni büyük bir kuvvetin aşağıya çektiğini hissettim. Evvela bir karanlığa daldım. Sonra birden alevler içinde kaldım. Bu anda büyük bir tazyikle tavana çarptım. Sonra da bir köşeye ateşlerin üzerine düştüm. Bu sırada etrafımda iniltiler, feryatlar oluyordu. Bir ara adımın çağırıldığını duydum. Cevap veremiyor, boyuna ellerimle gözlerimi alevlerden korumaya çalışıyordum. Üzerimde bir ağırlık vardı. Yine bu esnada bu ağırlığın yukarıya çekildiğini hissedince ona sarıldım. Beraber yukarıya çekildim. Aydınlığa kavuştum. Ama her tarafı kan içinde görüyordum. Meğer yapıştığım ağırlık bir neferin cesedi imiş. Biraz açıldım. Etrafıma bakıyorum, bir doktor. Yaralarımı sarmaya uğraşıyor. Müthiş bir acı içindeyim. Sağ bacağım, ellerim ve gözlerim yanmış. Doktora soruyorum: “Gözlerim kör mü kalacak Doktor?”. “Hayır evladım Adil, geçecek. Ama ayağındaki yarayı biraz çekeceksin.”

Bu sırada sağıma bakıyorum, çok sevdiğim tarassut çavuşum Mehmet, bir bacağı ve bir kolu kopmuş yerde yatıyor. Benim endişemi görünce: “Merak etme beyim, yaran benimkinden hafiftir. Bak benim bir bacağımla bir kolum yok ama ben yine tasalanmıyorum.” Diye bana cesaret vermeye çalışıyor. Bu sözlerinden iki dakika sonra gözlerini ebediyen kapayarak ruhunu teslim etti koca Mehmetçik.

Bu hadiseyi ben sonradan şöyle tespit edebildim; “mermi cephaneliğe düştü, arkasından beni de sürükledi. Onun hızı benimkinden çok daha fazla olduğundan benden önce cephaneliğe girdi, patladı. Etrafa dağılarak buraya sığınan 11 neferimizi de şehit etti. Ben ancak bundan sonra, yani barutların yeni tutuşmaya başladığı sırada merminin arkasından deliğe girdim. Cephane ateş alıp etrafına kuvvetli bir tazyik yapınca beni bir cesetle beraber tavana fırlattı. Bu sırada beni aramakta olan emir neferimle sıhhiye çavuşu, üzerimde ceset olduğundan beni göremeyip dışarı çıkıyorlar. Bu defa da başka bir sıhhiye delikten üzerimdeki cesedi görüp çıkarmak istiyor. Arkadaşlarının yardımıyla beni de beraber çıkarıp ateşten kurtarıyorlar. Hakikaten doktorun dediği gibi yaralarım kısa bir zamanda geçti. Çok şükür gözlerimde de bir şey kalmadı. Ama ayağımdaki yarayı çok çektim.” Diyordu.

Buve’nin batışından sonra Rumeli Mecidiyesi’nde daha canlı bir çalışma göze çarpıyordu. İleriye çıkan İngiliz gemilerinden İnfleksibl gemisi bu bataryamız tarafından yeni hedef olarak ele alınmış, Hamidiye’nin de yardımıyla bu gemiye birkaç isabet temin eden Hilmi Bey’in topları, bu İngiliz gemisinin bir kenara kaçıp ateş kesmesi üzerine 15.30’da İrrezistibıl gemisini ele almıştı. Bu anı bataryanın beşinci top tarassut çavuşu Balıkesirli Mehmet Çavuş’tan dinleyelim: “Kumandanımız Hilmi Bey tarassut yerindeki Alman irtibat zabitinin ikide birde işe karışmasına kızarak Gonca su tarassut yerine çıktı, bizi Mülazım Fahri Bey’e bıraktı. Fahri Bey çok kıymetli bir topçu idi. Hani kabil olsa bu koca topla bir kuşu bile vururdu. Yanımıza geldi:

- Dikkat! Hedef değiştiriyoruz çocuklar. Önümüzdeki sağdaki en yakın gemiye nişan al. Mesafe 9.400, tahrip danesi. Hazır ol!

- Hazır!

- Ateş!

Dürbünümle bakıyorum. Mermilerimizin üçü bu gemiye yapıştı. İkisi güvertede patlayan mermilerimizden üçüncüsü arka bacaya isabet ederek devirdi. Beyaz bir duman çıkmaya başladı. Ben kendimi tutamadım: “Vurduk! Vurduk!” diye bağırıyor, bir taraftan da “Yaz Ahmet çavuş, (1+3) diye kaydet”, diyordum. Gemi olduğu yerde kaldı. Etrafına küçük gemiler toplandı.”

Bu sahneyi bir yabancı harp muhabiri de şöyle anlatıyor: (Donanma dergisinden) “İnfleksibl ricate mecbur olmuştu. Harp olanca şiddetiyle devam ediyor. Saat 15.32’de İrrezistibıl gemimiz Rumeli Mecidiyesi ’nden atılan bir mermiyle bacasını kaybetti. İslim zayi etmeye başladı. Az sonra ihtimal Hamidiye’ nin bir mermisiyle su kesiminden bir isabet daha alarak sancağa bayıldı.

Rumeli Mecidiyesi’ ne 10.000 yarda kadar yaklaşıp menzil açmak için Anadolu kıyısına döndü. Makineleriyle ağır ağır bu manevrayı yapmakta iken saat 16.15’te ancak Erenköy körfezine girebilmişti. Şimale doğru ilerlerken bir torpile çarptı. Sancak makine dairesinin altından delindi. İskele makineleri daha önce su dolduğundan batmaya başladı. Bütün efrat güvertede ellerine geçen tahta eşyayı söküp üstünde tutunmak için denize atıyorlardı. Bu sırada düşman mesafeyi kestirmiş, üstüne mermi yağdırıyordu. Hissiyatı rencide eden bu ateş arasında Wear torpido muhribi cesurane bir hareketle geminin bordasına geldi. 582 gemici ile 28 zabiti kurtardı. Gemi kumandanı kaptan D. L. Dent, ikinci kaptan ve birkaç gönüllü İrrezistibıl’ ı kurtarmak ümidiyle gemide kaldılar. Hatta düşman mermilerine rağmen bir tel halat vererek gemiyi harp sahasından çekip almak düşüncesiyle (Ogean) Oşın dahi imdada koştu. Ama bu da kabil olmadı.” Demektedir.

Saat 15.35’te Rumeli Mecidiyesi’ ne tevcih edilen düşman ateşi burada büyük bir tahribat yapmıştı. Bataryanın uzun 24’lük 3. Top numara neferlerinden Edremit’in Çamlık köyünden 305 doğumlu Mehmet oğlu Seyit bu safhayı şöyle anlatmıştı: “Öğleden sonra çekilen Fransız gemileri yerine gelen gemiler yarım dünya Küinelizabet’ in önüne geçtikten sonra, ülen bi ateşe başladılar ki deme gitsin. Önceleri önümüze ardımıza düşen gülleler şimdi bizi bulmaya başladı. Öyle sıkı ateş ediyor ki kfirler, göz açamıyorduk. Bizim Fahri Bey, ‘herkes sığınağa’ kumandasını verdi. Beş mermi isabeti almıştık. Toplarımızdan ikisi toprağa gömüldü. Ben de tam sığınağa girecektim ki, müthiş bir patlama oldu. Üst yanını bilmiyom gayri. Gözlerimi açtığım zaman kendimi yerde buldum. Yanımda bizim toptan bir Ali vardı. Başucumda çömelmiş bana bakıyordu. Başka kimseyi görmüyordum. Her taraf çın çın ötüyordu. Ses yoktu hiçbir yerde. Etrafa bakarken birden irkildim. Sağımda solumda kol bacak parçaları gördüm. Bir türlü kendimi toparlayamıyordum. “Ülen Ali, ne oldu bana ha? Ne bu el ayak parçaları?” dedim. “Ah seyit sorma cephanelik patladı. Ben koşarak yandaki zeminliğe girmiştim. Bir mermi geldi, kapıyı içeri yıktı, ben kapalı kaldım içerde. Ülen diri diri mezara girdim derken zorlu bir patlama oldu. Hemen kıyıya çekildim. Zeminliğin tavanı yıkıldı. Ben de elime geçen bir kalası dayadım bu deliğe, öyle tavandan çıktım. Bir de topun yanına varayım derken senin ayaklarını gördüm. Toprağa gömülmüşsün. Bir ayağında can var, ara sıra oynatıyordun. Bu sırada sıhhiyeler geldi. “Davranın arkadaşlar. Bizim Koca Seyit bu, kurtaralım” dedim. Çektik çıkardık seni. Sıhhiyeler yokladılar yaran yoktu meraklanmayın, şimdi kendine gelir deyip az önce gittiler. Eh çok şükür açıldın gayri Seyit” diyordu Ali. “Beni bırak şimdi Ali. Bu et parçaları nereden geldi? Onu deyiver” dedim. “Bu parçalar şehit arkadaşlarımızın” deyip başını eğiverdi zavallı.

Ali’nin anlattıklarını dinledikten sonra bir davrandım, dikildim ayağa. Önce kafam döndü. Biraz hava alayım dedim, deniz kenarına doğru yürüdüm. Kum torbalarına yaslandım. Mübarek deryanın havası başkadır, hemen kendimi topladım. Boğaza bir baktımdı, düşman gemileri daha da sokulmuş boyuna ateş ediyor. Bataryaya baktım bizim üçüncü toptan gayrısı toprağa gömülmüş. Bir bizimki meydanda. “Ali nirde arkadaşlar?” diye sordum. “Onlar hepsi mertebelerini buldular. 14 şehit, 24 yaralımız var. Ortada kalan senle ben. Denizli Ömer’in de gözleri yandı, bakıyor ama görmüyor fukara şimdi” dedi.

Tekrar denize bakıyorum. Kfir daha da sokulmuş gibi geliyor şimdi bana. Hem de durmadan ateş ediyor. Bizim topa bakıyorum, dimdik duruyor. Ama mataforası kopmuş, yerde yatıyor. Topun tam altına kadar gelmiş bir mermiye gözüm ilişiyor. Sanki dile gelmiş; “beni topa kaldır” diyor. Birden tutamadım kendimi. “Ali gel kolayla, şu gülleyi alayım sırtıma” dedim. Ali şaşkın şaşkın baktı. Başını iki yana salladı. “Delirdin mi yoksa Seyit sen? Kalkar mı o koca gülle yerinden? 215 okkadır o,” dedi. “Gel yardım et lafı bırak,” dedim. Kim bilir ne sert konuşmuşum ki, Ali koştu geldi. Kolaylamak istedi, üzeri yağlı olduğundan ikimizin de elinden zıyptı (kaydı). Ellerimizi biraz toprakladık ta bir daha davrandık. “Bismillahi ya Allah” deyip sırtladımdı. Belime aldım, yerden kalktım, bi teraziledim kendimi. Merdivene yürüdüm. Sağ ayağımı bastım, solumu bi türlü alamadım. “Gel ülen Ali bi daha kolayla şunu” dedim. Ali şaşırmıştı. Koştu geldi, uzatmayalım koyduk namlıya. Ben de, Ali de numara neferiydik. Nişanı filan pek beceremezdik hani. Ama yine de bildiğimiz kadarına topu çevirdik. Düzelttik, bir ateşlediydim. Toplu gemilerin arasına uzun düştü. Hemen indim aşağıya ikinci bir gülle aldım çıkardım. Nişanghı bildiğim kadar kısalttım. Bu sefer kısa düştü. Üçüncü gülleyi aldım. Nişanghı biraz daha uzattım da bir daha ateşledimdi. Gülle en öndeki geminin arka tarafında su kesiminde patladı. Yürüyordu kfir. Bir harmanladı orasını diğer gemiler kaçıştılar. Ben dalmış ona bakıyordum. Derken öyle bir patlama oldu ki, yer bile sarsıldı. Bir tarafına yatan gemi öteki gemilerin arasına girdi. Ben yine koştum bir gülle daha aldım. Çıkarken baktım, bizim batarya kumandanı Hilmi Bey yanında iki Alman zabitiyle koşa koşa geliyor. Bekledim gayrı onları, geldiler. Hilmi Bey: “Ülen Koca Seyit, sen misin? Çok yaşa, vurdun gemiyi,” diye sırtımı sıvazladı.

Topu düzeltti ateşledi. Ama kfirler durdukları yerde duramıyorlardı ki... Mermi tam aralarına düştü kaçıştılar. İndim bir tane daha aldım. Hilmi Bey yine ateşledi, yine aralarına düştü. Aşağıda son bir tek mermi kalmıştı. Onu da getirdim. Attık. Başka mermi kalmamıştı. Alamanlar benim bu mermi taşımama şaşırmışlardı. Bir sürü sival sordular. “Evli misin? Kaç çocuğun var? Güreşir misin?” dediler durdular.

Seyit’in arkadan su kesimine bir mermi isabet ettirerek dümen donatımını tahrip edip torpile çarpmasına sebep olduğu Oşın gemisindeki durumu bir harp muhabiri şöyle anlatıyor: “Saat 16.20’de Küinelizabet gemisinden telsizle Oşın gemisine:*İrrezistibıl’ı derhal yedeğinize alınız* emri verilmişti. Oşın birden döndü, İrrezistibıl’a doğru ilerlerken arka taretinin altında su kesimi hizasına büyük bir obüs isabet etti. Gemi evvela bir sarsıldı. Sonra da su almaya başladı. İskele tarafına yatıyordu. Mukabil bölmelere su alınarak muvazenesi temin edilmeye çalışılırken bu bölmeler arasındaki 29 denizci birden dışarı çıkamadı. Bunlar arkadaşlarının gözleri önünde boğuldular. Geminin dümen donatımı bozulmuştu. Seyir halinde olduğu için hiçbir idareye tabi olmaksızın büyük bir daire çizerek döndü. Geminin bu hareketi bütün filoyu korku ve dehşet içinde bıraktı. Bu civardaki gemiler sağa sola kaçıştılar.

Ocean bu halde hattın şimal müntehasına tahminen bir çeyrek mil mesafeye kadar gitti. Bu sırada bir torpile çarptı, sancağa yattı. Kolin, Jet ve Şelmer adlarındaki üç muhribimiz bu korkunç sahneye tam yolla saldırdılar. Ölmeyip sağ kalanların yardımına koştular. Gemi tahliye edildi. Şelmer Ocean’ı çımalayıp tam yedeğe almağa çalıştığı sırada kazan dairesine bir Türk obüsü isabet etti. Bu muhrip kurtarılamadı, kısa bir zaman içinde boğazın derinliklerine gömüldü. Ocean da az sonra pruvası üzerine devrildi, yavaş yavaş battı.”

Bu sahnelerin geçtiği sıralarda Cevat Paşa beyaz atı ile tekrar Çanakkale’ye girdi. Motoruna binerek doğru Kilitbahir’e geçti. Bu sırada da düşman ateşi devam ediyordu. Mermiler bazen motorun etrafına da düşüyordu. Paşa, maiyetindeki Osman Zati Bey’e gülerek:

- Şimdi bize bir mermi isabet etse ne yaparsınız?

- Önce sizi kurtarmaya çalışırım Paşam.

- Teşekkür ederim. Ben yüzerim.

- O halde daima buradakilere faydalı olmaya çalışırım Paşam.

- Güzel...

Tam bu sırada bir merminin kaldırdığı suların serpintisi motora kadar geldi. Zati Bey hemen motorun tentesinden bir parçayı kaldırarak paşaya siper etti. Zati Beyin bu hareketi karsısında paşa gülerek:

- Teşekkür ederim oğlum. Yardımına şimdiden başladın. Ama merak etme biz davamızda haklıyız. Cenabı hak bizi muhafaza buyuracak. Düşman bize saldırıyor, biz yurdumuzu muhafazaya gayret ediyoruz, demişti.

Kilitbahir’e çıkan Cevat Paşa doğru Mecidiye tabyasına gitti. Bu kısmı Cevat Paşa kendileri şöyle anlatmaktadırlar: “Vak’a yerine gittim. Berhava olan cephaneliğin tahribatı müthişti. Bu günün en büyük zayiatını burada vermiştik. 14 şehidimiz vardı. Bir ağacın altında bir nefer uzanmış yatıyordu. Kendisine seslendim. “Nen var evladım?”. Hemen yerinden fırladı ve bana bakmayarak vaziyet aldı. “Vah vah evladım... Yoksa gözlerinden rahatsız mısın?” dedim. Bu tecessüsümü hissedince: “Merak etmeyin, üzülmeyin efendim. Ben gözlerimi, göreceğimi gördükten sonra kaybettim.” Diyerek beni ağlattı.” Demişlerdi.

Saat 16.30 İnfleksibl gemisinde çıkan yangın söndürülmüş, bu zırhlı yine harbe girmiş, Hamidiye istihkmına ateşe başlamıştı.

Bu sırada Hamidiye’nin durumunu Salim Bey’den dinleyelim: “Atışlarımızı zayis dürbünümle takip ediyorum. Önce tutuşan İnfleksibl ’ın tekrar harbe girmesi hepimizi sinirlendirmişti.

Bizim takım zabiti Rıza Bey o sırada yalnız Dardanos’un topa tuttuğu bir zırhlıya bakarak: “Çocuklar! Bana yardım edin!” diye bağırdı. Hemen topa çıktı ve kendi eliyle hazırladığı ikinci topu ile ateşe başladı. Bu atışları hepimiz merakla takip ediyorduk. Birinci mermi geminin ön taretinin altında şiddetle patladı. İkincisi de iki bacanın arasında bir yangın çıkardı. Bu sırada biraz sağa dönmek isteyen gemi bir torpile çarptı. Öyle müthiş bir infilak oldu ki, gemiyi kaplayan duman sıyrılınca başı suya gömülü halde ağır ağır aşağıya inmekte olduğunu ve yardımcı muhripler tarafından yedeğe alınmaya çalışıldığını görüyorduk.”

Bu gemideki bir İngiliz harp muhabiri de bu anı şöyle anlatıyor: “Saat 16.45’te İnfleksibl bir kere daha kara bahtının cilvesine uğradı. Birkaç obüsün isabetiyle gemide büyük bir sarsıntı oldu. Tekne delindi. Güverte allak bullak oldu. Gemi döndü, ateş kesti. 15 dakika sonra da sancak baş omuzluğundan bir torpile çarptı.

Son derece şiddetli olan bu infilak geminin gövdesini yukarıya kaldıracak, başla arka taraf arasını yaylandıracak gibi görünüyordu. Gemi sancağa bayıldı, ışıklar söndü, ani ve garip bir sessizlikle beraber zifiri bir karanlık çöktü.

Yağ lambaları yandığı vakit makinayı hala arızasız işler buldular. Aşağıda herkes işinin başında ve disiplin hkim bulunmakta idi. Hava veren makinalar durduğundan ateşçiler ve asteğmenler çok zor çalışıyor, boyuna istim kaldırmaya uğraşıyorlardı. İnfleksibl şimdi baş üstüne dikilerek pek müşkül vaziyete girmişti.

İçinde iki bin ton su vardı. Deniz sathının altındaki torpido dairesinin döşemesi üzerinde vazifeli olan 39 kişi, gemiye birden dolan suyun hücumuyla boğulmuşlardı. İnfleksibl yavaş yavaş boğazın dışına doğru çekilirken 3 düşman mermisi 50 yarda açığa düştü. Saat 17 olmuştu. Filikaların bir tanesinden başkası işe yaramaz halde idiler. Gemi, içindeki yaralılarla beraber henüz yüzüyordu. Dikkatli bir gemicilikle ve büyük bir cesaretle tam saat 18.00’de Bozcaada’ya muvasalat edilerek demirlendi.

Bu sırada İrrezistibıl zırhlısı suların akıntısına tabi olarak Karanlık Liman’da dönüp duruyordu. İçindeki gönüllü kurtarıcılar da Helyosta ile “gemi terkedildi, geliniz” emri ile gemiyi terk ettiler. Bu muhteşem gemi artık bomboş kalmış, mukadder akıbetine terk edilmişti.

Saat 16.30’da düşman ateşini Rumeli Mesudiye tabyasına tevcih etmişti. Bu Mesudiye bataryası birkaç gün önce, batan Mesudiye zırhlımızdan çıkarılan toplarla kurulmuştu. Kumandanı Yüzbaşı Ahmet Bey’di. Düşman gemilerine daha yakın olan bu bataryamızın 3. Ve 4. Toplarına Niyazi Bey adında genç bir takım zabiti teğmenimiz kumanda ediyordu. Sabahtan beri çok iş gören bu bataryamızın saat 16.00’daki faaliyeti daha müessir olmuştu ki, amiral gemisi ateşini bu bataryaya tevcih etmeye mecbur olmuştu. Seyit’in isabet temin ettiği Ocean’ın torpile çarpmasını dürbünü ile seyretmekte olan bu kahraman teğmen bir aralık bir ıslık sesi duydu. Hemen kendini yere attı. Bu sırada kulakları sağır eden müthiş bir patlama oldu, yer sarsıldı. Niyazi Bey’in üzerine toprak yığıldı. Etraftan koşuştular, onu baygın bir halde buldular. Hatta öldü zannedip; “Allah taksiratını affetsin” diyerek yanından ayrılmışlardı. Bu sırada bombardıman bütün şiddetiyle devam ettiğinden Niyazi Bey’le uğraşmak kimsenin aklına gelememiş, saat 18.00’e kadar toprak altında kalmıştı. Ateş kesilince yanına gidenler kalbinin attığını görmüş, hemen çağırılan doktor onu kendine getirmişti. Niyazi Bey tam 3 metre arkasına düşen bir 38’lik merminin açtığı çukurdan çıkan toprak altında kalmış, boynundaki dürbünün askı kayışı kopmuş, kalpağı paramparça olmuş, kendisinde ufak bir çizik bile yoktu. Yalnız kulakları duymaz olmuştu.

HAREKÂTIN SON SAATLERİ

Amiral Dörobek’in gemilerinin perişan bir halde başlarının çaresine bakmaya çalıştıkları bu harektın son saatlerinde, hücum planına hiç inanmamış olan Kara Kuvvetleri Kumandanı General Hamilton bir gemi ile bu cehennemi harp sahasına giriyordu. General bu safhayı şöyle anlatıyor: “18 Mart 1915, Fayton gemisindeydim. Sabahın dördünde Bozcaada’dan demir aldık. 06.00’da Limni’ye geldik. Hayatımda bu kadar çok gemiyi bir arada görmedim. Bütün donanma burada demirlemiş, emir bekliyor. Çanakkale Boğazı’nı bugün zorlayacağız. Saat 07.00’de yakıt aldık. 08.30’da Saroz Körfezi’ne hareket ettik. Yavaş yavaş ilerleyerek bütün sahili dikkatle inceliyoruz. İşimiz bitti, geri dönüyoruz. Tekke burnu yanındayız. Boğaza girmiş olan gemilerimizin müthiş salvoları gökleri titretiyor. Donanma sabahtan beri boğaz sahillerini bombardıman etmektedir. Tepelere güllelerimizin yağmur gibi yağdığını görüyoruz. Alçıtepe alev ve duman içinde, heyecandan titriyoruz. Soğukkanlılığımızı muhafaza için kendimizi güç zapt ediyoruz.

Saat 16.00’da Tekke burnunu bir mil daha geçtik. Birdenbire dehşet içinde kaldık. Cehennemi bir ateşin ortasındayız. Dev zırhlıların ağır topları hep birden alev kusuyor. Yer gök birbirine giriyor. Kulakları sağır eden bir gümbürtü. Gelibolu sahili ateşler içinde yanıyor. Türk tabyalarında ses yok. Fakat gizli seyyar topların mermileri hem Rumeli, hem Anadolu sahillerinden yağmur gibi tepemize yağıyordu.

Biraz ilerde Küinelizabet zırhlısını görüyorum. Gayet hafif bir süratle bir ileri, bir geri giderek dehşetli bombardımanlarına devam ediyor. Türk tabyalarının üzerine tonlarla mermi yağdırıyor. Etrafımızda bir sürü mayın tarayıcılar, yardımcı gemiler dolaşıyor. Her tarafımızda su sütunları havaya fışkırıyor. Nerde ise birkaç tanesi güvertemize çarpacak. Etrafımızdaki gemiler bir mermi yememek için maharetli manevralar yapıyor. Mayın tarayıcılar bu ateş altında mayın toplamaya çalışıyorlardı. 200 metre önümüzde İnfleksibl kruvazörü gözüme çarptı. Yavaş yavaş boğazdan çıkmaya çalışıyor. Direklerinin telleri kopmuş. Kaptan köprüsünün zırhları ve baş tarafı şarapnel yaraları içinde. Ateş kesmiş. Hafif tornistanla bize doğru gelmeğe çalışıyor. Tam bu sırada bizim gemi şiddetle sarsıldı ve tam yolla ileri atıldı. O hızla öyle bir dönüş yaptı ki, bordamız 45 derece yana yattı. Yanımda bulunan General Damad ile beraber az kaldı, parmaklıksız olan güverteden kayıp denize yuvarlanıyorduk. Bir demire sarılarak canımızı kurtardık.

İnfleksibl bize işaret vererek mayına çarptığını bildirmiş. Kendisini derhal yedeğe alıp Bozcaada üssüne çekmemizi istemiş. Olduğumuz terde bir topaç gibi dönerek İnfleksibl ‘ın bordasına yanaştık. Bütün mürettebat güvertede toplanmış. Koca zırhlının pruvası yarı yarıya sulara gömülmüş vaziyette. Her saniye etrafımızda patlayan obüslere aldırdığımız yok. Dört bir tarafımız imdada koşan torpidolarla çevrili. Hepimiz sadece yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan İnfleksibl’ı düşünüyoruz. Sekiz on gemi hep beraber bir kortej halinde ve ancak kaplumbağa yavaşlığı ile boğazdan dışarı çekilmekteyiz. Mamafih bu kortej bir anda bir cenaze merasimi halini alabilir.

Bu sırada Fransız zırhlısı Golva’yı gördüm. Onun da çevresini bir sürü torpido çevirmiş. Yardımcı gemiler zavallı gemiyi yedeğe almışlar. Bizim yaptığımız gibi boğazdan dışarı çekmeğe uğraşıyorlar.

Bu arada ben donanmanın arasında sıkışıklığa meydan vermemek için bizim geminin geriye çekilmesini faydalı buldum. Türklerin ateşi mütemadi bir şekilde devam ediyordu.”

General Hamilton’un sözlerini burada keserek harp sahnesine geri dönelim.

Bu saatlerde Anadolu yakasını bombardıman eden Küinelizabet, Mesudiye tabyamızdan sonra toplarını Dardanos’a çevirerek kat’i bir netice almak istemiş ve 38’likleriyle bu tabyamıza adeta bir baraj ateşi açmıştı. Bu cehennemi ateş sırasında sığınağa alınan efrada hiç bir şey olmamış, yalnız toplar toz ve topraktan işlemez hale gelmişti. Ateş kesilince efrat hemen toplarını temizledi, kısa bir zamanda ateşe hazırladı. Bir ara müstahkem mevki ile irtibatı da kesilen tabyadan endişe duyan Cevat Paşa kısa bir zamanda muhaberenin temin edilmesi ile topların hazır olduğu haberini alınca Hasan Bey’e: “Sağ ol kahraman evladım. Cenab-ı Hak hepinizi bu millete bağışlasın” diye iltifatta bulunmuştu.

Düşman gemileri de Dardanos’un bu sükûtunu düşmesine hamledip bayağı ferahlamışlardı. Ama az bir zaman sonra bu kahraman bataryanın bütün toplarıyla İnfleksibl zırhlısına ateşe başladığını görünce şaşırıp kaldılar. Küinelizabet bordasının bütün topları ile bu tabyamıza ateşe başladı. Büyük bir hırsla açılan bu ateş anını İsmail Hakkı Bey’den dinliyoruz: “Toz toprak içindeki toplarımızı hemen temizledikten sonra etrafı gemilerle çevrili olarak tornistanla boğazdan çıkmaya çalışan İnfleksibl zırhlısına ateş açtık. Daha ikişer mermi atmadan Küinelizabet bize müthiş bir borda ateşi açtı.

BATARYA KUMANDANIMIZ HASAN BEY

“Hedef değiştiriyoruz, dikkat! Yeni hedefimiz, karşımızda bize ateş eden gemi. Mesafe (4300), tahrip danesi.” Kumandasını verip tarassut yerine gitti. Keşke gitmeseydi. Meğer bu onu son görüşümüzmüş. Son kumandasını vererek yanımızdan ayrılışı imiş. Bu kumandası hala kulağımdan çıkmaz.

Hasan Bey’in bu kumandası üzerine bütün toplarımız amiral gemisine ateş etmeye başladılar. İki isabet müjdesi vermekle beraber Mevsuf Bey gerekli tahsisleri yaptırdı. İkinci ateşimizde bu koca geminin güvertesinde alevler ve dumanlar göründü. Buna rağmen bu gemi dönüp dönüp bize ateş ediyordu. İnsan sabahtan beri bu kulakları sağır eden gürültülere de alışıyor. Bir yabancı harp muhabirine göre yalnız bugün bizim tabyamıza irili ufaklı 4.000 mermi atıldığı söylenir ki, doğrudur. Bu kadar gürültü artık bize bu saatlerde bir uğultu halinde geliyordu. Kulaklarımız bu seslere alıştığı gibi, mermilerin çıkardıkları ıslık seslerinden çaplarını ayıracak kadar tanımaya başlamıştık.

Küinelizabet bu defa bize daha ziyade büyük çaplı mermi kullanıyordu. Ama bizim Arif’in topları bugün çok iş görüyordu. Bir ara yanıma gelen Arif’e baktım, hiç neşesi yoktu. Hlbuki ‘bataryanın gülü’ derdik ona. Eski küçük kale toplarından kurduğu sahte bir batarya ile düşman ateşini üstüne çekti. Şakacı, neşeli bir insandı. Onun bu hali garibime gitti;

- Ne o Arif? Bugün neşen yok ya...

- Sorma Bey benim batarya toprağa gömüldü. Nasıl üzülmem. Karınca neferlerim hep şehit oldular, diyerek bu haliyle bile beni güldürdü.

- Üzülme Arif sen. Yarın benim takım da sana yardım eder, hepsini çıkarırız.

- Ne fayda bey. Yarın bu ahengi nerede buluruz? Gelemezler ki bu herifler gayri.

Tam bu sırada müthiş bir patlama oldu. Her tarafımız toz duman içinde kaldı. Taş, toprak, tahta, kalas parçaları havada uçuşuyor, sonra da üzerimize düşüyordu.

- Dikkat çocuklar! Koruyun kendinizi, diye bağırdım. Üstümüz tamamen açık, sığınacak yer yoktu. Arif birden:

- Bey, bu mermi bizim tarassut tarafına düştü galiba, dedi ve oraya yürüdü. Arif doğru tahmin etmişti. O taraftan birkaç inilti kulağımıza kadar geldi. Takıma:

- Ateş kes! Kumandası vererek tarassut mahalline koştum. Yaklaştıkça etraftaki enkaz fazlalaşıyordu. Arif’e yetiştim.

- Yürü Arif, diyerek geçtim yanından. Tarassut mahalline girdiğim zaman gördüğüm manzara karşısında adeta kanım dondu. Kumandanım Hasan Bey, Mülazım Mevsuf Bey ve çok sevdiğim nişangh çavuşumuz Yozgatlı Yunus şehit olmuşlar, kanlar içinde enkazın arasında yatıyorlardı. Tam altı metre mesafeye düşen bir 38’lik bu üç kahraman arkadaşımızı bizden ayırmıştı. Tarassut yerinin önünde büyük bir çukur açan bu uğursuz mermi arka tarafta da büyük hasar yapmış, buradaki görevli 9 erimiz de şehit olmuşlardı. Az ilerde 5 erimiz de yaralanmış, şehit arkadaşlarının arasında inildeyerek sağa sola davranıyorlardı. Hemen yardımlarına koştuk, sıhhiyeler geldi. Yaraları sarıldı. Aşağıya indirip nakliye arabaları ile hastaneye yolladım onları.

Tekrar tarassut yerine dönerek şehitlerin üstünü beyliklerle örttüm. Bu sırada birinci takım subayı Adil geldi. “Ne var İsmail?” diye nefes nefese sorunca; “metin ol Adilciğim, Kumandan Hasan Bey, Mülazım Mevsuf Bey ve benim Yozgatlı burada şehit oldular. Arkada da daha 9 şehidimiz var. 5 yaralımızın da yaralarını sardırıp hastaneye gönderdim.” Dedim. Adil evvela beni dikkatle dinledi. Bir durdu. Sonra birden kendini adeta şehitlerin üstüne attı. Yüzlerindeki örtüleri teker teker açarak hepsine birer kere baktı ve sonra da tekrar yavaşça hepsini örterek doğruldu. Gözlerinden yaşlar akıyor. Bir hıçkırık duydum. Baktım, Arif. Bataryanın gülü olan Arif, gözlerinden yaşlar akarak kendi kendine söyleniyor. Yanına sokuldum, elimi omuzuna koyup yüzüne baktım. “İyi insanlardı bunlar. Ben de yanlarında bulunsam ne olurdu...”, diyordu. “Cenabı Hak onları bizden çok seviyormuş. Metin ol Arifim sen...”, dedim. Düşman tabyamızdaki infilakı ve ateşi kestiğimizi görerek toplarını Hamidiye’ye çevirmiş ateş ediyordu. “Bak Arif!” dedim. “Düşman hala ateş ediyor, al şu yerdeki telemetreyi biz de intikam alalım.” Bu sözlerim ona bir şok tesiri yaptı. Bir yay gibi yerinden fırladı, telemetreyi kaptı. Telefoncu da kopan hatları bağladı. İlk iş olarak karargha durumu bildirdim. Cevat Paşa çok üzüldü ve “şimdi geliyorum evladım” diyerek telefonu kapadı. Hemen takımın başına geldim:

- Arkadaşlar, Kumandanımız Hasan Bey, Mevsuf Bey ve Yozgatlı Yunus ile 9 arkadaşımız en yüksek mertebeye erdiler. Şehit oldular. Ulu tanrı sizlere ömür ihsan eylesin. Şimdi onların intikamını alalım. Ateşe devam ediyoruz. Top başına!

Az sonra iki takım birden ateşe başladık. Adil ile beraber ikimiz de Küinelizabet’i ele aldık. Önce bir isabet haberi veren Arif ateşi tanzim etti. Büyük bir dikkat ve hırsla attığımız mermiler boşa gitmemeye başladı. Ancak danelerimizin çapları ufak olduğundan ve bu gemiler kum torbaları ile korunduklarından tesirli olamıyorduk. Ama mermilerimizin patlayışının gemilerin personeli üzerinde sinir bozucu etki yaptığı muhakkaktı.

Bu esnada bu koca gemi döndü, başını boğazın dışına doğru çevirdi ve uzaklaşmaya başladı. Süratle menzilimizin dışına çıktığından biz de sonradan Lort Nelson olduğunu öğrendiğimiz gemiye ateş açtık. Arif güzel ateş tanzim ediyordu. Dördüncü mermiyi atmıştık ki, bu geminin güvertesi alevler içinde kaldı. Süratle dönerek boğazdan dışarı çıkmaya başladı. Bu sırada yanıma bir posta gelerek; “Bey, Arif Çavuş gönderdi beni. Bey ateşi kessin de buraya gelsin, dedi.” Dedi. Kestik ateşi, Arif’in yanına gittim, Adil de geldi.

Arif: “Beni affedin beylerim. Düşman menzil dışına çıkıyor, yazıktır güllelere. Ne de olsa siz manzarayı top başından benim kadar iyi göremezsiniz. Buradan seyredin diye sizi rahatsız ettim”, dedi. Onun bize olan sevgisi karşısında ikimiz de gözlerinden öptük ve kaçan düşmanı seyre başladık. Bir nefer gelerek; “Paşa geliyor”, dedi.

Hemen aşağıya indik. İlerde beyaz atının üzerinde Cevat Paşanın bize doğru geldiğini görüyorduk. Büyük kumandan bize:

- Başınız sağ olsun evlatlarım. Hepinize geçmiş olsun. Dedi.

- Sağ olunuz Paşam!

- Nerde şehitler?

- Tarassut yerinde Paşam, diyerek yol gösterdim.

Batmağa hazırlanan güneşin kızıl renkleri Cevat Paşa’nın gözlük camlarında parıltılar yapıyordu. Bu manzaranın tesiri altında kalmış o renkleri doya doya seyrederken içimdeki acıyı unutmaya çalışıyordum. Tarassut mahalline geldik. Arif kalktı, selam verdi. Paşa üzerleri örtülü şehitleri görünce birden sert bir şekilde toplandı, vaziyet aldı. Bu kahraman ölüleri selamladı. Sonra eğildi, yüzlerini açarak baktı. “Fedakr evlatlarım. Büyük rütbeyi aldınız. Ruhlarınız şad olsun” dedi, gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Birkaç damla da şehitlerin üzerine düştü. Yavaşça örtüleri yüzlerine örttü, doğruldu. Tekrar vaziyet alarak onları selamladıktan sonra bize döndü: “Çıkalım. Bir de dışarısını görelim çocuklar”, diyerek önümüzden geçti. Merminin açtığı çukuru, etraftaki tahribatı görüp şehit erlerin yanına geldi. Bu şehitleri de tazim ile selamladıktan sonra hepsinin ayrı ayrı yüzlerini açtı, “benim kahraman çocuklarım” derken gene gözlerinden yaşlar yuvarlanıyordu. Onların da yüzlerini örttü ve tekrar selamlayarak oradan ayrıldı. Aşağıya inerken bize:

- Çocuklar ben tertibat aldım. Şimdi arabalar ve alay imamı gelecek. Şehitlerle meşgul olacaklar. Yaralıları ne yaptınız?

- İlk sargılarını yaptırıp hastaneye yolladık Paşam.

- İçlerinde ağır olan var mı?

- Biri ağır, diğerleri hafif Paşam.

- Şimdi onları da hastanede görürüm, dedi. Birlikte tabyaya indik. Efrat takımlar halinde toplanmıştı. Onları selamlayan paşa:

- Başınız sağ olsun evlatlarım.

- Sağ olun Paşam.

- Kahraman arkadaşlarınız en büyük rütbeye erdiler. Onlar yattıkça Cenabı Hak sizlere ömür ihsan buyursun. Onların intikamını aldınız evlatlarım.

Bu arada yanımıza gelen bir er Arif’ten bize şu haberi getirdi: “Düşmanın son gemisi de boğazdan çıkıyor.”

Bu haberi Paşaya bildirdik. Yanımızdaki yüksekçe bir tepeye yürüdü. Güneşin son ışıkları boğazdan perişan bir halde çıkan, sabahki mağrur düşman filosunun son gemisini ve bu korkunç armadayı mağlup eden Kahraman Türk Topçularının Kumandanını aydınlatıyordu.

18 MART 1915 ZAFERİMİZİN AKİSLERİ

Amiral Wemyes’ten General Hamilton’a gelen rapora ekli Amiral Dörobek’in bir mesajı bu harekatın sonunu şu satırlarla bildiriyor: “Kabatepe Gösteriş Harektı menfi netice verdi. Yüzen mayınlar ve sahilden atılan uzun menzilli torpiller felaketli bir güne sebep oldu. Gemilerimizi kaybetmiş bulunuyoruz.”, diyordu. Amiral Dörobek’in ne büyük bir hezimete uğradığı bu mesajından anlaşılıyor. Bahsettiği yüzen mayınlar ve uzun menzilli torpiller tamamen bir hayal mahsulüdür. Bu hal amiralin Türk gücü karşısındaki şaşkınlığının en güzel bir ifadesidir. Bu günün düşman kayıplarını toplu bir bakışla tetkik edersek: Üç zırhlı batmış, iki zırhlı ağır hasar görerek yedekte boğazdan çıkarılmış, harp kudretini tamamen kaybetmiştir. Harbe giren bütün zırhlılar en az 15’er isabet almış, küçük harp gemilerinden 2 muhrip batmış ve 7 tanesi de ağır yaralar alarak harp dışı edilmişlerdir. Yabancı harp muhabirlerine göre 7, bize göre 5 mayın gemisi batmıştır. Keza harp muhabirleri müttefik filonun bu günkü insan kayıplarını: 1273 ölü ve 647 yaralı olarak gösteriyorlar. Yine 21 Mart 1915 günü Franconia gemisinde amiral ve generallerle bir toplantı yapan General Hamilton’a gönderdiği 19 Mart 1915 tarihli mesajında Amiral Dörobek: “Askerlerimiz fevkalade idi. Şükürler olsun bizim can kaybımız pek fazla değil. Buve’nin batışı esnasında Fransızların 100’den fazla kayıpları var. Bir gece evvel mayınlardan tamamen temizlenmiş olduğu raporlarla bildirilen bir sahada gemilerimizin mayına çarpmalarına hayret ettim. Herhalde yüzer mayınlar olacak. Kaybettiğimiz gemilere çok üzüldüm. Düşündükçe üzülüyorum.”, demektedir. Turgut Reis Kumandanı Rıza Bey ise müstahkem mevkie verdiği raporunda: “19 Mart 1915 akşamı Nort Ayıç (NH) telsiz istasyonundan aldığımız İngiliz tebliği resmisinde: Buve, İrrezistibıl, Ocean zırhlıları ile iki torpido üç mayın tarama gemisinin boğazda battığı, Buve ’den 5 zabit ile 25 nefer kurtarıldığı, Golva ile İnfleksibl zırhlılarının mühim hasara uğrayarak harp hattından çıktıkları, İnfleksibl zırhlısının baş tarafı rahnedar olarak 150 telefat verdiği ve iki sefine vasıtasıyla boğazdan çıkarılarak Bozcaada’ya götürüldüğünü İngilizler bildirmiştir.”, demektedir.

BİZİM BUGÜMKÜ KAYIPLARIMIZ

3 zabit ve 42 erimiz toplarının başında şehit olmuşlardır. 77 erimiz ile 2 zabitimiz düşmana siper ettikleri göğüslerinden yara almışlardı.

9 topumuz harap olmuş, 5 mayınımız vazifelerini yaparak patlamışlardır.

Hamidiye, Çimenlik, Rumeli Mecidiyesindeki cephanelikler berhava olmuş, Hamidiye ve Kilitbahir ’deki kışlalarımız yanmış, yıkılmış, Çimenlikte ve Çanakkale’de birkaç bina ve çarşı yanmış, yıkılmıştır.

Bu zafer günümüzün son saatlerini bir yabancı muhabir şu satırlarla anlatır:

“Ağır yaralarla Karanlık Liman’da terkedilen İrrezistibıl, talihinin bir cilvesiyle girdaplara kapılmış olduğu yerde dönüp duruyordu. Bu hal Avrupa ile Asya topraklarının gölgelerinde ta ki düşman projektörleri kendisini bulup sahil toplarına ideal bir hedef olarak takdim edinceye kadar devam edecekti, nihayet bu da oldu. Parlayan projektörlerin hüzmeleri bu gemiye aksederken karanlıklar içinden uçuşarak gelen Türk obüsleri 15.000 tonluk koca gemiyi birkaç saat önce bu sahillere ateş ve ölüm yağdıran kudretli silahları ile birlikte boğazın karanlık sularına gömdü.

O Pazar İtilaf devletleri için kara bir gündü. Fakat düşmana bir kurtuluş günü oldu. İstihkmlar ile Çanakkale şehrinin alevler içinde terk edildiği belki doğrudur. Fakat boğaz geçildi, İstanbul yolu açıldı denilemez.

Bu kadar kudretli ve kuvvetli görünen Dörobek filosunun boğazdan olan uzaklığı 6 milden az değildi. Ayısı 375 patlar yumurtadan ibaret olup 10 saf üzerine kendilerini bekleyen muntazam torpillerin hududuna iki mil kadar bile yaklaşamadılar. Diğer taraftan amiral 16 gemisinden 3’ünü kaybetti. Öteki 3’ü de harp hattından çıktı.

Anglofrans deniz güllelerinin bu geniş sarfiyat ve israfına rağmen istihkmlar katiyen tahrip edilemediler.

Asya sahillerindeki 37 ağır toptan o gün sadece ikisi tahrip edilebildi. Avrupa sahilindeki 30 toptan da yalnız 3’ü harp dışı edilebilmişti. Geri kalan birçok obüslerle diğer küçük toplara hiçbir zarar olmadı. Filo “yardımsız yol açmak” ahmaklığını tekrarlamak teşebbüsünde bulunmadı.

18 Mart Türkler için kat’i zafer günüdür. Öyle bir gün ki, istilacıların eline düşmekten kurtulduklarını resmen ve alenen yd ve tezkr etseler yeridir.”, demektedir.

Rahmetli Büyük ATAMIZ bu günü şu sözlerle hülasa ediyorlar:

“18 Mart Muharebei Bahriyesinde kara mıntıkasının muhafazası benim uhdemde idi. Bu kısımda zikre şayan hiçbir hadise vuku bulmamıştır. O gün sahil bataryalarımızda bulunan askerler, zabitler ve kumandanlar cidden şayanı takdir bir fedakrlıkla cesaretin tevekkülün haddi azamisi ile sonuna kadar toplarını kullanmışlar, vazifelerini ifa etmişlerdir.

Düşünün ki birçok infilaklar, çökmeler, yangınlar, zayiat sırasında, daima ateş karşısında muhrip endahtları altında. Bunlar hiç titremeden vazifelerini yapmışlardır. Bugünkü hadisei bahriyye düşmanın mağlubiyeti kat ’iyesi ile sona ermiştir.”, diyorlar.

O günlerde Umumi Harekt Şubesi Müdürü olan Binbaşı İsmet Bey (İnönü) bu büyük zafer için kendisini ziyaret eden gençlere:

“Bu deniz muharebesini kazanmak için ağır topların elimizde bulunan cephanesini çok tasarrufla kullanmıştık. Gerisi yoktu. Bizim bildiğimizi düşman bilmediğinden 18 Mart Çanakkale Deniz Muharebesi bizim için çok ciddi bir muzafferiyettir”, demişlerdir.

Sayın General Cevat Çobanlı Merhuma 18 Mart gününün en kıymetli anı sorulduğu zaman:

“O gün güneşin son ışıklarıyla boğazdan perişan halde çıkmakta olan düşman filosunun görünüşü idi.”, cevabını verdikten sonra şunları ilave ederek: “Hatta o gece tabyalardaki bütün efrat gündüzki müthiş yorgunluğa rağmen gece sabaha kadar çalışarak tabyaların harap olan yerlerini tamir etmişler, topları gömüldükleri toprak yığınlarından çıkarmış, temizlemiş ve ertesi gün ateşe hazır bir vaziyete getirmişlerdi.

Her ihtimali nazarı dikkate alarak ertesi güne hazırlanmıştık. Ben de bu çalışmaların bir kaçına gittim. Herkes o kadar büyük bir gayretle çalışıyordu ki, yorulduklarını hissettiklerimi adeta cebren oturtup dinlenmelerini temin edebiliyordum. Bunun için bazı yerlere gidemedim. Yanlarında bulunmam onların daha fazla yorulmalarına sebep oluyordu.

Ertesi sabah bir düşman telsizinin şifresini çözen Turgut Reis zırhlımızın telsizcisi: “Buve, Ocean, İrrezistibıl zırhlılarının battığını, birçok diğer sefainin istifade olunamayacak derecede hasara uğradıklarını ve o gün taarruza devam edemeyeceklerini”, haber verdi.

İşte Çanakkale Mevki i Müstahkeminin en güçlü ve en şerefli günü bu olmuştur.”, demişlerdir. O devrin İngiliz Bahriye Nazırı olan Winston Çörçil nihayet uzun bir sükûttan sonra 1930 yılında Revue Paris adlı haftalık bir dergide: “...Birinci dünya harbinde bu kadar çok insanın ölmesine, harbin ağır masraflara mal olmasına, denizlerde 5.000 ticaret ve bir o kadar da harp gemisinin batmasına başlıca sebep; Türkler tarafından Çanakkale’nin karanlık sularına bir gece önce atılan ve bir ince çelik üzerinde sallanan 26 mayındır...”, diyerek 18 Mart zaferimizin kıymetini anlatır.

19 Mart 1915 sabahı çözülen İngiliz şifresinin doğruluk derecesini tespit etmek için Cevat Paşa bir tayyare keşfi yapılmasını emretmiştir. Havalanan uçağımız Bozcaada’ya kadar gitti. Ortada ne bir gemi, ne de ufuklarda bir duman görebildi. Bütün harp gemileri hep adaların arkasına sığınmışlar, harap, bitap ve perişan bir halde dün Türk topçularından aldıkları yaraları tamire uğraşıyorlardı. Gemilerin birçoğu birer enkaz halinde idi.

Binbaşı Şnayder’in uçağı üsse dönerken boğazda, Karanlık Liman’ın mavi suları üzerinde üç büyük yağ lekesi gördüğünü haber verdi. Bunlar dünkü muhteşem düşman filosunun boğazdaki mezarlarını gösteren son izlerdi.